“Kızınızı sınıfıma alabilirim, eğer sakıncası yoksa,” dedi öğretmen, annemin, müdür yardımcısının ve bir başka öğretmenin konuşmasına kulak misafiri olmuştu.
O öğretmen, annemin beni yerleştirmeye çalıştığı sınıfın öğretmeni, beni kesinlikle almak istemiyordu.
“Zaten sizin sınıfta ikilerde olacak, okumayı bile bilmiyor, harfleri heceleyemiyor,” diye diretiyordu. “A sınıfında ikinci olan öğrenci mi olur?”
Haklıydı. Ne okumayı ne de yazmayı biliyordum, annem de benimle ilgilenemiyordu çünkü yaz günlerinde alfabe kitabının başında oturmaya kesinlikle karşıydım. Benim ihtiyacım sokakta oynamaktı, annem hep derdi ki, “Sabah akşam sokakta koşturup duruyorsun.” Oysa ben sadece mahallemizin her köşesini keşfetmek, sonra da sadece bizim mahalleyi değil, her ağaca tırmanmak istiyordum. Böyle isteklerle sabah akşam yetişmek mümkün değildi.
Ama Zeynep Hoca o gün bende bir şey görmüş olmalı. Böylece “B” sınıfında buldum kendimi. Davranışlarım berbattı ama derslerim mükemmeldi. Bana kolay ve eğlenceli geliyordu, o her çocuğun kalbine girmenin bir yolunu bulurdu.
Onu ne çok severdik! Sınıfımızda beşinci sınıfa kadar sadece pekiyiler vardı, üç alan bile yoktu. Zeynep Hocanın sınıfında başka türlü olması mümkün değildi.
Zeynep Hoca biz ilkokulu bitirdiğimizde emekli olmuştu. Kendi çocuğu yoktu, hiç evlenmemişti. Tüm hayatını çocukları eğitmeye adamıştı.
Hafta sonları sık sık evinde toplanırdık, bizim için gerçek bir bayram gibiydi. Evinde her zaman taze çiçekler, bol bol şeker ve tatlılar olurdu, o zamanlar bunlar lükstü.
Eski öğrencilerinden biriyle karşılaşırdık sık sık, bazen bizimle kalır, kendi okul yıllarından, sınıf gezilerinden hikayeler anlatırdı. Biz de hayal kurardık; yıllar sonra biz de geleceğiz, şekerler getireceğiz ve başka çocuklara bizim de nasıl aynı olduğumuzu anlatacağız.
Zeynep Hoca, ailesinden kalan üç odalı bir evde yalnız yaşıyordu. Ev sade ama zarif döşenmişti. Raflardaki eşyalara bakarken saatler geçirebilirdiniz, öğrencilerinin getirdiği veya yaptığı şeylerdi bunlar. Bir odası tamamen kitaplarla doluydu, kitaplar denizi gibiydi, yanında da rahat bir koltuk vardı.
İşte oraya oturur, biz de civcivler gibi halının üstüne toplanırdık, bazılarımız uzanırdı. Bir kitap çıkarır, bize okurdu, sonra heyecanla tartışırdık. Sanatçılar, şairler, besteciler hakkında sohbet eder, plak çalar, bizi sanat dünyasına götürürdü.
Her mevsim başında sınıf olarak onun evine yakın parka gider, şövallerimizle doğanın değişimini kağıda dökerdik. Kışın evde çizerdik, pencereden parkı seyrederek. Zeynep Hocanın resimleri ise harikaydı, sonra birimize hediye ederdi. Tavla oynar, kazanan ödülünü alırdı.
Okulu bitirdikten sonra da sık sık Zeynep Hocaya giderdik. Bizden sonra bir nesil daha yetiştirdi ve okuldan ayrıldı. Ama dinlenmeye değil, evinde yine çocuklarla çalışmaya başladı.
Zeynep Hoca seksen yaşında aramızdan ayrıldı. Sevdiği koltuğunda, elinde kitabıyla gözlerini kapadı ve uykuya daldı. Yanında, kırklı yaşlarındaki öğrencisi Ayşe vardı, doktordu ve her nöbet sonrası uğrar, onu kontrol ederdi.
Cenazesinde o kadar çok ağlayan insan gördüm ki… Çiçekler, söylenen sözler…
İşte böyleydi Zeynep Hoca. Onun ailesi birkaç kişiden değil, onu seven onlarca insandan oluşuyordu. Her öğrencisini hatırlar, herkese doğru sözü bulurdu. Hiç otorite göstermeye çalışmazdı, buna gerek yoktu. Her şey kelimesiz anlaşılırdı ve bu erken yaşta hepimize doğru yolu gösterdi.
Bir öğrencisinin dediği gibi: “Zeynep Hoca sadece bir öğretmen değildi, hayatımızdaki ilk rehberimizdi. Bize bu dünyanın ne kadar güzel, iyi kalpli ve büyüleyici olduğunu gösterdi.”




