Sonbahar parkında son buluşma
İkimiz aynı parkta karşılaşıyoruz; her şeyin başladığı yer, yirmi yıl önceki o an. Bir anlaşma değil; sadece sonbahar rüzgarının tuhaf bir isteği, sanki şehir boyunca dolaşıp geçmiş yaşamların sayfalarını çeviriyor.
Mert, altın sokak lambalarıyla süslenmiş bir yol boyunca yürürken, palto cebinde büzülmüş bir tren bileti tutar; bu bilet bu akşamki gece seferi için, artık kalıcı bir ayrılıktır ve bu yürüyüş, şehre, bütün yazlarına, ilk gençliğine sessiz bir veda.
Oysa Ayşe aynı bankta oturur. O, köşesi kırık, arkasında A. + M. harfleriyle oyulmuş, eski bir beton bank. Bej bir paltoya sarılmış, göletteki ördeklerin suya çaldığı ekmeği beklerken düşünür.
Mert durur, kalbi eski, unutulmuş bir hareketi tekrar eder; bir çarpma değil, bir sarkaç gibi geriye doğru ölçen bir titreşim. Binlerce kişiden Ayşeyi tanır; sadece bu yorgun, hafif buruşmuş adamda değil, başını eğişiyle, ellerini dizde birleştirişiyle.
Ayşe? seslenir, sesi boğuk ve yabancı bir tonda.
Ayşe yavaşça döner, korku değil, sanki adını bekliyormuş gibi. Griyeşil gözleri genişler.
Mert? Tanrım Mert.
Mert yanına oturur, aralarında iki on yıl kadar bir boşluk kalabilir. Nemli yaprak kokusu, hafif duman ve pahalı parfümler gençlikteki tatlı ve asi kokuların yerini alır.
Burada ne yapıyorsun? ikimiz neredeyse bir ağızla sorar, gülüşürüz.
Ayşe, yakınlardaki üniversiteden bir ders sonrası yürüyüşe çıktığını söyler; Mert ise vedasını yapmaktadır.
Bir an durur, hem rahat hem de ağır bir sessizlik.
Hatırlıyor musun? der Ayşe suya bakarak, burada ilk kez nasıl tanıştık? Sen kaykayla dolaşıyordun ve neredeyse beni çarptın.
Ben çarpmadım demiyorum; çarptım, Mert gülümser, sen çukur bir gölete düştün. Ben de özür dilemek yerine bağırdım, kaykayım kırıldı diye.
Ben de çoraplarımın çürümüş olması yüzünden ağlamadım; senin kaba davranışın yüzündendi, Ayşe başını sallar, gözlerinin köşelerinde ışıldayan kırışıklık izleri, ona dünyanın en güzel süsü gibi gelir. Sonra ertesi gün Sincap çikolatalı kutuyu getirdin.
Ve akşam kararana kadar bu bankta oturduk, Mert fısıldar.
O an hafıza, eski bir sinema projektörü gibi çalışır, ekrana soluk ama canlı sahneler yansıtır. Gençken dostlarla ateşte sosis kızartır, Ayşe kara kömür gibi kirlenmiş elleriyle çataldan ona verir, Mert ise parmağından ısırıyormuş gibi yapar. Yağmur altında bir film galasına koşar, ıslak ve bağırarak neşelenirler. Mert, doğum gününde ona küçük bir safirli gümüş yüzük verir, tüm yazlık kazancını harcar, Ayşe ise ellerini dudağına götürerek gözyaşı döker.
Şimdi bu anıları konuşuruz, kelimeler kolayca akar; sanki yıllarca saklanan duygular, günlük yaşamın, hayal kırıklıklarının ve yetişkinliğin altında birikmiş bir hazine gibi ortaya çıkar.
Hatırlıyor musun, üniversiteye nereden gideceğimiz konusunda tartıştığımızı? der Ayşe. Sen Petersburga gitmek istedin, ben annem yüzünden ayrılamazdım.
Aptalca davrandım, fısıldar Mert. Eğer seviyorsan, dünyanın sonuna bile gidersin demiştim.
Ben de Eğer seviyorsan, anlayacaksın demiştim, der Ayşe, içini çeker. O kadar gençtik, aşkın her şeyi çözecek bir güç olduğuna inanıyorduk. Ama o güç, buz gibi kırılgandı; göletteki ilk ince buz gibi.
Rüzgar, ıhlamur ağacının yapraklarını savurur, yavaş bir veda valsine dönüşür.
Her şey yolunda mı? sorar Mert, cevabı zaten biliyor. İyi kelimesi hayatlarını tanımlamaz; Ayşenin bir ailesi, bir işi var, Mertin başka bir şehirde şirketi, sorumlulukları. Her şey normal, sıradan. İyi demek, bu bankta yirmi yıl boyunca iki genç insanın koyduğu anlamı taşımaz.
Evet, der Ayşe, gözlerinde aynı yansıma. Her şey iyi.
Mert elini cebine atar, o eski bileti sıkı sıkı tutar; şehri, parkı ve onu bağlayan kâğıt bir parça.
Biliyor musun, der, elini uzatarak, hâlâ saçlarının kokusunu hatırlıyorum. Parfüm değil, sadece saçların. Elma şampuanının ve güneşin karışımı.
