**Zincirli Yıllar**
Baron tam olarak ne zaman başladığını hatırlamıyordu. Belki de onun için zaman sadece gri günler, bitmek bilmeyen geceler ve teselli getirmeyen mevsimlerden ibaretti. Doğduğunda, kasabanın dışındaki fakir bir çiftlikte, kalabalık bir yavru grubunun parçasıydı. Daha yavruyken, boynuna takılan o soğuk zincir, onun kaderi oldu ve bir daha asla çıkmayacaktı.
Başlarda hayat sadece meraktı. Kardeşleriyle oynuyor, ıslak toprağı kokluyor, kuşlara havlıyordu. Ama bir gün, evin erkeklerinden biri onu seçti. Annesinden ayırdı, avlunun bir köşesine götürdü ve boynuna bir zincir taktı. O günden sonra Baron, çiftliğin bir eşyası haline geldi, tıpkı eski bir tekerlek ya da paslı bir el arabası gibi. Kimse ona bir okşama, bir güzel söz bile etmedi. Baron için zaman, umutsuz bir bekleyişten ibaretti.
Aylar geçtikçe, zincir onun tek arkadaşı oldu. Sadece iki metreydi ve Baron, nefesini kesen o ani çekişi hissetmemek için fazla uzaklaşmamayı öğrendi. Bir kulübesi bile yoktu: yağmurda, karda, toprağın üstünde uyuyor; rüzgar sert estiğinde bir duvara sokulup titriyordu.
Mevsimler değişiyordu: kışlar acımasızdı, Baron donmuş toprakta uyanıyordu. Yazlar ise dayanılmaz sıcak ve susuzluk demekti. Bazen evin çocukları eğlensin diye ona taş atıyor, sopalarla korkutuyordu. Kimse onu umursamıyordu. Hayatı acı, açlık ve yalnızlık döngüsünden ibaretti.
Yemek nadiren geliyordu: patates kabukları, etsiz kemikler, bazen de bayat bir çorba. Baron açgözlülükle yiyor, birinin bu azıcık yiyeceği elinden alacağından korkuyordu. Paslı bir kovadan bulanık su içiyordu. Taze etin tadını, doyurucu bir yemeğin keyfini hiç bilmedi. Vücudu zayıfladı, kaburgaları kirli ve karışık tüylerinin altında belirginleşti.
Onu hiç gezdirmedi




