Al şu tembel oğlunu da yuvarlan git buradan, bu evi bana oğlum hediye etti!” diye bağırıyordu kaynana.

“Al şu oğlanını da sürüklen git burdan, bu evi bana oğlum hediye etti!” diye bağırıyordu kaynanası.
Elif, ocak başında çorbayı karıştırıyordu ki arkasından tanıdık bir öksürük duydu. Fatma Hanım, kendine has ağır ve vakur adımlarıyla mutfağa girdi; tıpkı bir generalin mülkünü teftiş edişi gibi.
“Patatesleri yine hamur gibi pişirmişsin,” dedi kaynana, gelininin omzundan tencereye bakarak. “Böyle mi yapılır? Benim Yiğit’im patatesin diri diri, dağılmadan olmasını sever.”
Elif sessizce çorbayı karıştırmaya devam etti. Bir yıldır aynı çatı altında yaşadıkları bu kadına artık tepki vermemeyi öğrenmişti. En azından öğrenmeye çalışıyordu.
“Çorba harika olmuş,” dedi Yiğit mutfağa girerek eşinin yanağına bir öpücük kondurdu. “Mis gibi kokuyor.”
“O aç olduğundandır,” diye atıldı Fatma Hanım masaya otururken. “Zaten et önce kavrulmalı, sonra çorbaya atılmalı. Daha lezzetli olur.”
Yiğit omuz silkti ve çıktı. Elif ocağı kapattı, sofrayı kurmaya başladı. Komşu odadan sekiz yaşındaki Can’ın sesi duyuldu:
“Anne, öğleden sonra Emre’ye gidebilir miyim? Yeni bir oyun seti almış!”
“Önce ödevlerini bitir, sonra bakarız,” dedi Elif.
“Yazın ödev mi olur?” Fatma Hanım ellerini başına vurdu. “Çocuk dinlenmeli! Kendi derslerinle adamı bunaltıyorsun. Bizim zamanımızda çocuklar bütün yaz sokakta koşardı, bak hepsi de adam oldu!”
Can, kapıda belirdi, büyüklerin konuşmasını dinliyordu.
“Canım, gel buraya,” diye seslendi kaynana. “Bak babanne sana şeker veriyor. Anneni dinleme, yazın ödev mi olurmuş!”
“Fatma Hanım, Can’la anlaşmıştık; günde bir saat kitap okur, matematik çözer, okula dönünce unutmasın diye,” diye açıkladı Elif sakince.
“Anlaşmışsınız ha! Peki bana niye sormadınız? Ben bu evde yaşamıyor muyum?”
Elif dilini ısırdı. Kaynanası bu lafı, bir yıl önce onlara taşındığından beri sürekli tekrarlıyordu. Evlenmelerinin ardından iki yıl huzurlu geçmişti; Fatma Hanım haftada bir, bazen daha seyrek, yakındaki kasabadan gelirdi. Ta ki Yiğit’in “mantıklı karar” dediği o güne kadar. Annesi evini satıp onlara taşınmıştı.
“Koca evde tek başıma ne yapayım?” diye açıklamıştı Fatma Hanım. “Hem torunum yanımda, hem size yardımım dokunur. Ben yabancı mıyım?”
Yiğit hemen kabul etmişti. Eşine danışmadan, öylece haber vermişti: “Anne gelecek, arka odayı boşaltalım.” Elif sesini çıkarmamıştı. Ev genişti, yer vardı. Üstelik kaynanasının gerçekten yardım edeceğini umuyordu; Can’a bakacak, ev işlerine el atacaktı.
Gerçek öyle olmadı. Fatma Hanım yardım etmek yerine, gelininin her adımını eleştirmeyi görev edinmişti. Yemek yapışı yanlış, temizliği eksik, çocuk yetiştirmesi fazla sert.
“Yiğit, söyle şu karına çocuğa işkence etmesin!” diye bağırdı Fatma Hanım salona doğru. “Önce yemek, sonra ödev!”
“Anne, karışma lütfen,” diye duyuldu Yiğit’in bıkkın sesi. “Elif halleder.”
Kaynana homurdandı ve Can’ın önüne bir avuç şeker koydu.
“Al torunum, ye. Babanen seninle ilgilenir, madem annen meşgül.”
Elif tabakları öyle bir hızla masaya koydu ki çınladı. Can önce annesine, sonra babanesine korkuyla baktı.
“Şekerleri sonra yerim, yemekten sonra,” dedi usulca.
“Aferin, güzelim,” diye okşadı Elif oğlunun saçlarını. “Hadi, ellerini yıka.”
Can çıkınca Fatma Hanım dudaklarını büktü.
“Çocuğu bana karşı mı kışkırtıyorsun?”
“Kimseyi kışkırtmıyorum. Sadece Yiğit’le koyduğumuz kurallar var.”
“Yiğit’le mi?” Kaynana kahkaha attı. “Benim oğlum hiç kural koymaz. Hep senin uydurmaların. Tanıyorum ben senin gibi anneleri; çocuğu nevroz edersin bu kurallarla!”
Elif derin bir nefes aldı. Tartışmanın anlamsız olduğunu biliyordu. Her direnişi, Fatma Hanım’ın “evin tapusu bende” lafıyla sonlanıyordu.
Ev meselesi ayrı bir dertti. Elif, evlendikten sonra Yiğit’in yanına taşındığında, evin annesinin üzerine olduğunu önemsememişti.
“Daha güvenli,” demişti Yiğit. “Anneme kimse bir şey yapamaz. Formalite işte, evi ben yaptırdım, paralar benim.”
Elif inanmıştı. Kendisinin bir şeyi yoktu; boşandıktan sonra eski kocasına tek odalı daireyi bırakmış, sadece işleri bitirmek istemişti. Can’la kirada oturuyordu, ta ki Yiğit’le tanışana kadar.
İlk iki yıl masal gibi geçti. Yiğit, Can’a iyi davranıyordu, çocuk da üvey babasına ısınmıştı. Ev şirin, bahçesi genişti. Elif sebze ekip çiçek dikmişti. Nihayet hayat yoluna girmiş gibiydi.
Sonra Fatma Hanım bavullarıyla geldi.
“Kendi evimde yaşamaya hakkım var!” demişti o gün, gelininin şaşkın yüzüne bakarak. “Yoksa oğlumla annesinin bir arada olmasına karşı mısın?”
Yiğit, Elif’i kucaklayıp fısıldamıştı: “Biraz sabret, alışır, yatışır.”
Ama kaynana yatışmadı. Aksine, her geçen gün daha da pervasızlaştı. Salonun düzenini değiştirdi. Elif’in seçtiği perdeleri atıp kocaman güllü olanları astırdı. Televizyonun karşısındaki

Rate article
Lifequest
Al şu tembel oğlunu da yuvarlan git buradan, bu evi bana oğlum hediye etti!” diye bağırıyordu kaynana.