– Neden acımalıyım sizi? Siz de benim için acımadınız, diye yanıtladı Tülin.

Neden sana acımamı istiyorum? Sen zaten bana acımazsın, diye yanıtlıyor Şirin.

Geçen yıl annesi sık sık hastaneye yatıyor. Hastanede olduğu günlerde Şirin evde üvey babası amca Metin ile kalıyor.

Metin, her zamanki gibi çok çalışıyor: sabah saat yedide evden çıkıyor, akşam sekizde dönüyor. Şirin neredeyse yalnız yaşıyor gibi hissediyor.

Mert ona okul öğle yemekleri için biraz para veriyor. Kalan parayla Şirin makarna, bulgur, patates alıyor, ara sıra ucuz sosisle akşam yemeği hazırlıyor.

Kasım ayının sonunda bir gün Şirin okuldan döndüğünde Metini oturma odada, dirseklerini dizlerine dayamış, yere bakarak otururken buluyor. Şirin girince Metin başını kaldırıp şöyle diyor:

Şirin, artık annemiz yok.

Şirin sessizce odasına gidiyor. On üç yaşında, annesinin hastalığının uzun sürmeyeceğini biliyor ama bir umutla annesinin yaşayacağını düşünüyor.

Birlikte annesinin hayalini kurmuşlardı: Şirin dokuzuncu sınıfı bitirip sağlık okuluna girecek, annesi de ona Sen harika bir hemşire olacaksın. dermişti.

Kızım, çocuklarla çalışman daha iyi olur; sen iyisin, hasta çocuklara da iyi davranmalısın, demişti annesi.

Şirin gözlerini pencerenin altında büyüyen çam dallarına çeviriyor, gözyaşı dökmüyor; ama bir anda kendini çok yalnız hissediyor, sanki yanında ne üvey baba, ne akraba, ne de okul arkadaşları var. Etrafta sadece boşluk hâkim.

Ertesi gün annesinin kız kardeşleri geliyor: teyze Fatma, teyze Ayşe ve teyze Selma. Hepsi köyden, evi dolaşıp annesine ait eşyaları karıştırıyor, ardından mutfakta akşam yemeği hazırlıyor.

Şirin odasında oturuyor. Teyze Fatma ona bir tabağı patates ve köfte getiriyor, ama Şirin hiç dokunmuyor.

Cenaze törenine üç kadın ve iki erkek daha katılıyor, şimdilik Şirin onları hiç görmemiş.

Masada hemen Şirinin ne yapacağı tartışılıyor.

Mert konuşmaya başlıyor:

Biz Katı ile evlenmedik, sadece birlikte yaşıyorduk. O yüzden kızım kimseye ait değil. Bu evi iki hafta içinde boşaltmamız lazım; iki odalı bir daire benim tek başıma yeterli değil, daha mütevazı bir yer kiralayacağım. Hadi bakalım, kim Şirini alacak?

Odadaki sessizlik herkesin ölen kadının üç kız kardeşi ve iki teyzesi sustuğu bir an. Sonunda bir teyze konuşuyor:

Ne düşünüyorsun? Katı senin can kardeşin gibi, onun kızını sen de büyütmelisin.

Ne fayda? Biz yalnızca yılda iki kez doğum günü ve yeni yıl tebrişi yaparız. Katının kızı kimden? Benim üç çocuğum var, ona yer bile bulamıyorum, diye yanıtlıyor Fatma.

Belki Selma alır? diye Ayşe soruyor. Sen para sıkıntısı çekiyorsun, velayet maaşı alacaksın, Kristinanın iki yaşı daha var; ikiniz birlikte daha iyi olur, diye ekliyor.

Hayır! Yakın zamanda Pavlusla oturduk. Kristinaya sessiz olmamı söyledim, siz bana yabancı bir çocuğu dayamaya çalışıyorsunuz, diye Selma itiraz ediyor.

Hayır, para istemiyorum. Neden sen almıyorsun? diye Ayşe soruyor.

Ben engelliyim, kabul etmeyecekler. Üstümde olduğum için çocuğa bakmak zor, diye Ayşe yanıtlıyor.

Böylelikle herkes Şirinin geleceği hakkında bir karar veremiyor, Şirin yan odada oturup akrabaların pazarlıklarını dinliyor.

Şirin anlıyor ki, annesinin kız kardeşlerinden hiçbiri ona ilgi göstermemiş. Hazırlanırken teyze Selma şöyle diyor:

Eğer bu daire kiralanmamış, bizimkisi olsaydı, belki bir şeyler yapardık. Ama şimdi kaybedecek çok, kazanacak az, denetimler de var.

Sonunda daireyi boşaltma vakti geldiğinde Şirinin kaderi bir çocuk yuvasına yerleştirilmek olarak belirleniyor.

Mert, çocuğu sosyal hizmet çalışanlarına verirken şöyle diyor:

Bana kızgın olma, yollarımız artık ayrılıyor.

İlk gün, Şirine uzun saçlı, kıvırcık bir kız yaklaşır:

Yenisin mi? Adın ne?

