Güneş pencereden süzülürken, Ayşegül camın ardındaki gri gökyüzüne dalıp gitmişti. Üç ay önce mutlu bir gelinken, şimdi kendi evinde bir hizmetçi gibi hissediyordu.
Tanıdık bir tıkırtıyla başladı sabah. “Daha ne kadar uzanacaksın?” diye gürledi kaynanasının sesi. “Mehmet, oğlum, işe geç kalacaksın!”
Ayşegül derin bir nefes aldı. Fatma Hanım, her zamanki gibi, onu görmezden gelerek sadece oğluna sesleniyordu. Mehmet uykulu uykulu doğrulup hazırlanmaya başladı.
“Öğle yemeği için ne hazırladın?” diye sordu kaynanası, mutfağa hükmedercesine. “Yine o moda salatalarından mı? Adamın doğru dürüst bir çorbaya ihtiyacı var!”
“Dün yaptığımı…” diye geçirdi içinden Ayşegül, ama sesini çıkarmadı. Evlendiğinden beri üç ay boyunca hakaretleri, acı bir ilaç gibi yutmayı öğrenmişti.
“Anne, başlama…” diye mırıldandı Mehmet, aceleyle kravatını bağlarken.
“Ne demek ‘başlama’?” diye hışımla karşılık verdi Fatma Hanım. “Senin sağlığını düşünüyorum! O da…” Dudaklarını büktü, “doğru dürüst yemek bile yapamıyor.”
Ayşegül boğazında bir yumru hissetti. On yıllık üniversite hocalığı, doktorası, şimdi ise sessiz bir gölgeye dönüşmüştü.
“Belki de yeter?” diye fısıldadı, kendi cesaretine şaşırarak.
“Ne demek ‘yeter’?” diye döndü Fatma Hanım, tüm vücuduyla ona yönelerek. “Bir şey mi dedin, gelinim?”
O kelimenin zehriyle Ayşegül ürperdi. Mehmet ise evrak çantasını arıyormuş gibi yapıyordu.
“Bu ev bizim, Mehmetle benim,” dedi Ayşegül, sesi giderek güçlenerek.
“Senin mi?” diye güldü kaynanası. “Canım, bu evi otuz yıl önce ben yaptırdım! Buradaki her tuğla benim! Sen ise… geçici bir misafirsin. Geldin, gideceksin.”
Bu sözler bir tokat kadar acıttı. Ayşegül kocasına baktı, destek bekledi, ama Mehmet çoktan koridora koşmuş, paltosunu giyiyordu.
“Gitmem lazım, geç kalıyorum!” diye bağırdı ve kapıyı çarparak çıktı.
Ardından gelen sessizlikte, Ayşegül kaynanasının zafer dolu kahkahasını duydu. Fatma Hanım, bilerek temiz tabakları yıkayarak, her hareketiyle gelinine olan nefretini sergiliyordu.
“Bu arada,” diye devam etti, “bugün arkadaşlarım geliyor. Salondaki her şey tertemiz olsun. Geçen sefer dolapta toz vardı, gördüm.”
Ayşegül sessizce mutfaktan çıktı. Yatak odasında, telefonunu çıkarıp en yakın arkadaşı Sibel’i aradı.
“Haklıydın,” diye fısıldadı. “Dayanamıyorum artık.”
“Sonunda!” diye atıldı Sibel. “Üç aydır halini izliyorum. O daireyi hatırlıyor musun?”
“Evet,” diye mırıldandı Ayşegül. “O bir yatak odalı hâlâ boş mu?”
“Evet, senin için tuttum. Bugün gelip görebilirsin.”
Bütün gün mekanik bir şekilde kaynanasının dediklerini yaptı, ama aklında bir plan şekilleniyordu.
Akşam, Fatma Hanım misafirlerine hava atarken, Ayşegül sessizce dışarı süzüldü.
“Nereye gidiyorsun?” diye seslendi kaynanası.
“Markete,” diye cevapladı Ayşegül sakince. “Akşam yemeği için.”
“Çok uzun sürme!” diye duydu kapıyı kapatırken.
Daire küçüktü ama şirindi. Aydınlık duvarlar, geniş bir mutfak penceresi ve sessizlik.
“Alıyorum,” dedi kararlılıkla, emlakçıya kimliğini uzatarak. “Ne zaman taşınabilirim?”
“Dilediğiniz zaman,” diye gülümsedi kadın. “Depozitoyu yatırmanız yeterli.”
Eve döndüğünde, salondan yükselen sesleri duydu. Kaynanasının arkadaşları onu konuşuyor, hiçbir kelimeyi esirgemiyorlardı.
“Mehmete layık biri değil,” diyordu Fatma Hanım. “Yemek yapamıyor, ev işlerinden anlamıyor. Tek bildiği o süslü kitaplarından bahsetmek.”
“Ben biliyorum, Fatmacığım,” diye atıldı arkadaşı Neriman Hanım. “Bu modern kadınlarokumuşlar ama hiçbir işe yaramıyorlar. Bizim zamanımızda…”
Ayşegül koridorda donup kaldı, market poşetini sımsıkı tutmuştu. Her kelime bir diken gibi kalbine saplanıyordu, ama şimdi garip bir sakinlik hissediyordu. Kararını vermişti.
Ertesi sabah, her zamankinden erken uyanıp kahvaltıyı hazırladı. Mehmet çoktan masadaydı, telefonuna bakıyordu.
“Konuşmamız lazım,” dedi yavaşça.
“Sonra, canım, geç kalıyorum,” diye savuşturdu koca




