Ayşe Hanım, nereden edindiniz ki, eşimin geçimini ben sağlamam gerektiğini? O benim eşim, bir adam, geçimini o sağlamalı, ben değil!
Merve, kapıyı aç, ben buradayım! Taze çörekler getirdim, lahanalı, Muratın en sevdiği gibi!
Ses kapıdaki, enerjik ve ısrarcı, evde kimse yokmuş gibi bir şans bırakmıyor. Merve, ellerini mutfak havlusuna silerken kocasına kısa, ağır bir bakış atıyor. Murat, masada soğuyan kahve fincanına gömülmüş, kendini varoluşsal bir krizin içinde bulan bir dahi gibi duruyor. Annesinin ziyareti hakkında hiç bir tepki vermiyor, sanki kapı çalınması da dış dünyadaki rahatsız edici bir gürültüden ibaret.
Merve, kilidi döndürdükten sonra kibar bir gülümseme takıyor. Kapıdaki figür Ayşe Hanım, sağlam bir palto içinde, keskin bakışlarıyla ve içinde kızarmış hamur kokusu taşıyan bir poşetle beliriyor. O, içeri girmeden koridoru dolduruyor, haklılık aurasıyla.
Selam, Merve. Neden bu kadar soluksun? Bir şey mi eksik? diyor, odanın içinde bir tur atar gibi evin her köşesine göz gezdirerek. Murat nerede? Mutfakta mı? Ben de öyle düşünmüştüm.
Davet beklemeden Ayşe Hanım mutfağa geçiyor. Onun gelişi, Mervenin titizlikle koruduğu sterillik düzenini bir anda bozuluyor. Pürüzsüz çelik yüzeyli, minimalist mutfak, bu anne sevgisinin gösterisine pek uygun görünmüyor. Murat nihayet kahve fincanından gözlerini ayırıyor ve annesine zayıf bir baş selam veriyor, sanki bir gülümseme çıkarmaya çalışıyor.
Anne, merhaba. Bu kadar erken neyin var?
Anne için erken diye bir şey yok, evlat diye ilan ediyor Ayşe Hanım, poşeti masaya bir bayrak gibi koyarak. Zayıfladığını gördüm, bir şeyler eksik. Hemen bir şeyler atıyorum, sıcak iken ye.
Merve sessizce çaydanlığı ocağa koyuyor. Hareketi akıcı, neredeyse sessiz, ama her hareketinde büyük bir gerilim saklı. Kendini, bütün replikleri önceden bilinen bir oyun içinde bir oyuncu gibi hissediyor. Şimdi önceden planlanmış bir giriş sahnesi: hava, akrabaların sağlık durumu, pazardaki fiyatlar konuşulacak. Ve toprak iyice işlendikten sonra Ayşe Hanım asıl konusuna geçecek.
Senin evin hep tertemiz, Merve. Neredeyse hijyenik diyor kayınvalidesi, tezgaha parmağını sürüklerken toz bulamamanın tadını çıkarıyor. Ancak biraz sıcaklık eksik. Adamın da ısıya ihtiyacı var, özellikle de zor bir dönemden geçiyorsa.
Merve ona bir fincan çay uzatıyor.
Çay ister misiniz? Siyah mı, yeşil mi?
Siyah, her zamanki gibi. Murat, en azından bir çörek ye. Hala sıcak. Bir şey yemeden oturman can sıkıcı, diye nazikçe çocuğa (Murata) tabağı itiyor.
Murat, bir resim gibi derin bir iç çekişle çöreği alıyor, ama ısırmadan tutuyor. Parçayı ellerinde döndürerek, sanki felsefi bir eser gibi davranıyor. Çörekler şimdilik mesele değil, anne. Düşünceler var. diyor, sanki bir şifreli kelime.
Bu, bir sinyal. Ayşe Hanım hemen dikkatini topluyor, saldırıya hazırlanıyor. Merveye dönüp yüz ifadesi yılların birikimiyle acı ama anlayışlı bir hâl alıyor.
Bak Merve, adam kendini içinde kaybetmiş, bir şeyler arıyor. Sanatsal ruhu sıradan bir çaldırı gibi telefon çalmakla yetinemez. Zaman lazım, yeniden yön bulmak için. Bu anlarda bir kadının desteği çok kıymetli. Kadın, omuzunu verir, erkek zor zamanlarda bir dayanak bulur. Anlar, kabullenir diyor, sesini alçak bir tonda, sanki sıcak ama boğucu bir battaniye gibi sarıyor.
