**Yaşamın En Büyük Dersi**
Sadece elli beş yaşında anladım ki, asıl korkunç olan boş bir ev değil, içinde sana ihtiyaç duymayan insanların doldurduğu bir evmiş.
“Yine yanlış ekmeği almışsın,” diye keskin bir sesle söylendi gelinim Ayşe, mutfakta poşetleri boşaltırken. “Mayasız dedim ya. Kaçıncı kez söylüyorum?”
Dramatik bir şekilde aldığı ekmeği elinde çevirdi, sanki zehirli bir tırtılmış gibi.
“Ayşe, unuttum, affet. Koşturmaktan kafam durdu.”
“Zaten hep bir şeyler unutuyorsun, Aysel Teyze. Bunu sonra biz yiyeceğiz. Kerem’e alerji yapabilir.”
Ekmeği tezgâha öyle bir attı ki, sanki çöpe atmamakla bana büyük bir iyilik yapmıştı.
Boğazıma düğümlenen acıyı yuttum. Torunum Kerem altı yaşındaydı ve hayatında hiç normal ekmeğe alerjisi olmamıştı.
Oğlum kapıdan başını uzattı.
“Anne, mavi kazağımı gördün mü?”
“Gördüm, Can’ım. Çamaşır sepetindeydi, dün—”
“Niye yıkadın ki?” Sözümü bile kesmişti. “Bugün onu giyecektim! Yaa, anne!”
Öfkeyle çıkıp gitti, ardında o sinirli “yaa, anne” sözünü bırakarak. Son zamanlarda bu cümle bir tokat kadar acıtıyordu. Onun eşyasını yıkamıştım, özen göstermiştim. Yine de suçlu bendim.
Yavaşça odama doğru ilerledim, salondan geçerken Ayşe’nin telefonda arkadaşına “kayınvalide yine tuhaf hareketler yapıyor” dediğini duydum. Telefondaki kahkaha, onun sözleri kadar inciticiydi.
Odam, bu bir zamanlar sıcak evin içindeki tek güvenli yerdi. Artık ev, arı kovanı gibi uğulduyordu.
Sürekli konuşmalar, çocuk çığlıkları, kapanmayan televizyon, kapıların çarpılması… Gürültü, kalabalık. Ve buna rağmen ölesiye yalnızlık.
Yatağın kenarına oturdum. Hep yalnız kalmaktan korkmuştum. Çocuklarım büyüyüp gider diye, boş odalarda otururum diye… Ne kadar da safmışım.
Elli beş yaşında anladım ki, asıl korkunç olan boş bir ev değil, içinde senin varlığını bile istemeyen insanlarla dolu bir evmiş.
Sen onlar için sadece bir eklentisin. Yürüyen bir fonksiyon, sürekli arıza yapan. Getir, götür, yıka—ama sadece onların istediği gibi. Bir adım sağa, bir adım sola—zaten ayak altında dolanıyorsun.
Akşam bir kez daha denedim. Oğlum bilgisayarının başında asık suratla oturuyordu.
“Can, biraz konuşsak mı?”
“Anne, meşgulüm, görmüyor musun?” Gözlerini bile ekrandan ayırmadı.
“Sadece—”
“Sonra konuşuruz, tamam mı?”
Ama o “sonra” asla gelmedi. Onların ve Ayşe’nin kendi hayatları, planları, sohbetleri vardı. Ben ise… bir fon gibiydim. Eskimiş bir kanepe ya da sıkıcı bir lamba gibi. Vardım ama yoktum.
Kapı tıkırdadı. Kerem’di.
“Anneanne, kitap oku,” dedi, bana bir masal kitabı uzatarak.
Kalbi




