Ben, yan dairemde oturan, tam iki kırk iki yaşında bir amcayla evlendim onu huzurevine göndermemek için.
Sen delirdin mi? diye bağırdı ablam, kahvesini neredeyse dökerek.
Önce, o kırk iki değil, iki kırk iki, dedim sakince. Sonra da dinle, sözüm bitmiyor.
Her şey, penceresinin altından duyduğum çocuklarının konuşmasıyla başladı. Çocuklar yılda iki kez gelirlermiş: Baba hâlâ hayatta mı? diye bakıp, bir anlığına kalıp, sonra kaybolurlarmış. Bu sefer de emeklilik pansiyonlarının broşürleriyle gelmişler.
Baba, sen artık iki kırk iki yaşındasın. Tek başına yaşamazsın.
Benim iki kırk iki yılım var, kırk iki hastalığım yok, diye kısıt bir sesle cevap verdi. Kendim yemek yaparım, pazara giderim, hatta dizileri uykusuz izlerim. Her şey yolunda!
Akşam, şarap şişesiyle kapımı çaldı, elinde bir anlık ama ciddi bir konuşma hazırlığı gibi.
Biraz tuhaf bir yardım lazım, dedi.
İki kadeh şarapla, bu tuhaf yardım bir evlenme teklifi hâline döndü.
Sadece formalite, açıkladı. Evli olsam, çocukların beni bir yere göndermesi zorlaşır, gözlerinden uzak kalır.
Mavi gözlerine baktım; hâlâ esprili bir ışıltı ve karakter vardı. Boş dairem, tek başıma oturmuş televizyon ve sessizlik düşünceleri beni çağırıyordu. O ise her gün Nasılsın? diye soran tek kişiydi.
Peki ya benim çıkarım? diye sordum.
Faturaların yarısı, pazar günü güveç ve birinin evine dönmüş olmanın mutluluğu.
Üç hafta sonra nikah dairesinde durduk.
Ben, sabahın çiçeği gibi bir elbise içinde.
O, eski, naftalin kokan bir takım elbise içinde.
Şahitlerimiz, köşe dükkanının satıcısı ve kocası, kahkahalarını zor tutuyorlardı.
Öpüşebilirsiniz, dedi nikah memuru.
O, yanaktan bir öpücük attı, öyle bir yüksek sesle ki bir mektubu yırtar gibi.
Sonra her şey şaşırtıcı derecede kolaylaştı:
Sabah altıda kalkıyor, efsanevi beş şınavını yapıyor,
Ben ise dünün kahvesini içip, işten geç saatlere kadar yatıyorum.
Bu kahve değil, işkence, diye homurdandı.
Senin sporun ise bir komedi, diye karşılık verdim.
Pazar günleri ev güveç kokusuyla ve kahkahalarla doluyordu.
Eski karısını, hayatı boyunca sevdiği kadını, ve artık baba yerine sorun olarak gören çocuklarını anlatıyordu.
Bir gün o çocuklar kapıyı kırarak içeri girdi:
O, ona hizmet ediyor!
Beni duymuyorsunuz! diye bağırdı mutfaktan. Ayrıca kahven çok kötü!
Bu evlilikten ne istiyorsunuz? diye sordu kızı, soğuk gözleriyle bana bakarak.
Ben, kahve doldururken şarkı mırıldandığı yere bakarak cevap verdim:
Neden? Çünkü yalnız değilim. Pazar günleri birlikte akşam yemeği yiyebileceğim biri var. Eve geldim diyebileceğim bir ses var. Gülüşümden mutlu olan bir insan var. Bu bir suç mu?
Kapı öyle bir çatırtıyla kapandı ki, argümanların sonunu işaret etti.
O iki fincan kahve getirdi.
Düşündük ki deli oldum,
Yanılmadılar, dedim gülümseyerek.
Sen de çılgınsın,
Bu yüzden biz mükemmel bir çiftiz.
Senin kahven hâlâ zehir,
Sporun ise çizgi film.
Ama aile var,
Financılar çınladı. Gün batımının ışığında, gerçek ama hayali bir aşkın kıskacında.
Altı ay geçti, hâlâ aynı:
O çok erken kalkıyor,
Ben hâlâ kahveyi mahvediyorum,
Pazar günleri güveç ve mutluluk kokuyor.
Pişman mısın?
Bir saniye bile, diye yanıtlıyorum her seferinde.
Kimse evliliğimizi sahte diye düşünürse, benim için bu hayatımdaki en gerçek şey.




