Eski günlerden birinde, İstanbul’un dar sokaklarında keskin bir kış rüzgârı esiyordu. Sanki bir zamanlar bu şehirde sıcak yürekli insanların yaşadığını hatırlatmak istercesine, taş duvarları donduruyordu. Dökülen boyalı tabelaların altında, yüzü çizgi çizgi acılarla kazınmış bir kadın duruyordu. Elleri, içi boş şişelerle dolu yıpranmış bir çantayı sıkı sıkıya tutuyordu. Gözleri nemliydi, yaşlar yanaklarından aşağı yavaşça süzülüyordu.
“Lütfen, kızım,” diye fısıldadı titrek bir sesle, “üç gündür bir lokma ekmek yemedim. Cebimde tek bir kuruş kalmadı.”
Sözleri havada asılı kaldı, ancak camlı ekmek tezgâhının arkasındaki satıcı kadın, kayıp bir ifadeyle başını iki yana salladı. Bakışları buz gibiydi.
“Ne yapayım ben?” dedi sertçe. “Burası ekmek dükkânı, şişe toplama yeri değil. Yazıyı görmüyor musun? Şişeleri özel yere götürürsen para verirler… ekmek alırsın, karnını doyurursun. Benden ne istiyorsun?”
Yaşlı kadın şaşkına dönmüştü. Toplama merkezinin saat on ikide kapandığını bilmiyordu. Geç kalmıştı. Açlıktan kurtulabileceği o küçük şansı kaçırmıştı. Eskiden şişe toplamak aklının ucundan bile geçmezdi. Öğretmendi, vakur duruşlu, onurlu bir kadındı. Fakat şimdi… şimdi bir büfeden ekmek dileniyordu, utanç acısı yüreğini yakıyordu.
“Peki,” dedi satıcı kadın, biraz yumuşayarak, “yarın erken gelirsen belki bir şeyler veririm.”
“Kızım,” diye yalvardı yaşlı kadın, “yarım ekmek ver, yarın parasını getiririm. Başım dönüyor… dayanamıyorum artık.”
Fakat satıcının gözlerinde merhamet yoktu.
“Hayır,” diye kesti. “Ben sadaka vermem. Ben de zar zor geçiniyorum. Her gün onlarca insan gelip bir şeyler istiyor. Vaktimi alma, sıra var.”
Yakınlarda, koyu renkli paltosuyla düşüncelere dalmış bir adam duruyordu. Dalgın görünüyordu, sanki başka bir dünyadaydı. Satıcı kadın bir anda tavır değiştirdi, müşterisine büyük bir misafir edasıyla yaklaştı.
“Günaydın, Cemal Bey!” diyerek gülümsedi. “Bugün favoriniz olan cevizli ekmek yeni geldi. Kayısılı kurabiyeler de taze. Vişneliler dünkü ama hâlâ çok lezzetli.”
“Günaydın,” diye mırıldandı adam. “Bana cevizli ekmek ve altı tane… kayısılı kurabiye verin.”
“Vişneli mi istersiniz?” diye sordu kadın gülerek.
“Fark etmez,” dedi dalgınca. “Kayısılı olsun.”
Kalın cüzdanından büyük bir banknot çıkarıp sessizce uzattı. Tam o sırada gözü, tezgâhın gölgesinde duran yaşlı kadına takıldı. Yüzü ona tanıdık gelmişti. Çok tanıdık. Ama hafızası ona oyun oynuyor gibiydi. Tek bir detay zihninde parladı: kadının eski paltosuna takılı, antik bir çiçek şeklindeki broş. O broşta bir şey vardı… bir şeyler çağrıştırıyordu.
Adam siyah arabasına bindi, alışveriş poşetini koltuğa koydu ve uzaklaştı. Ofisi şehir kenarında mütevazı bir binadaydı. Cemal Demir, beyaz eşya satan büyük bir şirketin sahibiydi. 90ların zorlu günlerinde, sıfırdan başlayıp kocaman bir iş imparatoru olmuştu.
Evi, şehrin dışında güzel bir yalıydı. Eşi Elif, iki oğlu Arda ve Can, ve yakında doğacak olan kızlarıyla yaşıyordu. Tam o sırada telefonu çaldı.
“Cemal,” diye seslendi Elif endişeyle, “okuldan aradılar. Arda yine kavga etmiş.”
“Sevgilim, şu an bir tedarikçiyle görüşmem gerekiyor,” diye iç çekti. “Bu anlaşma olmazsa büyük zarar ederiz.”
“Ama ben tek başıma gitmek istemiyorum,” diye fısıldadı Elif. “Hamileyim, çok yorgunum.”
“Gitme,” dedi hemen. “Söz veriyorum, bir fırsat bulup geleceğim. Ardaya da gerekeni söyleyeceğim.”
“Hiç evde olmuyorsun,” dedi Elif hüzünle. “Çocuklar uyurken geliyorsun, uyanmadan gidiyorsun. Senin için endişeleniyorum.”
“Bu iş,” dedi Cemal, suçluluk hissederek. “Ama hepsi sizin için. Senin, çocuklarımızın ve yakında doğacak kızımız için.”
“Affet beni,” diye mırıldandı Elif. “Sadece sana ihtiyacım var.”
Cemal bütün gün ofiste kaldı. Eve döndüğünde çocuklar uyumuş, Elif onu bekliyordu. Özür dilemek istedi, ama Cemal başını iki yana salladı.
“Haklısın,” dedi sessizce. “Çok çalışıyorum.”
Yemeği ısıtmayı teklif etti, ama Cemal reddetti.
“Ofiste yedim. Kayısılı kurabiyeler getirdim, hep gittiğim yerden. Çok lezzetliler.”
“Çocuklar cevizli ekmeği beğenmemiş,” dedi Elif.
Cemal düşünceye daldı. Gözünün önüne o yaşlı kadın geldi. Tanıdık bir şey vardı onda… Yüzü, duruşu, o broş… Ve birden, bir şimşek çakar gibi hatırladı.
“Acaba o… Leyla Hanım olabilir mi?” diye mırıldandı.
Yüreği sıkıştı. Okul günlerini hatırladı. Sert ama şefkatli gözlerle matematik öğreten kadını. Kendisi fakir bir ailenin çocuğuyken, ona gizliden yardım ederdi. Ona “iş” verirdi: bahçedeki çiçekleri sulamak, çitleri tamir etmek… Sonra mutlaka masasında ekmek olurdu. O ekmek… taş fırında pişmiş, çıtır kabuklu, çocukluğun kokusunu taşı