Murat, kendini bir işkenceci gibi dinliyor, her kelimeye sessizce onay veriyor. Merve çay demliyor, fincanda yükselen buhar, mutfakta tek canlı ve dürüst varlık gibi görünüyor. Ayşe Hanım bir nefes alıp durakladığında, Merve ona doğrudan bakıyor. Duraklama uzuyor. Kayınvalidesi ikna edemediğini anlıyor, sesi sertleşiyor.
Merve, Murat şu anda zor bir süreçte, sen ona destek olmalısın diyor, kelimeler bir tetik gibi.
Merve, çaydanlığı özenle yatağa koyuyor, plastik bir ses mutfak sessizliğinde bir kurşun gibi çalıyor. Yüzündeki misafirperver gülümseme tamamen yok oluyor. Bakışları düz, soğuk, Ayşe Hanıma doğru yöneliyor.
Ayşe Hanım, lütfen Merve diye seslenmeyin diyor Merve, duygusuz ama tehditkar bir tonla. O sizin kırk yaşındaki oğlunuz, kayıp bir köpek değil ki, sıcak bir yuva bulması lazım. Ben ona her şeyi açıkça söyledim, sizin dolaylı lafınıza ve iç çekişinize ihtiyacı yok. Ya yarın bir iş görüşmesine gider, ister taşıyıcı olsun ister kurye, ya da eşyalarını toplar ve size geri döner.
Ayşe Hanımın acıklı empatisi yerini sert bir ifadeye bırakıyor, otururken adeta bir heykel gibi dikleşiyor.
Nasıl?
İşte bu yüzden diye araya giriyor Merve, sesini artırmadan. Oğlunuzu böyle yetiştirdiniz, siz de bu durumun içine girin. Ben bir eş buldum, bir ortak, bir yatırım projesi değil ki, sürekli ve geri dönüşü olmayan yatırımlar ister. Boynumda ağırlık yok, balast da yok.
Balast kelimesi havada asılı kalıyor. Murat, sanki bir darbenin etkisiyle kıpırdıyor, sonunda ses çıkarıyor.
Merve, ne diyorsun böyle anne yanında
Kadınlar ona bakmıyor. Onun sesi arka plan gürültüsü gibi.
Senin kalbin yok, sadece bir hesap makinesi diyor Ayşe Hanım, gözleri daralıyor. Para, para, para Peki ya ruh? Yaratıcı tükenmişlik nedir anlamıyor musun? Bu tembellik değil! İşe kendini vermiş, şimdi yeniden dolması gereken bir ruh. Senin iş görüşmelerinle ne yapacaksın? Dahi pizzayı dağıtacak mı?
Merve kısaca, sessiz bir kahkaha atıyor; bu kahkaha bir çığlıktan daha korkunç.
Dahi mi? Ayşe Hanım, gülmeyin. Oğlunuz duygusal bir çocuk değil, beşiktan beri siz beslediğiniz bir bebeklik hâliyle dolu. Çörekler, telkinler, özel olduğunu söyleyerek büyüttünüz. Şimdi ise bir kahve fincanı karşısında derin bir nefes alıyor, sorumluluk alınca yanıyor. O tükeniş tam da bir sorumluluk istendiği gün ortaya çıktı.
Her kelime bir darbe, bir yargı, bir gerçeği net bir şekilde ortaya koyuyor. Merve suçlamıyor, sadece gerçeği söylüyor; bu soğuk gerçek bir patlamadan daha aşağılayıcı. O, sadece Murata değil, Ayşe Hanımın yetiştirme biçimine de bir mahkûmiyet bildiriyor.
Oğlum yetenekli! diye bağırıyor Ayşe Hanım, masaya bir yumruk vuruyor, fincanlar sıçrıyor. Sen ise çıkarcı, para düşkünü bir kadın! Evimize para getirmelisin, ruhunun içinde neler olduğuna bakmazsın!
Doğru, diyor Merve sakin bir sesle. Onun ruhunda neler dönüyor, ben umursamıyorum. İki hafta boyunca kanepede uzanıyor, ben çalışıyorum, kirayı ödüyorum. Kadın aklına gelmedi, artık bu kadın zekâsı bitti. Şimdi çantayı al ve oğlunla gidecek.
Mervenin çanta sözcükleri, mutfak masasına asit damlaları gibi düşüyor, aile onurunu eritiyor. Murat, daha önce soluk bir gölge gibi duran, annesine tutunan adam, aniden dik duruyor. Çöreği itiyor, sanki son bağını koparıyor, Merveye bakıyor. Bir kahraman gibi değil, bir peygamber gibi.
Beni hiç anlamadın diyor, sesinde derin bir patos. Sen beni para, tatil, telefon modeli gibi şeylerle bağlamaya çalıştın. Ben sistemden çıktım, insanı bir çark, bir vida hâline getiren bir fabrikadan. Ben iş aramıyorum, bir amaç arıyorum. Bu içsel bir çalışma, ruhsal bir çaba, dokuzdan altıya saatlik bir ofis işinden çok daha zor.
