Yeter artık!” diye bağırasım geldi yengeme ama kendimi tuttum. Şimdi yine bavuluyla hafta sonu için geliyor…

**Günlük,**

“Yeter artık!” diye bağırmak geldi içimden ama kendimi tuttum. Görümcem yine valiziyle kapıda beliriverdi “Bıktım senden!” diye haykırmak istedim kocamın ablasına. Dişlerimi sıktım. O ise, hiçbir şey olmamış gibi, hafta sonu için eşyalarıyla gelmişti.

Adım Aylin, otuz dokuz yaşındayım. On iki yıldır Muratla evliyiz. Sağlam bir ailemiz var, oğlumuz büyüyor, her şey yolunda gibi görünüyor. Ama bir “ama” var ki yıllardır hayatımı zehir ediyor: Muratın ablası, Sevim.

Sevim, Murattan sekiz yaş büyük. Hiç evlenmedi, çocuğu yok. Karşıdaki evde tek başına yaşıyor aslında bizim evde de yaşıyor. Abartmıyorum. Gölge gibi sessizce, inatla, her gün evimize geliyor. Bazen öyle hissediyorum ki Sevimin bizim apartmanın sınırsız sayıda anahtarı var.

Başlarda kibarlık etmeye, hatta iyi davranmaya çalıştım. Sonuçta kocamın ablası, aileden. Gelir, bir çay içer, sohbet eder, gider diye düşündüm. Ama her akşam geldi. Hafta sonları da. Tatillerimizde bile. Misafirimiz olduğunda bile. Hasta olduğumda bile oradaydı.

Sevimin sınır tanımaz bir huyu var. Her şeye yorum yapar: yemeklerime, çocuğumuzun terbiyesine, giyim tarzıma. Bazen fazla sessizim, bazen çok gülüyorum, kekim kuru ya da ev “dağınık”. En kötüsü, asla sormaz, emreder. Ben de katlanırım. Çünkü kavgalardan nefret ederim. Çünkü Murat, “Aylin, biraz anlayışlı ol, o yalnız, bizden başka kimsesi yok,” der.

Sabrettim. Ama sabrın da bir sınırı var.

Sevim özel bir şirkette muhasebeci. İşten erken çıkıp direk bize gelir. Eve döndüğümde kanepede kurulmuş, televizyon açık, kedim yatağın altına saklanmış olur. Oğlum telefonuna gömülmüş, o ise kendi evindeymiş gibi rahat. Akşam yemeği onu bekler. Ya da ben, banyoyu boşaltmasını beklerim. Yemeği bizimle yer, sonra saatlerce vergi dairesindeki “maceralarını” anlatır, kimse dinlemez. Sonra gider. Ya da gitmez, “fırtınadan korkuyorum” ya da “evde kalorifer iyi çalışmıyor” diyerek gece kalır.

Bir kaçamak planladığımızda, Sevim de bize katılırdı. İkimize özel bir hafta sonu hayal etsem de fark etmez. Murat bana doğum günümde deniz kenarına gitme sözü verse de fark etmez. Sevim oradaydı. Otel odamızda. Aynı çatı altında. Her şey Muratın cebinden. Oysa kendisi iyi kazanıyor, biriktiriyor, “zor günler için” diye. Görünen o ki, o zor gün benim varlığımmış.

Muratın annesi ise beni nankör görüyor. “Sevim yabancı değil, yalnız ve bize ihtiyacı var,” diyor. Onun ne eşi ne de çocuğu olduğunu anlıyorum. Ama neden kendi huzurumu feda etmeliyim?

Bir gün Murata itiraf ettim:

“Dayanamıyorum artık. Tüm sınırları aşıyor. Her yerdeler. Tahammül edemiyorum!”

Omuz silkti:

“Ne yapayım? Ablam bu”

Geçenlerde bardağı taşıran son damla oldu. İkimiz tiyatroya gittik. Bu akşamı özellikle istemiştim. Bir arkadaşımız oğlumuza bakıyordu. Koltuklarımıza yeni oturmuştuk ki telefon çaldı. Sevim.

“Neredesiniz? Beni niye davet etmediniz? Hayatınızdan silmek mi istiyorsunuz beni?” diye bağırıyordu telefonun diğer ucunda.

İki gün sonra yine geldi. Çantasıyla. Pijamalarıyla. Sevdiği dizisiyle. “Hafta sonum boş, sizle geçireceğim,” diye açıkladı.

Mutfakta ayakta durdum, ellerim masanın kenarını sıkıca tutmuştu. Çığlığımı bastırdım. Sustum. Ama içimde bir şey kırıldı.

Murata nasıl diyeceğimi bilemiyorum. Artık üçüncü bir yetişkin olmadan, sürekli tavsiyeler, dramlar ve Sevimsiz bir ev istiyorum.

Korkuyorum ki, eğer bir şey değişmezse, ben gideceğim. Nefes almak için. Çünkü aşk bile, araya giren o üçüncü hayatla baş edemez. Fazla gürültülü. Fazla müdahaleci. Fazla yabancı.

Bugün şunu anladım: Mutluluk, sessizlik üzerine inşa edilemez. Sınırlar koymak gerek, aileye bile. Çünkü kimse, zoraki cömertliğin hapsinde yaşamamalı.

Rate article
Lifequest
Yeter artık!” diye bağırasım geldi yengeme ama kendimi tuttum. Şimdi yine bavuluyla hafta sonu için geliyor…