Takım elbiseli adam hareketsiz oturuyordu. Gözleri ise elimdeki mektuba saplanmıştı; sanki o, evrendeki tek gerçekti. İbrahim, kollarımda son nefesini üflüyordu. Ten rengi solgun, dudakları buz gibi; kalp atışı yavaşlıyordu. Düşünmeye vakit yoktu, parmaklarım çabukça mektubu yırtıyordu.
İçinde uzun bir satır yoktu; sadece eski bir fotoğraf, arkasına karalanmış bir adres ve kalın, siyah bir mürekkep ile yazılmış tek bir isim: Alparslan Yılmaz.
İsmi gördüğüm anda adamın alaycı gülümsemesi sönmüş, kaşları çattı, çenesi sıkılaştı.
— Okumamalıydın bunu, — dedi, sesi alçak ve keskin.
— Alparslan Yılmaz kim? — diye sordum.
Adam bir adım yaklaştı. — O isim bu şehri küle çevirir. Akıllıysan, kağıdı yak ve ne gördüğünü unut.
Tam o sırada dışarıdan gür bir düdük çaldı. Bir yük treni demiryolu sahasını deviren bir gök gürültüsü gibi süzüldü, kulübeyin duvarlarını titretti. Yer sarsıldı, ama takım elbiseli adam mektubun üzerinden gözünü ayırmadı.
İbrahim bir inleme çıkardı, gözleri bir an açıldı. — Onu bul… Nihat… ondan önce. — dedi, ardından başı tekrar eğildi.
Göğsümde panik bir düğüm oluştu. — İbrahim! Beni bırakma! — çığlık attım.
Adamın sesi bir anda buz gibi oldu. — Alparslan Yılmaz’ın peşine düşersen, ölüm cezanı imzalarsın. Kardeşin de aynı kaderi paylaşır— eğer gecenin karanlığını atlatırsa.
Ben, bedenimi İbrahim’in üzerine koyarak, ikisi arasında bir kale oldum. — O zaman neden ondan bu kadar korkuyorsun? — diye sordum.
Adam hafifçe gülümsedi. — Alparslan Yılmaz, annen hakkında gerçeği bilen tek kişidir… ve neden çalındığını.
Sözler bir yumruk gibi çarptı. Mektubu sıkıca kavradım, kağıt yırtıldı. Tam o anda Ceyda aniden önümde belirdi, elinde bir tabanca tutuyordu.
— Geri çekil, — dedi adamına.
Alaycı gülümsemesi geri döndü. — Hâlâ kahraman rolünü oynuyorsun Ceyda? Bir zamanlar bizimdindin, sonu da bilirsin.
— Bu mektubu alarak buradan çıkamazsın, — diye yanıtladı Ceyda.
İkisi uzun, gergin bir an süresince birbirine bakıyordu; tek ses kırık çatıdan damlayan suyun yavaş damlaması ve İbrahim’in zor nefesiydi. Adam yavaşça geri adım attı.
— Bu iş bitti mi, Nihat? Bu mektup seni mahvedecek. Ve mahvederse… ben orada izlerim. — dedi, topallayarak kulübeden çıktı, demiryolu sahasının gölgelerine karıştı.
Bir kez daha sessizlik çöktü. Ellerim titriyordu; korkudan değil, bir başka şeyden, yanıp tutuşan öfkeyle.
Ceyda’ya döndüm. — O adrese bu gece gideceğiz.
Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. — Nihat, ne demek istediğini anlamıyorsun—
— Yeterince anladım, — diye kestim. — Alparslan Yılmaz annemi nerede sakladığını biliyor. Şehri yakmak gerekirse yakarım.
Eylül, omzundaki yaralı omzunu tutarak ayağa kalkmaya çalışıyordu. — Ward’ın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyorsun. O, babanın yangın öncesi çalışanıydı. Babanın her şeyine güvendiği tek adamdı.
— Peki şimdi nerede? — diye sordum ona keskin bir sesle.
Eylül tereddüt etti, Ceyda’ya baktı. — O kağıttaki adres onun evi değil, bir sığınak. Oradaysa, aynı peşinde olanların da saklandığı bir yer demektir.
Ceyda başını salladı. — Nihat, bu yere tek başına gitmezsin. Ward kimseye güvenmez. Seni fark ederlerse, bir kelime söylemeden seni bir kurşunla dindirirler.
İbrahim hâlâ elimde hafifçe kıpırdanıyordu; tutunmuş, bekliyordu.
— Gidiyorum, — dedim. — Sen ya benimle gel ya da engel ol.
Ceyda sessiz kaldı, ama beni durdurmadı.
—
Kulübeden çıkıp demiryolu sahasının gölgelerinde yürüdük. Her ses kalbimi çarptı; rüzgarda takılan bir zincirin çınlaması, paslı metalin gıcırdaması, uzaktan gelen ayak sesleri. Eylül’ü kollarımda tutarak dengeyi sağladım.
Sığınak, iki sokak ötede, eski bir depoya gizlenmişti. Dışarıdan bakıldığında pencereler tahtalarla kapatılmış, kapı bir menteşeden sarkan bir tahtadan ibaretti. Yaklaştığımızda duvarda kırmızı bir ışık yanıyordu; bir kamera.
