15 Aralık 2024Pazartesi
Bugün, akşam saatlerinde markette yaşadığım o çılgın anı tekrar hatırladım; kalbim hâlâ hâlâ atıyor. Girişi andığımda, o tanıdık mavi üniforma ve bir an önce tanıdığım yüz… Çevre mahallesi polis memuru Mehmet Çelikti. Yanında sadece bir güvenlik görevlisi Ali ve mağazanın müdürü Ayşe, topuzlu saçları ve sakin ama kararlı bakışıyla bulunuyordu.
Efendim, durun! diye seslendirdi Mehmet, dengeli ama otoriter bir tonla. İki kez mağazada kavgaya dair ihbâr aldık. Hanımefendi, iyi misiniz?
Birden başım dönmeye başladı. Dizlerim bile bükülüyordu, ekmek reyonunun yanındaki rafın üzerine yaslandım. Mehmet, tiyatral bir jestle ellerini kaldırarak ilerledi.
Ah, işte dram! diye içimden fısıldadım. Herkes kurbanı korumaya koşuyor! Kimse de bir ekmek parçacığını nasıl düşürdüğünü görmedi mi? Ben sadece…
Yeter! diye kesti Mehmet, sesinde artık bir yorgunluk vardı. Yeterince dinledik.
Solumda, o an her şeyi gören, elinde telefonuyla oturan Fatmanın çocuğu aynı şahit vardı. Çekim yapmaktan kaçınmak istedim ama birden fark ettim ki bu kısa video belki beni kurtaracaktı; birkaç saniyelik bir kayıt, sözlerden çok daha güçlü bir delil olabilirdi.
Hemen sil! diye bağırdı o, Fatmaya doğru ilerlerken.
Güvenlik görevlisi Ali bir adım öne atıp engelledi, Mehmetin yolunu kapattı. Ayşe derin bir nefes aldı ve şöyle dedi: Efendim, mağazadan çıkın yoksa bir başka devriye çağırırım. Hanımefendi hamile; bu şaka değil.
Elimi karnıma yasladım. İçimdeki bebek, korkmuş bir kuş gibi çırpınıyordu. Korkma anne, seni koruyacağım, demek istedim ama ses çıkmadı; sadece, uzun zamandır tanıdığım kocasını değil, beni aşağılayan yabancı bir adamı izliyordum.
Her şeyinizi ayarladınız! diye küldü Mehmet. Komşu polis, telefonlu kadın Sırada ne var? Sahte ambulans mı?
İçimdeki acı bir bıçak gibi keskinleşti; aniden ikiye katlandım.
Su Mehmet çok ağrıyor diye fısıldadım.
Ambulans! dedi Ayşe, tezgahın altındaki düğmeye basarak. Oturun hanımefendi, derin nefes alın, benimle birlikte
Mehmetin yüzü değişti; bir an donakaldı, sonra bir adım, bir adım daha geri çekildi.
Bu oyuna katılmam, dedi sertçe. Ben gidiyorum.
Ansızın arabanın tekerleğini iterek dışarı çıktı. Ali onu kapıya kadar eskort etti. Mehmet benim yanımda diz çökerek omuzlarıma ellerini koydu, fısıldayarak kulağıma şunları söyledi:
Sakin ol. Buradayım. Seni yalnız bırakmayacağım.
Gözyaşlarım sessizce aktı. Birkaç dakika sonra ambulans sirenleri duyuldu, tekerlekleri çatıya çarparken bir çatırtı vardı. Utanç, korku ve bir nebze rahatlama bir arada; aklımda tek bir düşünce döndü: Buraya bir daha düşme, şimdi değil.
İstanbul Üniversitesi Cerrahi Hastanesine girdiğimde beyaz ışıklar gözlerimi kamaştırdı. Oradaki hemşire, iyilik dolu gözleriyle Pınar Hanım, omzuma dokundu ve şöyle dedi:
Yanıltıcı kasılmalar, dedi sakin bir sesle. BreckstonHicks diye bilinen durum. Vücudun strese hazırlanıyor, ama bu durum hem senin hem de bebeğin için iyi değil.
Başıma eğildim, ellerim çarşafı sıkıca tutarak titrememi engellemek istedim. Mehmet hâlâ duvarın yanında duruyordu; nasıl geldiğini bilemedim ama bakışlarıyla sadece bir şey söyledi: Nefes al.
Birini arayalım mı? diye sordu Pınar Hanım. Annen, arkadaş eş?
Gözlerimi kapattım. Eş kelimesi içimi sardı. Evlenmemiştik; o her zaman İşleri halledersem ya da Gereksiz harcamaları kesersem diyerek erteleyip duruyordu. Bu sözler kulaklarımda soğuk bir çan gibi çınlıyordu.
Hayır, diye fısıldadım. Gelmesini istemiyorum.
Tamam, dedi nazikçe. Senin kararın. On dakika içinde döneceğim. Ağlarsan ağla; ücretsiz.
Gözyaşlarım hâlâ akıyordu ama bir yandan gülümseyebildim. Tekrar yalnız kaldığımızda Mehmet bir sandalye çekti, yanımda oturdu.
Su mu? diye sordu.
Yalnızca artık küçük kalmak istemiyorum, dedim sessizce.
O zaman bir çizgi çiz, dedi. Küçük bir şikayet, Hayır. Kapalı bir kapı.
Şaşkınlıkla baktım ona.
