15 Temmuz 2025, Perşembe
Gece yarısı taksimin son müşterisini alırken, İstanbul’un ışıkları arasında fren yapıp bir kez kornamı çaldım.
İkinci kez çaldım.
Yanıtlama yoktu.
Gitmek istedim ama bir an tereddüt edip taksiyi kenara çektim, kapıya yürüyerek çaldım.
“Bir dakka,” diyordu zayıf bir ses.
Yavaş adımları duyuldu; kapı açıldı ve karşımda 90 yaşında, çiçekli bir elbise ve ince bir başlık takmış, 1940’ların bir fotoğrafından fırlamış gibi duran küçük bir kadın belirdi. Yanında ince bir naylon çanta vardı. Dairenin içinde zaman donmuş gibiydi; mobilyalar çarşafla örtülü, saat yok, bulaşık yok, sadece bir köşede eski fotoğraflar ve cam eşyalarla dolu bir kutu.
“Çantamı arabaya taşıyabilir misin?” diye nazikçe sordu.
Elimi uzatıp birlikte taksiye yöneldik. Tekrar tekrar teşekkür etti.
“Bir şey değil,” dedim. “Yolcularımı, anneme davranır gibi karşılamaya çalışıyorum.”
Takside oturduğunda adresi verdi, ama bir an duraksadı.
“Şehrin ortasından geçebilir misin?” diye sordu.
“En kısa yol değil,” dedim.
“Sorun değil. Yaşlı bakım evine gidiyorum,” diye yanıtladı yumuşak bir sesle.
Aynaya baktım; gözleri hafifçe parladı.
“Ailem kalmadı. Doktor, zamanımın azaldığını söyledi.”
Sessizce metreyi kapattım.
“Nasıl bir güzergâh istersin?” diye sordum.
İki saat boyunca şehrin sokaklarında dolaştık.
Bir zamanlar asansör operatörü olarak çalıştığı binayı gösterdi.
Yeni evli olduğu, eşinin de yanına oturduğu mahalleyi gezdirdi.
Küçük bir kızken dönerken ayaklarını çektiği eski köy salonunu hatırlattı.
Bazen yavaşlamamı istedi, bir köşe ya da bir bina önünde uzun uzun durup anılarını izledi.
Şafak söküp ilk ışıklar belirdiğinde, “Yorgunum, duralım,” dedi.
Küçük bir bakım evine vardık. İki hemşire bizi bekliyordu. Çantasını içeri taşırken, kadın zaten tekerlekli sandalyedeydi.
“Ne kadar ödeyeceğim?” diye cüzdanını uzattı.
“Hiçbir şey,” dedim.
“Yaşamak zorundasın,” diye itiraz etti.
“Başka yolcular da var,” diye yanıtladım.
Düşünmeden eğildim, ona sarıldım. Sıkıca tutundu.
“Bana bir anlık sevinç verdin,” diye fısıldadı.
Sabahın soluk ışıkları altında taksiyi bıraktım. Arkada kapı kapanırken, bir hayatın son bölümü sessizce yankılandı.
O günden sonra yeni bir yolcu almadım; sadece düşüncelere dalıp sürmeye devam ettim.
Acaba başka bir şoför sabırsızlıkla sadece bir kere korna çalıp kaçmış olsaydı?
O gece, yaptığım her şeyden daha önemli bir şeyin farkına vardım.
Hayatın büyük anları genellikle görkemli olur; ama gerçek büyüklük, küçük bir iyilikte, sessiz bir dokunuşta gizlidir.
Bu gece bana, koşmak yerine durup dinlemenin, birinin yanına oturup sadece var olmanın, kalplerimizi ısıttığını öğretti.
—
Bir akşam taksi şoförleri arasında bu hikâye efsane gibi dolaşmaya başladı. Genç bir sürücü, “Sadece birkaç saatimi harcadım, ne gerek var?” diye sordu.
Üstü yaşlı bir meslektaşı, “Saatlerimiz birinin son anılarına dönüşebilir; bilemeziz,” diye yanıtladı.
Hepimiz acele etmenin, daha çok kazanmanın peşinde koşarız. Ama bazen durup dinlemek, yanında olmak gerekir.
İşte bu anlar, başkalarının hikâyesine dokunur; bizim de tarihimiz olur.
Bir gün kendi hayatımız sorulduğunda, belki para ve kilometre yerine, bu “küçük büyük” anları hatırlarız.
İyilik fazlasıyla bir şey istemez; sadece varlık ve dikkat ister. İşte o zaman sıradan bir gün, yaşanacak bir anıya dönüşür.




