Aylarca komada kalan kızları için doktorların ümit kesmesine rağmen, vazgeçmeyen anne baba son kez hastane yatağının başındaydı.

Kızları aylardır komadaydı, doktorların umut görmediği bir derin uykuda. Artık vazgeçme zamanı gelmişti; ebeveynleri hastane odasında son kez yanında durdular.
Evren, Demirci ailesine karşı acımasız bir şaka yapmış gibiydi. Yıllar boyunca Mehmet ve Ayşe, sessiz evlerinde bir çocuğun kahkahasının hayalini kovaladılar. Ümit dolu klinik koridorlarında el ele dolaştılar, yalnızca sempatik gülümsemeler ve baş sallamalarla karşılaştılar. Ayşe, kutsal topraklara, Kudüsün antik taşlarına bile gitti, Mehmet her adımında yanındaydı. Fakat gökyüzü cevap vermedi.
Sonunda, yılların yorgunluğuyla yeni bir kabullenişe vardılar. Ailelerini farklı bir yolla kuracaklardı. Bir değil, iki kız evlat edineceklerdi. Sessizliği dolduracak iki küçük kız.
Yetimhaneye gitmek üzere yola çıkacakları sabah, ev telaşlı bir enerjiyle çınlıyordu. Ayşe mutfakta sandviç hazırlarken, genelde sevdiği etli pidenin kokusu midelerini bulandırdı. Nefesini kesen bir mide bulantısıyla banyoya koştu.
Yolculuk işte o an ertelendi. Yeni bir geleceğe değil, mahallenin sağlık ocağına gittiler. Küçük, sıradan bir odada evren nihayet şakasını açıkladı: Ayşe hamileydi. Dört aylık.
Mehmet deliye döndü. Sevincinden sıçrayıp doktoru, hemşireyi, hatta köşedeki saksı bitkisini bile kucakladı. Ciddi yapılı kadın doğum uzmanı, prenatal bakım broşürlerini dağıtmaya devam ederse güvenliği arayacağını söyledi. O günden sonra hayatları tek bir noktaya odaklandı: Beklenen mucize. Mehmet bir avcı-toplayıcıya dönüştü. Pazarda şahin gibi dolaşıyor, organik peynirler, meyveler ve sebzelerle dönüyordu. Eğitim fakültesi mezunu, yirmi yıllık deneyimli Ayşe ise, daha önceki mutfak başarısı mikrodalgada ısıtmak olan Mehmetten karalahananın faydalarını dinliyordu.
Birkaç hafta sonra, kader bir kart daha dağıttı. Ultrason, bir değil, iki kalp atışı gösterdi. İkinci.
Ayşenin hamileliği bir sınavdı. Yaşı yüzünden zorlu geçen bu sürecin çoğunu yatarak geçirdi. Ama tüm çile, ilk çığlıklarını duyduğu an silindi gitti. İki mükemmel, birbirinin aynısı prenses: Elif ve Zeynep.
Hayat, uykusuz geceler, bitmeyen bezler ve fiziksel bir acıya dönüşen sevgiyle doldu. Kızlar sağlıklı ve zeki büyüdü, akranlarının ötesinde bir olgunluk gösterdiler. Tek bir ruhun iki yarısıydılar. Fakat aynı yüzlerinin ardında, farklı ritimlerde dans eden ruhlar taşıyorlardı.
Elif bir kuyrukluyıldızdı. Enerjisiyle etrafına ışık saçıyor, arkadaşları çiçek toplar gibi biriktiriyordu. Atletik, rekabetçi ve sosyal, evin sürekli neşe kaynağıydı. Zeynep ise derin, sessiz bir nehir gibiydi. Kitapların sayfalarında, doğanın kucağında ve yaratıcılığın büyüsünde huzur buluyordu. Evine bağlı, bahçede geçirdiği saatlerle dolu bir dünyası vardı. Ama aralarındaki bağ, varlıklarının temeliydi. Birbirleri olmadan bir dünya düşünemezlerdi.
On sekiz yıl bir anda geçti. Kızlar göz alıcı genç kadınlara dönüştüler. Elif, yüzücü olarak Türkiyeyi dolaşmış, peşinde bir dizi hayran bırakmıştı. Sosyal hayatında zarif ve kontrolü elden bırakmayan bir tavırla ilerliyordu. Antalyadaki bir yarışmada tanıştığı Alp, ona bakan yumuşak gözlü bir sporcuydu. Mesajlar ve uçuşlarla geçen bir aşkın ardından bir karar aldılar: Evleneceklerdi.
Zeynep ise sakin hayatını sürdürüyordu. Çevresi ailesi, kız kardeşi ve kurtardığı hayvanlardan oluşuyordu. En büyük tutkusu yemek yapmaktı. Basit malzemelerden mutfak şaheserleri yaratıyordu. Aile sık sık şakayla, “Zeynep, yine mi! Bu lezzetlerle nasıl formda kalacağız?” diye söylenirdi. Bir şifacı, bir hayvan kurtarıcıydı. Odası genelde kırık pençeli kediler ve yaralı kuşlarla doluydu.
En sadık hastası ve en yakın arkadaşı ise Yıldırımdı. Bir Orta Asya çoban köpeği olan bu devasa beyaz kütle, babasının üç yıl önceki hediyesiydi. Tüylü yavru, yüz otuz kiloluk bir devasa dönüşmüş, görünüşü korkutucu ama yüreği kuzu gibiydi. Yıldırım, Zeynepin gölgesi, koruyucusu ve sırdaşıydı. Tek amacı sevilmekti, yaklaşan herkese bol salyalı öpücükler sunardı.
Bir cumartesi öğleden sonra, aile toplandı. Elif ve Alp evlilik belgelerini imzalamıştı. Düğün yakındı. Alpin ailesi Skype görüşmesi bekliyordu; detaylar konuşulacaktı. Havada hem heyecan hem de değişimin hüznü vardı. Düğünden sonra Alp, Elifi yeni bir şehre götürecekti.
“Hadi Zeynep!” diye seslendi Elif, anahtarlarını kaparak. “Menüyü netleştirmek için restorana gidiyoruz. Usta şefin fikrini almalıyız!”
Alp arabayı çalıştırdı. Zeynep evden çıkarken, Yıldırımda bir şey kırıldı.
Nazik dev, öfkeli bir canavara dönüştü. Arabaya saldırdı, daha önce hiç duyulmamış bir hırıltıyla havlıyordu. Lastikleri tırmaladı, yolunu kesmeye çalıştı. Uzun, kederli bir ulumayla titretti Mehmetin içini.
“Yıldırım, dur!” diye bağırdı Mehmet, koşarak tasmasını takmaya çalıştı.

Rate article
Lifequest
Aylarca komada kalan kızları için doktorların ümit kesmesine rağmen, vazgeçmeyen anne baba son kez hastane yatağının başındaydı.