**Ayşegül iş görüşmesini kaybetti ama sebebi İstanbulun kalabalık caddesinde bayılan bir dedeyi kurtarmaktı! Ofise girdiğinde ise gördüğü şey karşısında neredeyse o da bayılıyordu**
Ayşegül çantasını açtı, içindeki buruşuk banknotları saydı ve derin bir iç çekti. Parası tehlikeli bir şekilde azalıyordu, üstelik İstanbulda düzgün bir iş bulmak hiç tahmin ettiği kadar kolay değildi. Temel ihtiyaçlar listesini zihninde tekrar kontrol ederek çarpan kalbini yatıştırmaya çalıştı. Buzdolabında bir paket tavuk butu ve birkaç dondurulmuş köfte vardı. Kilerde pirinç, makarna ve bir kutu poşet çay duruyordu. Şimdilik mahalle bakkalından bir litre süt ve bir ekmek alarak idare edebilirdi.
“Anne, nereye gidiyorsun?” Küçük Elif odasından koşarak çıktı, büyük kahverengi gözleriyle endişeyle annesinin yüzüne baktı.
“Merak etme tatlım,” dedi Ayşegül, gerginliğini gizlemek için zoraki bir gülümsemeyle. “Annem iş görüşmesine gidiyor. Ama bil bak ne var? Teyzen Zeynep ve oğlu Arda biraz sonra seninle vakit geçirmeye gelecek.”
“Arda mı gelecek?” Elif’in yüzü ışıldadı, sevinçten ellerini çırptı. “Pamuku da getirecekler mi?”
Pamuk, Zeynepin tüylü mi tüylü, sevgi dolu tekir kedisiydi ve Elif ona bayılıyordu. Komşuları Zeynep, Ayşegülün şehir merkezindeki bir gıda dağıtım firmasında iş görüşmesine gittiğinde Elife bakmayı teklif etmişti. İstanbulun o meşhur trafiğinde ofise ulaşmak, görüşmenin kendisinden katbekat uzun sürecekti.
Ayşegül ve Elif, Rüzgarlı Şehire taşalı iki aydan fazla olmuştu. Kendini bu ani kararı için hâlâ suçluyordu: Küçük bir çocukla hayatını kökünden değiştirmek, birikiminin çoğunu kira ve market alışverişine harcamak, üstelik hemen iş bulma umuduyla Ama İstanbuldaki iş piyasası acımasızdı. İki üniversite diploması ve kararlılığına rağmen, düzgün bir iş bulmak seraptan farksızdı. Memleketi Kocaelide annesi Neriman ve küçük kız kardeşi Sibel, ona hep güvenmişlerdi. Onlarsız kendi başlarının çaresine bakmaları pek mümkün değildi.
“Pamuk evde kalacak tatlım,” dedi Ayşegül yumuşak bir sesle. “Yolculukları pek sevmiyor. Ama yakında teyzenin evine gideriz, istediğin kadar sarılırsın ona.”
“Ben de bir kedi istiyorum!” Elif suratını astı, kollarını bağladı.
Ayşegül hafifçe gülümseyerek başını salladı. Evcil hayvanlar konusu açıldığında Elif hep böyle yapıyordu. Kocaelide, babaannesi Nerimanın evinde Kara isminde zarif siyah bir kedi ve minik, havlamayı seven Çakıl isimli bir köpek bırakmışlardı. Elif onları her ziyaretinde oynar, şimdi de çok özlüyordu.
“Tatlım, bu ev kiracıyız,” diye açıkladı Ayşegül. “Ev sahibi hayvanlara izin vermiyor.”
“Peki ya bir japon balığı?” diye şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı Elif.
“Japon balığına bile.”
Şu an için hayvanlar Ayşegülün en küçük derdiydi. Aklı tamamen tek bir şeye odaklanmıştı: İş bulmak. Birikiminin son kırıntıları da eriyordu, her gün yeni bir endişe dalgası getiriyordu. En azından altı aylık kirayı peşin ödemişti ama bu neredeyse cebindeki son kuruşu da almıştı.
Kapı zili çaldı, Ayşegülü düşüncelerinden kopardı. Zeynep ve beş yaşındaki oğlu Arda kapıdaydı. Her zamanki gibi Zeynep’in elinde ev yapımı çikolatalı kurabi ve annesinin meşhur limonlu kekinden bir dilim vardı. Ayşegül gibi Zeynep de bekar anneydi, ama İstanbulun daracık bir semtinde ailesiyle yaşıyordu. Bu şehirde kendi evine sahip olmak piyangoyu vurmaya gibi bir şeydi…




