Lokanta Sahibi Bulaşıkçının Cüzdanında Eski Bir Fotoğraf Buldu… ve Birden Yüzü Bembeyaz Kesildi
Hatırlayabildiği en eski zamandan beri, Leyla Kaya, hayatının diğer kızlarınki gibi olmayacağını biliyordu. Çocukluğunda yaşadığı bir an her şeyi değiştirmişti—hem yüzünde hem de ruhunda derin izler bırakmıştı.
Sadece altı yaşındayken geçirdiği korkunç bir kaza, yüzünün büyük bir kısmını yanık izleriyle kaplamıştı. Annesi, Ayşe, güçlü iradeli ve koruyucu bir kadın olarak, tüm hayatını kızına adamıştı. Bu kaza, sadece Leyla’nın yüzünü değil, masumiyetini de almış, Ayşe’nin hayatını ise bir hayatta kalma mücadelesine çevirmişti.
Leyla büyürken insanların önce yaralarını fark ettiğini öğrendi. Bu hem bir lanet hem de garip bir şekilde bir kalkan oldu. Çoğu erkeğin yüzünün ötesine bakmayacağını anladı ve aşk şansının az olduğunu sessizce kabullendi.
Annesi ise asla umudunu kesmedi.
“Endişelenme, Leyla,” derdi Ayşe, nazikçe kızının saçlarını okşarken. “Bir gün iyi bir uzmana gidecek kadar para biriktireceğiz. Göreceksin—güzelleşeceksin.”
Ayşe buna gerçekten inanıyordu. Doktordu ama her boş saatinde ek işler yapıyor, eski bir teneke kutuda para biriktiriyor, hatta kendi ihtiyaçlarından feragat ediyordu.
Leyla sık sık itiraz ederdi:
“Anne, kendini hasta etme. Ben böyle iyiyim. Belki de daha iyi—beni babam gibi biri terk etmez.”
Babası, Vedat, kazadan hemen sonra ortadan kaybolmuştu. Leyla, onun kendilerini terk ettiğini düşünerek büyümüştü. Ayşe hiç kötü konuşmazdı onun hakkında. Eski bir fotoğraf saklardı—genç Ayşe, sırtına dökülen bir örgü ve yanında uzun boylu, kara saçlı bir adam. Leyla henüz yoktu; o zamanlar annesinin karnındaydı.
“O iyi bir adamdı,” diye ısrar ederdi Ayşe. “Her şeyi bilmiyoruz. Belki bir şey oldu.”
Ama Leyla’nın içindeki öfke hiç dinmedi. Ona göre, hiçbir iyi adam ailesini en zor anında bırakıp gitmezdi.
Yıllar sonra, Ayşe sessizce mücadele ettiği solunum yetmezliği yüzünden öldüğünde, Leyla annesinin eşyaları arasında bir günlük buldu. Yıpranmış sayfalarda, Ayşe, Vedat’ın başka bir ailesi olabileceğini yazmıştı—bir oğlu vardı, adı Arda, yakın bir kasabada yaşıyordu.
“Belki de bizsiz yeni bir hayata başladı,” diye yazmıştı Ayşe. “Leyla’ya hiç söylemedim. Her çocuk babasının onu sevdiğine inanmayı hak eder.”
Bu gerçek Leyla’nın kızgınlığını azaltmadı ama annesinin fedakarlıklarını daha iyi anlamasını sağladı. Ayşe, kendi acısını sessizce taşımıştı ki Leyla’nın kalbi nefretle zehirlenmesin.
Cenazeden sonra, Ayşe’nin en yakın arkadaşı, Sevim Öztürk, Leyla’yı bir kenara çekti.
“Annen seninle gurur duyuyordu,” dedi Sevim. “Bana, sen olmasan çoktan gideceğini söylerdi. Sakın kendini suçlama.”
Sevim, Leyla’nın dayanağı oldu. Yine de, annesinin ölümünden sonraki yıllar yalnız geçti. Ebeveynlerinin fotoğrafı, Leyla’nın en değerli eşyasıydı. Onu cüzdanında taşırdı ve en kötü anlarında ona bakar, annesinin kendisini izlediğini hayal ederdi.
Sonunda, orta halli bir lokantada iş buldu. Şatafatlı bir iş değildi—müşterilerin bazen fazla uzun baktığı mutfağın arkasında bulaşık yıkıyordu. İş zordu ve genç işletmeci, Arda Demir yüzünden ortam hep gergindi.
Arda zengin, yakışıklı ve tahammül edilemez biriydi. Annesi, yurtdışı eğitiminden döndükten sonra ona bu lokantayı almıştı. Zamanının çoğunu personeli aşağılayarak telefonda geçirirdi.
“Hepiniz hırsız ve tembelsiniz!” en sevdiği lafıydı.
Gerçekte, lokanta sadece Sevim Öztürk sayesinde ayakta duruyordu. Müdür yardımcısıydı ama her şeyi o yönetiyordu. Personele şefkatle davranır, hatta bazen kü




