MASUMİYETİN GÖLGESİ

Canım, sana bir hikâye anlatayım, uzunca bir dram ama bir o kadar da umut dolu.

Gülçin beş yaşındayken doğuştan yetim kaldı. Annemi hastalık öldürdü, kısa sürede babasını da kaybetti. Altı ay sonra dede Ahmet de, bir yıl sonra nine Emine de vefat etti. Gülçini, köyde tek başına üç çocuğu büyüten, yalnız bir teyze aldı.

Teyze Fatma, köyünün bir yanındaki çorak bir kulübede yaşıyordu. Çocuklarına ve Gülçine hiç merhamet göstermeden, sık sık bağırıp, elini çırpıyordu. Bazen de ikonların önünde ağlayıp, pişmanlık duyuyor, gözyaşlarıyla ıslatıyordu. O anlarda, küçük çocuklar annelerine sarılıyor, onun için üzüntüyle gözyaşı döküyordu ve evde bir anlık huzur oluşuyordu.

Gülçin bu gergin aileden uzak durmaya çalışıyordu; teyzesinin öfkeli bir yumruğuna takılmaktan korkuyordu. Bir gün büyük bir hayal kurdu: büyüyüp bu evden kaçmak, geçmişteki sevgi dolu ailesini hatırlamak

Annesi, Canım benim, beni bırakıp gidecek misin? diye hıçkırarak, Gülçinin saçını okşar, yakında ayrılacağını hissetti. Yıllar böyle geçti.

Gülçin on sekiz yaşına geldiğinde, sonunda teyzesine ve onun çocuklarına veda etti. Nereye gideceğini bilemedi, tek istediği bu nefret dolu evden çabuk ayrılmaktı.

Fatmanın götürdüğü köyden, çocukluğunun geçtiği İstanbula döndü. Hava daha tatlı, yıldızlar daha parlak, insanlar daha samimi geliyordu. Eski dairesine geri döndü; orada bir zamanlar ailesiyle geçirdiği neşeli günlerin kokusu hâlâ hâlâ vardı. Fatma, yıllar boyunca daireyi kiracılara kiralamıştı.

Gülçin bir kafede garson olarak işe başladı. Bol bahşiş, ısrarlı hayranlar, şampanya akıp giden bir akşam Ne yapacaktı genç kalbi bu tutku dalgası içinde? Hayatı dönerken, bir yıl içinde bir çocukla yalnız kaldı, köye geri dönmek zorunda kaldı.

Köyde teyzesinin önünde Sen henüz kapıdan atlayabildin bile mi, bir de çocuğu getirdin! diye azarladı Fatma. Ama Gülçine yeni doğmuş bir kız çocuğu getirdi ve hemen köy kilisesinde vaftiz ettirdi. Melek kanatlarını çırpsın diye, çocuğa Veli adını verdi.

Gülçin günlerce gecelerce ağladı; gençliği mahvolmuş gibi hissetti. Köyde sıkılmaya yer yok, her zaman bir iş bulabilirdin. Biraz zaman geçince sakinleşti ama hayalini unutmadı, bir gün köyden ayrılacaktı.

Kız büyüdükçe, Gülçin bir yolculuğa çıkmak istedi. Teyzesinden Dikkat et, güzelliklerin tuzağa düşürür; insanları iyi seç nasihatını aldı. Şehirde oğlu muhabbetçi bir çarşı satıcısı olan Arife yardımçı oldu; Arif ona tatlılar ikram eder, evlenmek istediğini, başka bir yere götürmek istediğini söylerdi. Gülçin bir gün, Arifin babası Kereme bir kız çocuğu dünyaya getirdi ve Kerem ona Yusuf adını verdi.

Kısa bir süre sonra Kerem Gülçini görmezden gelmeye, hatta işten çıkarmaya başladı. Teyzeyle temasa geçmedi; iki küçük yetim çocuğu bırakmak ne kadar utanç bir şey olurdu? Ya Rab, neden beni bir çukurdan diğerine atıyorsun? diye içini kıyıp, tek başına bu çukurdan çıkmaya kararlıydı.

Yalnızken Tanrının kendisini ne kadar zorladığını düşündü. Ellerini bir kez daha teyzesinin sözlerini hatırladı: Artık sen kimsesiz, yalnızsın. Kendine güven, belki bir gün bir güneş ışığı pencerene çarpar. Teyze ona katı bir örnek olmuştu; bir yetimi evlat edinip, kendi çocuklarını da büyütmüş bir stoik. Şimdi Gülçin de bu kadını anlamış ve yargılamamıştı.

