Sabah uyandığımda, girişteki duvar saati durmuştu. İbreler beş çeyrekte takılmıştı. Üzerine bastım, kulağıma yaklaştırdımsessizlik. “Pil mi bitmiş?” diye düşündüm. Ya da bir işaret mi? Ne işareti? Hayatımda olması gereken her şey zaten olmuştu. Çocuklar büyümüş, yuvalarını terk etmişti. Eşim, Allaha şükür, hâlâ hayatta, ama beş gündür eski bir arkadaşın köy evinde kalıyor. O sabah yalnızlık, uzun süredir alıştığım bir şey, sanki bir kez daha kulaklarımda çınlıyordu.
Kahvemizi demlendirdim, gözüm rafın üstündeki eski kartpostallar kutusuna takıldı. Dün akşam temizlik yaparken çıkarmıştım. Kutudan rastgele sararmış bir zarf çektim. İçinde bir kart değil, el yazısı neredeyse çocukça bir mektup vardı. Sevgili Ayşe! Doğum günün kutlu olsun, diye başladı. Sonra imza: Her zaman senin, Serdar.
Serdar üniversite aşkım, evlenmeyi düşündüğüm adam. Hayat onu başka bir şehre, annesinin bakımına götürmüştü. Mektuplarımız seyrekleşti, sonra tamamen kesildi. Başka biriyle evlendim, çocuklarım oldu. Serdarı belki otuz yıldır düşünmemiştim. O, geçmişin bir hayaleti gibi kalmıştı.
Şimdi o mektubu elime aldığımda, bir pişmanlık dalgası geldi. Hayatımdan mı, yoksa eksik bir düğümden mi? O zaman kopmuş, havada asılı kalmış bir bağ var gibiydi. Peki, Serdar hâlâ hayatta mı? Düşüncesi, sabahın sessizliği ve durmuş saatle bir araya gelince çılgınca geldi. Mektubu kenara koyup kahvemizi bitirdim, temizlik yapmaya devam ettim. Ama Serdarın yüzü aklımdan çıkmadı, sonbahar parkında yürürken, ona Vazgeçilmez şiirlerini okuttuğum anı hatırladım.
Bütün gün bir çeşit meditasyon hâlinde dolaştım, odaları topladım, eski fotoğraflara, mektuplara, hatıralara baktım. Duvar saatinin ibreleri hâlâ durmuş, sessizce beni izliyordu.
Ertesi gün bir pil aldım, saatin içine taktım. İbreler titredi, tekrar yürümeye başladı. Tak tak sesleri girişte yankılandı. Tam o anda telefon çaldı.
Ayşe? diye tanıdık bir ses duyuldu. O ses, gençliğimin hayallerinde sadece bir fısıltı gibi vardı. Ben Serdar. Rahatsız ettiysem özür dilerim Dün bütün gün seni düşündüm. Sanki bir takıntı gibi. Ortak tanıdıklarımız üzerinden numaranı buldum Belki beni unuttun.
Saatin düzenli tıklamasına bakarak sessiz kaldım. Unutmadım, sadece çok derin bir sandığa koymuştum, değerli ve gereksiz şeyleri saklayınca gibi. Şimdi geri döndü, dünyayı alt üst etmek için değil, bir noktayı kapatmak için. Ya da üç nokta koymak için.
Seni hatırlıyorum, Serdar diye fısıldadım. Dün mektubunu tekrar okudum.
Dışarıda bir sessizlik hâkim oldu.
Olmaz dedi hışıltıyla. Dün nehir kenarında bir fotoğraf buldum. O an
Bir saatlik mesafede bir yerde yaşıyormuş. Yetişkin bir kızı, torunu varmış. Karısı beş yıl önce vefat etmiş.
Kahve içmek, konuşmak için buluşmaya karar verdik. Sadece bir kahve, bir sohbet.
Telefonu kapattığımda pencereye yürüdüm. Yağmur çatıları çarpıyor, tozları yıkıyordu. Ne olacağını bilemiyordum. Tekrar çalışmaya başlayan saat, hayatımın sakin akışına yeni bir tıkırtı ekledi.
Bunları planlamaya çalışmadım, o buluşmayı da hayal etmeye bile cesaret etmedim. Sanki ince bir bahar buzunda yürüyormuşum gibi, ayak altımda çatlayacak gibi hissettim.
Eşim köyden güneş, mangal kokusuyla döndü. Balık tutma, banyo tamiri hikâyeleri anlattı. Ben başımı sallıyor, gülümsüyor, bir yandan da ona uzaktan bakıyordum. Onun tanıdık yüzü, çekiçle çalışan elleri Düşündüm ki, evet, işte bu benim eşim, birlikte bir hayat paylaştık. Ama kapı önünde, geçmişin sesini taşıyan gri bir adam da var.
Buluşma gününde basit bir bej elbise giydim. Eşim sık sık göz alıcı dediği bir elbise, fazla süslemeye gerek duymadım. Neden? diye kendime sordum. Zaman bana iyi mi davrandı, yoksa kendime mi kanıtlamak istiyorum?