Şikayet
Şahitlerin var, diye onayladı Mehmet. Ve video. Bu intikam değil. Sadece ekmek alırken korkmaman için.
Bir kez daha ağladım; bu sefer gözyaşlarım iyileştirici bir sıcaklıktı. On dakikadan sonra Pınar Hanım geri döndü, sakin bir nefes almıştım.
Birkaç saat gözlem altında kalacaksın, dedi. Bir şey yemek ister misin?
Tam buğday ekmeği, diye güldüm.
O akşam eve yalnız döndüm. Telefonum sürekli titreşiyordu:
Neredesin?
Üzgünüm, sinirlendim.
Polisi aramaya deli misin?
Yanıtla!
Lütfen yanıtla!
Sesini kapattım, karnıma dokunup fısıldadım: Öğreneceğim.
Sabah 10da bölge hastanesine girdim; Mehmet yoktu, yerine meslektaşı Ahmet geldi. Küçük bir oda, kahve ve kağıt kokusu vardı. Olayı eksiksiz anlattım, sadece gerçekleri yazdım, abartmadım. İmza attım, ellerim hâlâ ıslaktı ama dışarıda hava daha hafif hissetti.
Öğleden sonra çantama birkaç şey koydum: belgeler, iki elbise, gece kıyafeti, annemin fotoğrafı. Masanın üzerine bir not bıraktım:
Gelme. Şikayet ettim. Beni ararsan polis seni bulur.
Bu bir tehdit değildi; bir sınırdı.
Komşu dairemizdeki yaşlı kadın Meryem teyze, kapıyı anında açtı.
Bir süre kalabilir miyim? diye sordum.
Elbette, canım, dedi, çay demledi, bir battaniye getirdi, karnıma baktı ve usulca ekledi: Utanma.
Artık utanmıyordum.
Üç ay geçti. Mladost semtinde küçük bir apartmanda oturuyorum. Bir öğleden sonra mağaza müdürü Derya, elinde bir çanta tutarak kapıyı çaldı. Masaya bir şey bırakmadı; sadece bez, ıslak mendil ve kırmızı kurdeleli tam buğday ekmeği paketi.
Bir başka gün telefonlu kadın İrem geldi; video polisle paylaşıldı ve gerekirse tanıklık edeceğini söyledi. Ben İrem, dedi, ikimiz de aynı fırtınadan geçmiş iki kadın gibi gülümsedik.
O adam hâlâ geri dönmeye çalışıyordu. Mesajlar, çiçekler, bir kez köşede beklerken gördüm. Ama sınırlar konulmuştu: bir ihtiyari tedbir kararı, ardından uzatılmış bir karar. Artık yaklaşamıyordu.
Ve bir Aralık sabahı, ellerimde dünyadaki en küçük ve en güçlü yaratığı tutuyordum; kızım Elif. Hızlı bir çığlıkla doğdu, ışığa kızgın bir şekilde bakıyordu. Pınar Hanım yorgun bir gülümsemeyle şöyle dedi:
Güçlü bir kız, sağlıklı ve mutlu olsun.
Alnını öptüm; süt ve taze ekmek kokusu vardı. Biraz sonra Mehmet geldi; çiçek getirmedi, ama bir bebek ceketi ve bir not:
İlk yürüyüşler için. Bir şeye ihtiyacın olursa çal; ihtiyacın yoksa sadece sık sık gezdir.
İlk haftalar zorluydu; uykusuz geceler, bebek ağlamaları, yorgunluk ve sevinç iç içe geçti. Her küçük zafer bir mucizeydi: onun göğsümde uykuya dalması, parkta yürütmem, korkusuzca seçtiğim ekmekler.
Bir Cumartesi sabahı, onu besledikten sonra arabaya koyup dışarı çıktım. Hava kış gibi soğuk, bacalardan duman yükseliyordu. Apartmanın önünde Meryem teyze halıyı süpürüyordu.
Küçük kızın adı ne? diye sordu.
Elif, dedim.
Güzel bir isim, dedi gülümseyerek. Hayırlı olsun.
Durup süpermarketin vitrinine baktım; aynı yer, ama şimdi başka bir dünya gibi. İnsanlar arabalarını itiyor, çocuklar çikolata istiyor. Dünya akıp gidiyor, olması gerektiği gibi.
Telefonum bir mesajla çaldı: Görmek istiyorum.
Ekrana baktığımda ilk kez korku hissetmedim; öfke de yoktu. Sadece bir sakinlik. Avukatımla konuş, diye yanıtladım iki cümleyle. Ben sessizliği seçiyorum.
Arabayı iterek ilerledim. Elif hafif bir ses çıkardı, bir güvercin gibi.
Fırına yaklaştığımda taze ekmek kokusu beni sardı. O günün, kayıp ekmeklerin kaydığı zeminde, Mehmetin ellerinin, Pınar Hanımın bakışının, Meryem teyzenin iyiliğinin hatırasını düşündüm.
Öğreneceğim, diye fısıldadım kızımın kulağına. Her gün bir satır hayır. Ve bir evetbizim için.
Fırından iki tam buğday ekmeği aldım, ellerimde iki sıcak ışık gibi. Çıkınca, güneş ışığı Elifin gözlerine yansıdı. Bir an durdum, ona baktım; huzurluydu.
Ben de öyleydim.
Sonunda, bir yol buldum.