Yıllar geçti, Gülçin ilişkilerden uzak durdu. Çocukları büyürken sorumlulukları da çoğaldı. Kendini bir acı ot gibi hissediyordu ama otuz yedi yaşında bir tesadüf bir dinlenme evinde Mert adında bir adamla tanıştı. Mert, Gülçinin kızlarıyla nasıl ilgilendiğini, gülümsemesini, göz göze geldiği anları izleyip ona aşık olmuştu.

İlk akşam Gülçin hayatını anlatmaya başladı, Mert sabırla dinledi, sonunda şöyle dedi: Gülçin, benimle evlen. Pişman olmayacaksın. Böylece Mert ve Gülçin evlendi. Veli ve Yusuf da Merti çok sevdi, Mert onları derinden sevdi ve Gülçini adeta bir çiçek gibi kucakladı.

Gülçin hâlâ Merte tam anlamıyla güvenemiyordu; geçmişteki yaralar hâlâ kanıyordu. Kocam yemek pişiriyor, çamaşır yıkıyor, ben ne isterim? diyordu kendine. Mert sık sık bir çocuk istemekten bahsederdi, Gülçin ise Kızlarımı büyütmek yeter derdi. Bir gün Mert öfkeyle bağırdı: Kar kızağı gibi, bir kez bile bana bak! Gülçin soğuk bir şekilde cevap verdi: Sen ne, bir çiçeği koparıp götürmek mi istiyorsun? Bırak gitsin!

Ertesi gün Mert eşyalarını topladı, bir daha geri dönmedi. Gülçin şaşkın: Ne eksikti? diye sordu kendine. İlk başta bekar yaşamı sevmişti; istediği gibi yiyip, istediği gibi uyuyup, bulaşık yıkamayan, çamaşır yıkan, ayakkabı temizlenmeyen bir özgürlüktü.

Yıllar geçti, kızları evlendi, kendi yuvalarını kurdu. Gülçin yalnız kalıp, o eski özgürlüğüyle baş başa kaldı. Bir gün Merti bir kez daha görmek istedi; ne kadar acı ve özlemle doluydu. Yirmi yıl geçti, hâlâ onun nerede olduğunu hatırlıyordu. Ortak tanıdıklar aracılığıyla Mertin adresini buldu; şehir dışı bir mahallede yaşıyormuş.

Eğer Mertin eşi sorarsa, kendimi uzak bir akrabası gibi tanıtacağım, diyerek yola çıktı. Kapıyı çaldığında, kırk beş yaşındaki bir kadın, Kim varsınız? diye sordu. Gülçin bir an düşündü, Merhaba, ben Ayşe, Mertin kız kardeşi, dedi. Kadının adı da Ayşeydi, Mertin dul eşi.

Ayşe, Hoş geldiniz, oturun lütfen, dedi ve Gülçini yatağa götürdü. Gülçin başını hafif bir ağrı ile tutuyordu. Ne zaman oldu? diye fısıldadı. Ayşe anlatmaya başladı: Bir yıl önce Mert çok hastaydı. Bir sırrı vardı; başka bir kadınla, ona delicesine aşıktı. Ben de onu korudum, ama sonunda.

Ayşe gözyaşları içinde, Mert ölmek üzere, bir şey söylemek istedi ama Hayır, Gülçini bulamıyor, dedi, dedi. Gülçin aniden ağlamaya başladı, Ben, ben Merte veda etmek istedim, ama çok geç.

Ayşe sessizce oturdu, Keşke daha erken gelmiş olsaydın, belki Mert iyileşirdi, dedi. Gülçin, Ben bir yetim oldum beş yaşından beri; teyzem beni köye almıştı. Hayat bana çok acı verdi; bir şeyler bulamadan kaçıp koşuyordum. Şimdi, sadece bir sevgi arıyorum, ama yaşam beni çamura sürükledi.

Ayşe, Sen onun için bir kutsal kadındın, ama şimdi çok geç. Senin pişmanlığın, bir ışık gibi gökyüzüne bakıyor, dedi. Gülçin omzuna dokunup, Evet, ben burada, sadece bir anı kalmış, dedi. İkisi de sarıldı, gözyaşları içinde, sanki uzun yıllar süren bir dostluk yeniden doğmuş gibi.

İşte canım, hayat bazen bizi çukurdan çukura atar, ama bir yerlerde yine ışık vardır. Biraz yorgun, biraz kırık ama hâlâ umutla!

Rate article
Lifequest
MASUMİYETİN GÖLGESİ