Şirin, diyor Şirin.

Korkma, burada çok kötü değil. İyi bakıcılar var, bazıları umursamaz ama gerçekten zararlı olan yok.

Ben de yalnız kaldığım için kötü hissediyorum. Bir aydır buradayım, birlikte kalalım, daha kolay olur. Benim adım Lâle, diyor kız.

Senin de ebeveynlerin öldü mü? diye soruyor Şirin.

Hayır, hâlâ yaşıyorlar ama yakında ölecekler. Hakları alındı, beni ve üç erkek kardeşimi buraya getirdiler, diye yanıtlıyor Lâle.

Şanslısın! diye Şirin söylüyor. Kardeşlerin var.

Olmasa da olur. En küçük kardeşim Vefik henüz bir şey değil, ama iki büyük kardeşim bütün hayatım boyunca beni döver, yemek pişirmemi ve çamaşır yıkamamı isterdi, annem ayakta duramadığında.

Kaç yaşındasın? diye soruyor Şirin.

On üç, üç ay önce doğdum, diyor Lâle.

Ben seni daha büyük sanmıştım.

Hayır, ailemizde herkes uzun; dede, baba ve kardeşler.

Lâle ve Şirin dokuzuncu sınıfı bitirene kadar birlikte kalıyor.

O son yıl, gelecekleri hakkında sık sık konuşuyorlar.

Sağlık okuluna gitmek istiyorum, diyor bir gün Şirin. Annemle bu hayali paylaştık. Başarılı olur muyuz bilmiyorum.

Neden olmaz? Kimya ve biyolojide beş alıyorsun, raporunda iki kere dördün var. Üstelik devlet bursları da var. Seninle de girecek olacağız, diyor Lâle.

Sen mutfak şefi mi olacaksın? diye soruyor Şirin.

Pastacı olacağım. Kek ve pastalar yapacağım, bulut gibi hafif, diyor Lâle.

Hatırlıyor musun, Natıka İbrahim Hanım bizi vokal yarışmasına götürmüştü? O zaman şampiyon olmuş, televizyonda gösterilmiş miydik? diye Şirin sorar.

Sonra bir kafede oturduk, Natıka İbrahim Hanım bize kekli kahve almıştı. O krema çok hafifti, diye Lâle hatırlar.

Şirin sağlık okuluna giriyor, sınıfın en iyilerinden biri oluyor. Son sınıfta ikametgah alıyor küçük, basit bir daire.

Bu, çocuk yuvası ve yurt yıllarından sonra ilk kez kendi odası, mutfağı ve banyosu olan bir yer. Şirin dairesini sıcak hâle getirmek için açık renk perdeler asıyor, pencere kenarına çiçekli begonviller koyuyor, mutfak masasına renkli bir peçete seriyor, iki kırmızı beyaz benekli tencere ve birkaç başka eşyayı satın alıyor.

Daire yoksulca görünebilir ama burada yaşamaya başlıyor.

Bir gün, dersler bittiğinde Şirin hastane çocuk departmanına temizlikçi olarak giderken bir ses duyuyor.

Bu ses, annesinin kuzeni teyze Selma; bir zamanlar Şirini evine almamış, aile mutluluğunu bozacağını düşünmüşti.

Şirin, selam! Beni hatırlıyor musun?

Hatırlıyorum, annemin kuzeni sizsiniz.

Burada okuduğunu bilmiyordum. Kristina tesadüfen bize kolejde bir yarışmada kazananın adını söyledi: Şirin Ponomaryova! diye gülüyor.

Ponomaryova çok, ama Şirin adı nadir. Geliyorum, akraba olduğumuzu görmek istiyorum, diyor Selma.

Şirin işe gecikmek üzere olduğunu söyleyip çıkmaya hazırlanıyor.

Selma ona eşlik eder, konuşmaya devam ediyor:

Şirin, daire aldığını duydum. Küçük bir ricam var: Kristina ikinci sınıfta, iki yıl daha okuyor, yurdun çok kötü. Onu senin daireye alabilir miyiz? Kira ve market alışverişini paylaşırız.

Şirin kesin bir Hayır diyor.

Sen her zaman iyi bir kızdın! Kardeşine acımaz mısın? diye ısrar eder Selma.

Artık o kadar iyiyim değil, Kristinaya acımıyorum! Beni çocuk evine gönderdiğinizde kimse acımaz mı? diye yanıtlıyor Şirin.

Şimdi beni neden acımazsınız? Ben çocuk evinde, yurtta hayatta kaldım, hala ayaktayım. Kristina da ayakta kalacak, diye ekliyor Şirin.

Otobüs durağına geldiğinde Şirin otobüse biniyor, kapılar kapanıyor. Selma birkaç dakika otobüsü izleyip ardından geri yürüyor. Ne çabuk yattığın gibi, ne de çabuk kalkacaksın, diyor kendi kendine.

Rate article
Lifequest
– Neden acımalıyım sizi? Siz de benim için acımadınız, diye yanıtladı Tülin.