Ayşe ona bakar, gözleri parlar.
Ben de senin ıslık çaldığını hatırlıyorum. İki parmakla çaldığın o özel ıslık; dairemize yaklaştığında çaldın, ben de balkonun kenarına koşardım delirmiş gibi.
Şimdi ıslık çalmaya çalışır, ama sadece zayıf ve çekingen bir ses çıkar; yetenek kaybolmuş. İkisi bir kez daha gülümser, hafif ve keskin bir hüzünle.
Saatler geçmiştir; ikimiz aynı anda banktan kalkarız, sanki eski bir alışkanlık gibi.
Hoşça kal, Mert, der Ayşe.
Hoşça kal, Ayşe, karşılık verir.
Sarılmaz, yanaklarımıza öpücük bile vermezler; sadece patikada farklı yönlere yürürler, yirmi yıl önceki gibi yarın görüşeceğimiz umuduyla, şimdi ise hiç görüşmeyecekleri bir uçuruma doğru.
Mert park çıkışına gelir, arkaya bakar. Ayşe çok uzakta, silüeti alacakaranlıkta eriyip gider. Bileti çıkarır, üzerindeki bulanık harf ve rakamlara bakar; yavaşça parçalarına ayırır, çöp kutusuna atar.
Yükünü orada bırakmaz; sadece oraya koyar, çünkü yeri burasıdır. Soğuk akşamın üzerine yürür, sadece elma şampuanının tatlı, uzaktan gelen kokusunu taşır.
Park çitlerini aşıp şehir gürültüsü üzerimize çarpar: arabaların kornası, insan kalabalığı, yakıt ve köşe başı dönercinin kokusu. Mert paltosunu çeker, tren istasyonuna yönelir, ama tren artık beklemez.
Tanıdık sokaklarda yürür; her köşe artık bir kitap sayfası gibi, bir zamanlar birlikte yazdıkları. Rıhtım sineması, yağmurdan saklanıp öpüştükleri merdivenler. Eskiden samimi bir kahvehaneydi, Ayşe ilk kez Türk kahvesi içip Toprak gibi acı dediği yer; şimdi büyük bir bankanın reklam panosu orada asılıdır.
Dönüp onunla buluşup ne söyleyecek? Ne söylemek? Yıllarca yüzlerce kadının yüzünde onun yansımasını aradığını mı söyleyecek? Hiçbir başarı, onun elma şampuanı gibi tatlı bir koku taşımıyor mu? Bu çılgınca olur. Artık yetişkin, sorumlulukları, takvimleri, birbirine uymayan hayatları var.
Bu arada Ayşe bir başka bankta oturur, biraz ileride. Rüzgar suyun üstünde son sararmış yaprakları sürerken, hayatın garip düzenini düşünür. Yirmi yıltam bir hayatbaşka bir adam, bir evlat, bir doktora, bir rutinve hepsi bir anlık konuşmayla silinebilir.
O, onun aynı keskin, bir parça korku dolu bakışını hatırır; bir zamanlar nefesini kestiği bakışı. O bakış, saygın bir doçentin değil, kaykaylı, ıslak, çılgınca mutlu bir kızın bakışıydı.
Bir anda koşma, yakalama, Ya olsaydı? diye sorma isteğiyle dolup taşar; ama ayakları dinlenir. Alışkanlık, tahmin edilebilirlik onları tutar; eve, muhtemelen eşine, Neden geciktin? diye soran birine döner.
Düşüncelerini toparlayıp Ayşe, arabasının olduğu üniversiteye doğru yürür; gölete, banka, gençlik hayaletlerine bakmadan.
Mert ise istasyona varır. Devasa bir tablo, şehirlerin isimlerini gösterir; kimse onu beklemez. Kasiyere yönelir.
Nereye? sorar yorgun bir sesle.
Mert ona bakar, elleri hâlâ bir dakika önce uçurum gibi bir bileti tutuyordu.
Hiçbir yere, fısıldar. Zaten geldim.
Dönüp istasyondan çıkar. Yarın ne olacağını bilmiyor. Belki burada iş bulur, belki küçük bir daire kiralar, park manzaralı; belki birkaç gün daha kalır, sonbahar havasını içine çeker. Artık onunla bir buluşma aramaz; o buluşma gerçekleşmiş, onu sarsmış, kim olduğunu hatırlatmış, yılların ve iş anlaşmalarının altındaki katmanı.
İlk kez uzun yıllar içinde acele etmez; sadece Mert, bir zamanlar Ayşeyi seven bir adamdır. Bu akşam bununla yetinir. Geçmiş geri dönmez, ama peşinden koşmayı da bırakır. Bu durak, acı ve şifalı bir özgürlük sunar.
Şimdi boş, akşam sokaklarında yürür; şehir artık kayıp bir müze değil, sadece ileriye giden bir yol ışığıdır. Lambalar geçmişe bir süs gibi değil, gelecek yolunu aydınlatır. İçinde hafif bir boşluk hisseder; ruhunda yeni bir şey için yer açılmış gibidir. Geçmiş sonunda sessiz bir nefes gibi bırakır; bir çarpma sesi gibi değil, bir rahatlama gibi. Ve bu sessizlikte, kendi gerçek, şimdiki anı başlar.




