Elif küçüklüğünden beri annesinin onu “eşeğin sırtında” getirdiğini biliyordu. Meraklı komşular, apartmanın önündeki bankta zaman geçirenler, ona bu bilgiyi vermişti.
Elif, minyon ve narin annesi Ayşe’nin, bayramlık elbisesinin eteğinde nereden geldiği belli olmayan bir bebek taşıdığını hayal ederdi.
“Senin baban yok ki!” diye ukalaca açıklamıştı üst kattaki Fatma. “Sen babasız bir çocuksun!”
“Bu ne demek?” diye şaşırmıştı Elif.
“İşte öyle! Annen seni ‘uydurmuş’! Baban yok! Bak benim var!” diye gururla bakmıştı arkadaşına.
“Ee, ne olmuş yani?” diye cevap vermişti Elif. “Benim anneannem ve dedem var! Senin yok!”
“Ha! Onlar önemli değil! Bir kadının erkeği olmalı! Erkeksiz bir kadın eksiktir! Benim annem öyle diyor!”
Akşam yemeğinden sonra, Elif her zamanki gibi annesinin yanına oturdu. Onların bir ritüeli vardı: akşamları birlikte oturup sohbet ederlerdi. Annesi el işlerine meraklıydı. Sürekli bir şeyler diker, örer, nakış işlerdi. Elif de ona bakarak boncuklardan bilezik yapar, el işi kağıtlarıyla resimler yapıştırır ya da oyun hamurlarından hayvancıklar yapardı.
“Anne, baba mutlaka olmalı mı?” diye sordu Elif, üst kattan gelen gürültüye kulak kabartarak. Orada her akşam olduğu gibi bir “şamata” başlamıştı. Bunu Elif’in anneannesi, Neriman Hanım, böyle adlandırırdı. Fatma’nın babası, Necati Amca, bu gürültünün kaynağıydı. Çıkan seslerden adamın durumu anlaşılıyordu. Eğer sadece Necati Amca bağırıyor, evin diğer sakinleri sessizce ağlıyorsa, demek ki içmişti. Eğer karşılıklı bağrışmalar varsa, Necati Amca ayıktı ve bu onu daha da sinirlendiriyordu.
“Biz onsuz yaşıyorsak, demek ki o kadar da gerekli değil,” diye gülümsedi Ayşe, kızını okşayarak.
“Ama Fatma diyor ki, erkeksiz bir kadın eksiktir…”
“Canım, herkesin kendini ispatlama şekli farklı. Biz kötü mü yaşıyoruz?”
“Hayır,” diye başını salladı Elif. Gerçekten de annesiyle iyi bir hayatları vardı. Annesi büyük bir firmada muhasebeciydi, iyi bir maaşı vardı. Her hafta sonu bir yerlere giderlerdi: kafeye, sinemaya, parka, alışverişe. Her yaz denize, her yılbaşında da annesinin arkadaşı olan Emine Teyze’nin köyüne giderlerdi. Emine Teyze’nin üç çocuğu vardı ve her kış eşi, çocuklar için büyük bir kaydırak yapardı.
Üst kattaki gürültü giderek artıyordu. Necati Amca’nın bağırdığı küfürler bütün apartmanda duyuluyordu. Yarım saat sonra Ayşe, Elif’e gülümseyerek koridora geçti. “Şamata” sona yaklaşıyordu. Üst kattan bir kapı çarpıldı ve koşuşturma sesleri duyuldu. Ayşe kapıyı açtığında, içeri Necati’nin eşi Gülşen ve Fatma doluştular.
“Çabuk kapat!” diye bağırdı Gülşen, ama Ayşe zaten ne yapacağını biliyordu. Kapıya yumruklar yağmaya başladı.
“Ayşe! Aç kapıyı!” diye bağırdı sarhoş bir ses. “Açmazsan kırarım! O karı nerede? Çıksın dışarı! Bacaklarını kırarım!”
“Şimdi gitmezsen polisi arayacağım!” diye sakin bir şekilde cevap verdi Ayşe. Bu tehditlere alışkındı. Necati de biliyordu ki bu sözler boş değildi. Ayşe daha önce de polis çağırmıştı. Son uyarısını almıştı. Bir daha olursa hapse girecekti.
“Yapma Ayşe!” diye atıldı Gülşen. “Adamı hapse atacaklar!”
“Çoktan gerekliydi!” diyerek mutfağa çay demlemeye gitti Ayşe.
“Ne diyorsun sen? Kocasız nasıl yaşarsın?” diye peşinden gitti Gülşen. “Yalnız yaşamak zor değil mi?”
Ayşe durdu ve komşusuna baktı. Kirli sabahlığı yırtılmış, saçları dağınık, gözleri korkuyla parlıyordu, birinin altında morluk oluşuyordu.
“Ben yalnız değilim, Gülşen. Bir kızım var. Morluklarım yok. Komşularda da kalmıyorum.”
“Övünecek ne buldun ki!” diye burun kıvırdı Gülşen. “Kızın babasız büyüyor. Erkek eli görmeden ne olacak ki? Ama morluklar… Döver de sever de! Kısaca ‘kavga etmeyenin muhabbeti olmaz’! Bugün kavga ettik, yarın öyle bir sever ki beni! Sen ise soğuk yatağında yalnız uyuyacaksın!”
Ayşe başını salladı. Aynı konuşma. Aynı bahaneler.
Elif ilkokula başladığı zaman, annesinin hayatına Mehmet Amca girdi. Mehmet Amca kısa boylu ama iri yapılıydı. Az konuşur, sakin ve ağırbaşlıydı. İlk başta Elif, annesinin onu unutacağından korktu. Bilmiş Fatma yine “aydınlatmıştı” onu.
“Ha! Sen de kim olduğunu sanıyorsun? Bu adam sana baba olmayacak! Sen onun kızı değilsin! Erkekler başkasının çocuğunu istemez! Şimdi annene bir çocuk yapacak, seni ya hizmetçi yapacaklar ya da yetimhaneye gönderecekler! Gerçek baba sever, üvey baba üvey işte!”
Tam o sırada balkondan Necati Amca’nın sarhoş sesi duyuldu:
“Fatma! Neredesin sen, serseri? Hemen eve gel! Bulaşıklar yıkanmamış, ev dağınık! Annen mi temizlesin hepsini?”
Necati Amca bir aydır işsizdi. Yeni bir iş bulamamış, kederini sabah akşam içkiyle unutmaya çalışıyordu. Fatma hemen apartmana koştu.
Ama Mehmet Amca, Fatma’nın kehanetinin aksine, Elif’e çok iyi davrandı. O da