Kafeyi sessiz, şehir dışı bir yerde seçtik. Küçük masalar, taze hamur kokusu İçeri girdiğimde onu gördüm; köşede, bir servet gibi titreyen bir peçete tutup, kahvesine bakıyordu. O an onu yeniden tanıdım; genç gitar çalan değil, şimdiki hali. Gözlerinde kırışıklık izleri, elleri masada hâlihazırda yorgun. Göz göze geldiğinde, yüzünde bir korku vardı: Sen sen misin?
Ayşe dedi, sesi titredi.
Serdar diye yanıtladım, oturduğum yer biraz sallandı.
İlk dakikalar boş sohbetti: hava, yol, şehirdeki değişiklikler. O, sınava gittiğini, gömleğini üç kez değiştirdiğini itiraf etti. Ben güldüm, buz eriyordu.
Sonra hatıralar akmaya başladı. İlk başta hafifçe, suyu tattırır gibi. Sonra cesurca. Üniversite döneminin komik olaylarını anlattık; o zamanlar trajedi gibi görünen şeyler şimdi gülünç. Eski bir öğretmenimizi hatırladık, herkesin korktuğu, gece Moskovada yürüdüğümüz ders gezisini
Kahvemiz bitince, yeni fincanlar masada dururken bir sessizlik geldi. O an, asıl şey söyleyecek zamanıydı.
Çok pişman oldum dedi, gözlerine bakmadan, bir tabağı çevirirken. Seni yanımda tutamadığım için. Doğru olduğunu sandım, zaman bize karşıymış gibi.
Ben sessiz kaldım. Ne söyleyebilirdim? Pişmanlık beni yalan söylemek gibi olurdu. Çünkü o dönüm noktasından hayatım, eşim, çocuklarım, sevinçlerim, üzüntülerim doğdu. Pişman olmak, hepsini ihanet ederdi.
Üzülme, Serdar nazikçe söyledim. Her şey doğruydı. Gençtik, aptaldık. O zaman ısrar etseydin, ben de giderdim Muhtemelen bir ay içinde kırılacaktık. Sen benim hayatımı, İstanbulda çalan bir hırsız, ben de senin için bir yük olurduk, anneanneyle birlikte.
Onun gözlerinde şaşkınlık ve hüzün bir karışımı vardı.
Sen böyle mi düşünüyorsun?
Eminim. Geçmişi yüceltmiştik. Birbirimize değil, anılarımıza aşık olduk. O iki genç artık yok.
Derin bir nefes aldı, sandalyeye yaslandı. Nefesi tuhaf bir karışımdı; rahatlamış ve aynı anda hayal kırıklığı içindeydi.
Her zaman benden daha bilgesin dedi. Buraya bir mucize umuduyla gelmiştim. Belki bir şeyler değişir, zaman geri döner diye.
Zaman geri gitmez diye içten bir gülümsemeyle yanıtladım. Sadece var. Bizim zamanımız vardı, bu da güzel. Şimdi ise başka bir zaman.
Kafeyi birlikte çıktık, arabaya yürüdüm.
Teşekkür ederim dedi, gelmen için. Ve dürüst olduğun için.
Ben de sana teşekkür ederim dedim. Bunu bilmek benim için çok değerliydi.
Elini uzattı, ben de sıcak, sağlam bir el yakaladım, ve bırakıp gittim.
Eve dönerken sokulara baktım; gençken koştuğum, kafa karışık yollar aynıydı, ama her şey değişmişti ve aynıydı. İçimde bir hüzün ya da boşluk hissetmedim; bir ferahlık, uzun bir konuşmadan sonra oda gibi sessiz, hafif bir huzur vardı.
Evde eşim futbol izliyordu. Beni gördüğünde sesi kesti.
Nasıldı? diye sordu, neredeydin? ya da kimle? demeden. Daha önce ona bu sabah dedim, eski sınıf arkadaşımı bir kez göreceğim diyordum.
İyi dedim. Konuştuk.
İyi mi? diye sordu, gözlerinde kıskançlık yok, sadece merak.
İyi dedim, ama çok yabancı.
Mutfakta çaydanlığı doldururken, bahçeden getirdiği menekşe saksısını gördüm. Mor, mis gibi çiçekler. Soğuk, nemli yapraklarına dokundum.
Eşim arkamdan sarıldı, çenesini başıma koydu.
Seni seviyorum dedi, sanki yarın yağmur yağacakmış gibi.
Biliyorum dedim gözlerimi kapatarak. Ben de seni seviyorum.
Anladım ki, duvar saatinin durması geçmişi geri getirmek için değil, şimdiyi pekiştirmek içindi. Her şey olmuştu, gerekliydi. Şu anki an ise evrendeki tek doğru yerdi.
Artık saat tıklamıyor gibi görünse de, bildim ki şimdi her şey tam zamanında devam ediyor.