— İzleniyorlar, — mırıldandım.
Ceyda üç kez çaldı, bir durakladı, iki kez daha çaldı. — Benim, — diye bağırdı. Uzun bir bekleyişin ardından kapı yavaşça aralandı.
İçeride, gri sakallı, gözleri çelik gibi bir adam duruyordu; sol eli bir tabancayı göğsüme doğrultmuştu.
— Nihat Demir, — dedi.
Şok oldum. — Beni tanıyor musun?
— Seni ve kardeşini her şeyden iyi biliyorum, — diye yanıtladı.
— O zaman cevaplarımı da biliyorsun demektir, — dedim.
Bizi içeri alıp oturmamızı istedi. Sığınak loş ışıkta, hafif bir tütün kokusuyla doluydu; duvarlar haritalarla, kırmızı iplerle bağlanmış fotoğraflarla kaplıydı.
Tam ortada annemin bir fotoğrafı vardı; mektuptaki eski fotoğraf değil, yeni bir kare. Bir çarşıda, sade bir şal takmış, ama gözleri… her sabah aynada gördüğüm gözlerdi.
Boğazım sıktı. — Nerede?
Alparslan Yılmaz bir adım yaklaştı. — Yaşıyor, ama hayal edebileceğinden daha büyük bir tehlike içinde.
— Beni oraya götür, — dedim.
— Şimdi gidersen, onları ona yönlendirmiş olursun, öldürürler, adını söyleyemezsin, — dedi.
Bir yumruk sıktım. — Bütün hayatım boyunca anneme ulaşamadan yaşadım. Yirmi yıl daha bekleyecek değilim.
Yılmaz’ın gözleri hafifçe yumuşadı. — Nihat, seni peşinizden koşanlar sadece para ya da güç istemiyor. Annenin bir şeyi var, baban ona ölmeden önce bıraktı. Eğer onlar alırsa, bu şehir dağılacak.
Ceyda ilk kez sesini yükseltti. — Ne?
Yılmaz tereddüt etti, mektubu gösterdi. — Zaten bir kısmına sahipsin. Geri kalanı onunla.
Eylül bir an sesini kesti. — İkisini de ele geçirirlerse ne olur?
Yılmaz’ın yanıtı nettı. — Sadece öldürmekle kalmazlar, yok ederler. Sanki hiç var olmamışsınız gibi.
—
Oda sessizliğe büründü. Annemin fotoğrafına bir kez daha baktım; gülümsemesi soluk ama gerçekti. Hayatta olduğuna dair bir umut alevlendi içimde. Ama umut, onu koruyamazdı.
Yılmaz’a döndüm. — Ne yapmam gerektiğini söyle.
Gözleri benimle buluştu. — İlk önce, o yangını başlatan adamı öldürmeye hazır olmalısın.
— Kim o? — sordum.
Yılmaz çenesini sıktı. — Senin peşinde koşan, senin kardeşini hastaneye sürükleyen adam. Takım elbiseli adam.
Kanım kaynadı. Onun alaycı gülümsemesi, yağmurda yankılanan sesi zihnimde canlandı. Artık kaçmıyordum. Şimdi avlanma zamanıydı.
Yılmaz’ın sözleri duman gibi havada asılı kaldı. Ceyda tabancasını sıkıca kavradı. Eylül’ün yüzü renksizleşti.
Ben ise damarlarımda bir ateş hissettim. Yıllarca gerçeğin kırıntıları ve yarım cevaplarla hayatta kalmıştım. Şimdi bir isim, bir yüz ve bir hedefim vardı: Takım elbiseli adam.
— O zaman, ona nerede ulaşabileceğimi söyle, — dedim alçak sesle.
Yılmaz bana baktı, çelik gözleri titremedi. — Henüz hazır değilsin.
Masadaki fotoğrafları savurarak yumruğumu çarptım. — Kardeşim ölmek üzere! Annem saklanıyor! Hazır olmadığımı söyleme!
Yüzünde bir çatlak belirdi. Kıstı, tabancasını yavaşça yere bıraktı. — Babanı hatırlatıyorsun bana. Aynı ateş, aynı inatçılık. Bu yüzden korkuyorlar seni.
Kabanının içinden yıpranmış bir zarf çıkardı, yılların yorgunluğunu taşıyan bir kağıt gibi. Zarfı masaya itti.
— İçinde ilk adım var. Açınca geri dönüş yok. Ya ailenin kurtuluşu, ya da gömülüşü, — dedi, gözleri sertleşti.
Zarfı elime aldım, kalbim kulaklarıma çaldı. İbrahim’in soluk nefesi bir kez daha zihnimde çınladı. Annemin fotoğrafındaki gözler duvara bakıyormuş gibi bana bakıyordu.
Yavaşça zarfı açtım. Ve o anda anladım; av zaten başlamıştı. Sadece cevaplar için değil, kan için savaşıyordum. Takım elbiseli adamı bulduğumda, o avcı olmayacaktı.
Av, onun olacaktı.




