Ceremonin sonu, cerrahi servisindeki gece bitmek bilmiyordu, sanki zaman donmuş gibiydi. Havada antiseptik ve ilaç kokuları ağır bir şekilde asılıydı. Hemşire odasının loş köşesinde, solgun bir ışık altında Elif Demir oturuyordu. İnce yapılı, gözlerinde bir ateş yanan, sapsarı dağınık saçlı bir kızdı. Dizlerinde açık duran bir kitap vardıSabahattin Ali, onun kaçışı, tesellisiydi.
Günlerini tıp fakültesinde ders çalışarak, gecelerini hastanede temizlik görevlisi olarak geçiriyor, bu nadir sessiz anlar ise ona bayram gibi geliyordu. Okumak bir alışkanlıktan öte, kendini koruma yöntemiydikirli kovalar ve hasta bakımı arasında ruhunu ayakta tutmanın bir yoluydu.
“Vay vay, burada ne yapıyoruz böyle? Edebiyat kulübü mü kurdunuz?”
Ses keskin ve rahatsız edici bir şekilde odanın sessizliğini yırttı. Elif irkildi. Kitap aniden kaybolmuştu. Başını kaldırdıkarşısında servis şefi Murat Bey duruyordu. Her zaman olduğu gibi sessizce gelmiş, sanki birinin zayıf anını yakalamak için sinsice yaklaşmıştı. Kısaca boylu, seyrek saçlı, yüzünde sürekli bir sinir ifadesi taşıyan adam, kitabı iki parmağıyla tutuyor, sanki kirli bir şeye dokunuyor gibiydi.
“Sabahattin Ali mi?” Alaycı bir gülümsemeyle sırıttı. “Tabii ki klasiklerden ilham almak çok soylu bir davranış. Ama Demir, sen bir aristokratın salonunda değil, bir hastanedesin. Burada okumak için değil, çalışmak için bulunuyorsun. Yoksa bize hayal kurman için mi maaş veriyoruz sanıyorsun?”
Elif yavaşça ayağa kalktı. Korku yoktu. Sadece yıllardır biriken, alışılmış bir öfke.
“Birincisi, bana ödenen maaş ekmeğe bile yetmiyor. İkincisi, bütün işlerimi yaptım. Odalar temiz, hastalar bakıldı. Mola hakkım yok mu?”
Murat Bey’in sesi yükseldi: “Demek öyle! Patronuna karşı gelecek kadar cesur musun? Bir daha böyle bir laf edersen, buradan öyle bir atılırsan ki bir daha hatırlamazsın!”
Tam o sırada hemşire odasının kapısı açıldı. Elif’in arkadaşı ve meslektaşı Ayşe girdi. Ortamı görür görmez durumu anladı.
“Elif, acele altı numaraya gel! Dedem kötüleşti, yardım lazım!”
Elif’in kolundan tutulup koridora çıkarıldı. Ayşe, yapmacık bir nezaketle Murat Bey’e döndü: “Affedersiniz Murat Bey, hemen hallediyoruz!”
Biraz uzaklaştıklarında Ayşe derin bir nefes aldı. “Elif, sen delirdin mi? Neden onunla tartışıyorsun? Seni mahveder! Gücünü korumak için her şeyi yapabileceğini biliyorsun. Sus artık, lütfen!”
“Bir insanın ezildiğini gördüğümde susamam,” diye yanıtladı Elif, gözleri yerde. “O bir doktor değil. Bir zorbadan ibaret.”
“Senin sözlerin hiçbir şeyi değiştirmez. Ama seni mahveder. Akıllı ol, yalvarırım.”
Bekleyen sözler havada asılı kaldı. Akıllı olmak… Elif acı bir tebaha gülümsedi. Onun için bu kelimenin anlamı kalmamıştı. On beş yaşından beri zorunluluğun, riskin ve mücadelenin yasasıyla yaşamıştı. Gözlerini kapadı, bir anlığına hastane koridorundan kaçtıiç gözünde çocukluğunun evi belirdi.
Pencereden sızan güneş ışığı. Babasının güçlü, kendinden emin kahkahası. Onu kucaklıyor, porselen yüzlü, ipek saçlı büyük bir bebek hediye ediyordu. Bu hediye, sevgi ve güven dolu bir dünyanın simgesi olmuştu.
Ama bu dünya bir gecede yıkıldı. Babası, bir uyarı olarak, apartman girişinde dövüldüsoygun için değil, rakipleri yüzünden. Doktorlar hayatını kurtardı, ama omurulak yaralanması onu engelli bıraktı. Neşeli bir adamken, acı çeken ve dünyaya kin kusan biri oldu.
Annesi, Fatma Hanım, bu yükü kaldıramadı. Kocasının ölümünden sonra kalp krizi geçirdidoktorlar sinir krizi ve tükenmişlikten bahsetti. On beş yaşındaki Elif tek başına kaldı. Önce bebeğini, sonra değerli ne varsa sattı, ilaç alabilmek için. Sonra çalışmaya başladıönce temizlikçi, sonra hastanede yardımcı.
Hastaların acı çekişini, doktorların kayıtsızlığını gördü. İnsan hayatının nasıl değersizleştirildiğine tanık oldu. Annesinin acısını ve babasının çektiği işkenceleri hatırlayarak bir yemin etti: Gerçek bir doktor olacaktı. Duyan, gören, sırtını dönüp gitmeyen bir doktor. Murat Bey gibi biri olmayacaktı.
Gece yarısına doğru, hastane uykuya dalıp sessizliğe bürünmüşken, Elif yine kitabıyla uykuya daldı. Birden acil servisten gelen gürültüyle uyandı. Hemen fırladı ve oraya koştu.
Sedye üzerinde perişan kıyafetli, yüzü kirli, saçları pasaklı bir adam oturuyordu. Sağ yanından kan sızıyor, eliyle yarasını tutuyordu.
“Ne oldu?” diye sordu Elif, yanına giderek.
“Bıçak… bıçakladılar,” diye hırıldadı adam. “Boş cüzdanım için…”
Murat Bey, gürültüyü duyup odasından çıktı. Adama küçümseycene bir bakış attı.
“Bu da kim? Çöpten mi çıktı?”
“Neden bıçak yarası var,” dedi nöbetçi hemşire. “Acil ameliyat gerekiyor.”
Servis şefi adama yaklaşmadı bile. Bir göz attı, başını salladı.
“Ben şimdi bunun için mi ameliyathaneyi kirleteceğim? Pis, sarhoş, ne kimliyor var ne sigorta. Kim ödeyecek? Böyle bir serseri için hastane kayıklarını harcamam.”
“A
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



