Çalışırken, anne babam çocuklarımın eşyalarını bodruma taşımışlar ve bana, “Diğer torunumuz daha iyi odaları hak ediyor,” demişlerdi.
Adım Ayşe. Boşandıktan sonra, on yaşındaki ikizlerim Can ve Elif ile birlikte anne babamın evine taşındım. İlk başta bir nimet gibi görünüyordu. Pediatri hemşiresi olarak on iki saatlik vardiyalarda çalışıyordum, onlar da yardım etmeyi teklif etmişlerdi. Ancak erkek kardeşim Ahmet ve eşi Zeynep bebekleri Eren’i dünyaya getirdiğinde, çocuklarım birden görünmez oldu. Kendi anne babamın bizi bu kadar ihanete uğratacağını hiç düşünmezdim.
Büyürken ben sorumluluk sahibiydim, küçük kardeşim Ahmet ise altın çocuktu. Bu düzen o kadar köklüydü ki artık farkına bile varmıyordum. Can ve Elif harika çocuklardı: Can, hassas bir sanatçı ruhuydu; Elif ise kendine güvenen küçük bir sporcuydu. İlk başta her şey yolunda gibi görünüyordu. Alışverişe katkıda bulunuyor, yemek yapıyor, ekstra vardiyalara giriyordum. Her kuruşumu biriktirip kendi evimizi almak için çabalıyordum. Hedefim, Noel’e kadar oradan taşınmaktı.
Sonra Ahmet ve Zeynep’in oğlu Eren doğdu ve her şey değişti. Anne babamın taraf tutması, eskiden hayatımızın arka planındaki bir uğultuyken, şimdi kulağı sağır eden bir gürültüye dönüştü. Yemek odalarını Eren’in oyun odası yaptılar, halbuki Ahmet ve Zeynep’in şehrin diğer ucunda dört yatak odalı bir evleri vardı. Eren’e pahalı hediyeler alırken, benim çocuklarıma sadece sembolik şeyler veriyorlardı. “Kardeşinin şu an daha fazla desteğe ihtiyacı var,” diyordu annem. “Çocuk yetiştirmeye yeni başladı.” İki yıldır tek başıma çocuk büyüttüğüm gerçeği ise görmezden geliniyordu.
Can ve Elife, “Eren uyuyor, sesinizi kısın,” deniyordu. Oyuncakları “dağınıklık” olarak görülüyordu. Televizyon sürekli Zeynep’in izlemek istediği programlarda açılıyordu. İplerin üzerinde yürüyordum, çocuklarıma verilen o açık mesajdan onları korumaya çalışıyordum: “Sen daha az değerlisin.” Anne babamın yardımına ihtiyacım vardı. Kendimi tuzağa düşmüş gibi hissediyordum.
Durum daha da kötüleşti. Ahmet ve Zeynep, evlerinde “büyük bir tadilat” yapacaklarını açıkladı. “Kalacak bir yere ihtiyacımız olacak,” dedi Zeynep, Eren’i dizinde hoplatırken. “Sadece altı-sekiz hafta sürecek.”
Daha ne olduğunu anlayamadan babam hevesle başını salladı. “Tabii ki burada kalacaksınız! Yerimiz bol.”
“Aslında,” diye araya girdim, “zaten biraz sıkışık durumdayız.”
Annem bana keskin bir bakış attı. “Aile, aileye yardım eder, Ayşe. Bu geçici bir şey.”
Böylece karar verilmiş oldu. Kimse bana sormadı. Kimse çocuklarımı düşünmedi. Ertesi hafta sonu taşındılar. İki yüzlülük o kadar barizdi ki şaşırtıcıydı. Ahmet evin sahibi gibi davranıyor, izinsiz arkadaşlarını çağırıyordu. Zeynep mutfağı yeniden düzenlemiş, ikizler için aldığım sağlıklı atıştırmalıklardan şikâyet ediyordu. Bir akşam eve geldiğimde Elifi arka bahçede üzgün buldum. “Anneanne, ip atlarken çok ses yaptığımı söyledi,” dedi hıçkırarak. “Ama Eren uyumuyordu bile.”
Bir başka gün, buzdolabında bir zamanlar Can ve Elifin resimleriyle dolu olan bölüm boşaltılmıştı. Yerine Eren’in kreş programı ve fotoğrafları asılmıştı. Sorduğumda Zeynep, “Bu bilgiyi göz önünde tutmam gerekiyor,” dedi. Çocuklarım artık sadece kendilerine ait olan küçük odalarına çekiliyorlardı.
Son damla ekim sonunda geldi. Başta sekiz hafta süreceği söylenen tadilatın süresi uzamıştı. Hastanede yoğun bir vardiyadaydım. Telefonumu kontrol ettiğimde çocuklarımdan panik dolu mesajlar gördüm.
Can’dan: Anne, bir şeyler ters gidiyor. Dedem ve Ahmet Amcam eşyalarımızı taşıyor.
Elif’ten: Anneanne, bodruma taşınmamız gerektiğini söyledi. Bu adil değil.
Can’dan: Anne, lütfen eve gel. Tüm eşyalarımızı bodruma indirdiler.
Kalp atışlarım hızlandı. Eve ulaşmaya çalıştım, kimse cevap vermedi. Amire durumu anlatıp hemen yola koyuldum. Yirmi dakikalık yol sanki hiç bitmeyecekti. Çocuklarımı gerçekten de yarı bitmemiş, rutubetli, soğuk bir bodruma mı taşımışlardı?
Eve vardığımda en kötü korkularım gerçek olmuştu. Can ve Elif salondaki kanepede kıpkırmızı gözlerle oturuyorlardı. Annem ve Zeynep mutfakta çay içiyor, hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı.
“Ne oluyor?” diye sordum, doğruca çocuklarıma giderek.
“Eşyalarımızı sormadan bodruma taşımışlar,” diye ağladı Elif, bana sarılarak.
“Dedem, Ahmet Amcamın ailesinin artık daha önemli olduğu için daha fazla yere ihtiyacı olduğunu söyledi,” diye ekledi Can, sesi kısık ve üzgün.
Onları sıkıca sardım, öfkem göğsümde buz gibi bir yumak olmuştu. Mutfağa girdim. “Çocuklarımın eşyaları neden bodrumda?” diye sordum, sesim donuk.
Zeynep çayını yudumladı. “Bazı düzenlemeler yapmamız gerekiyordu. Eren için bir oyun odası ve benim için bir ev ofisi lazım.”
“Yani siz, benimle konuşmadan çocuklarımı yarı bitmemiş bir bodruma mı taşımaya karar verdin