İki hafta boyunca ne yaptın? soruyor Merve, buz gibi bir sakinlikle. Yeni bir termodinamik yasası mı keşfettin, yoksa dizi izleyerek zen mi buldun?
İşte bu! diyor Murat, parmağını tavana işaret ederken. Sen ruhsal sermayeyi maddi bir birimle ölçmeye çalışıyorsun! Tükenişi anlayamazsın, çünkü bedenini değil, ruhunu tüketiyorsun! Şirket yıllarımımı harcadım, şimdi boşluğa düşmüş bir haldeyim ve sen beni tekrar köle gibi çalışmaya zorlayacaksın! Neye? Yeni bir telefon modeline? Deniz kenarına, herkesin yemeğini fotoğrafladığı bir tatile mi?
Tam da bu yüzden! ekliyor Ayşe Hanım, öfkesini tüm bir anne gibi dökerken. O bir kartal, sen ona bir çekirge gibi bakıyorsun! Onun bir at arabası çekmesi gerekir, bir işçi değil!
Merve bu sahneyi izlerken, içinde bir karanlık ve soğuk bir şey kaynamaya başlar. Gözleri bir vaazın aleviyle dolmuş Murata, Ayşe Hanıma tapınan bir bakışa ve kırılmış bir aile öyküsünün ortasında duran bir çantaya odaklanır. Bu bir tartışma değil, yalan, bencillik ve sorumluluktan kaçınma üzerine kurulu bir evren çarpışmasıdır. Artık oyunu oynamıyor.
Ayşe Hanım, nereden edindiniz ki, eşimin geçimini ben sağlamam gerektiğini? O benim eşim, bir adam, geçimini o sağlamalı, ben değil! diye bağırıyor, yüzüne çarpan bir öfkeyle, mutfağı bir anda patlatıyor. Birkaç saniye içinde ortam sessizliğe bürünür, toz zerreleri bile ışığın içinde askıya alınmış gibi hissedilir. Murat ağzını açık tutar, vaazcı hâli bir anda şaşkın bir ergenin garip duruşuna bürünür. Ayşe Hanım yanar, nefesi bir gürültüyle dışarı çıkar, bir şey söylemek ister, bağırmak ister, ama Merve ona bir fırsat vermez.
Merve artık tartışmaz, kanıtlamaz. İçindeki koruyucu devre yanmıştır; sabır, kibir ve umut bir anda yanar. Bir kelime daha söylemeden dönüp mutfaktan çıkar. Adımları sağlam, ölçülü, aceleci değil, telaşsız. Murat ve Ayşe Hanım birbirine bakar; gözlerinde şaşkınlık ve hafif bir kaygı karışır.
Bir dakika sonra Merve geri döner, büyük, koyu mavi bir valiz taşıyor; evlilik balosu zamanında kullandıkları o. Sessizce, bir çarpma sesiyle valizi mutfak ortasına, masa ile şaşkın çifte arasında koyar. Kilitlerini çeker, kapağını hızlıca açar. Boş, derin içi bir boşluk gibi, net bir mesajdır.
Merve ne yapıyorsun? diye mırıldanır Murat, sonunda sesini bulur. Ama Merve onu duymamış gibi davranır. Duvarın yanındaki yüksek dolaba doğru yürür; orada onun ceketleri asılıdır. İlk olarak, ona hediye ettiği pahalı kaşmir bir paltoyu valize atar.
Bu, soğuk gerçeklerde kendini bulmak için der metalik bir sesle, kıyafete bakmadan. Üşümemen için iyi gelir.
Ardından çekmeceyi açar, ütülenmiş gömleklerini birer birer valize atar; kırpılmış, dağınık bir şekilde.
Bu da görüşmeler için. Dahi, mucizeler, ruh öğretmenleri için. Çoğu zaman bu tür işlerde kıyafet kuralı yoktur, ama olsun, ciddiyet verir.
Murat bu töreni korkuyla izler. Bu sadece eşyaları toplamak değil, onun efsanesini kamusal bir biçimde yok etmek, geçmişin her parçasını işe yaramaz bir işe dönüştürmek.
Dur! Merve, hemen dur! diye çabalar yakalamaya, ama Merve onu bir kirli şeymiş gibi ittirir.
Şimdi kitaplara yönelir; tüm kişisel gelişim, felsefe ve amaç arayışı kitaplarını bir yığın hâlinde toplar ve gömleklerin üzerine atar.
Bu, ruhsal yiyecek! Yolculukta çok lazım olacak. Normal besinlerden çok daha fazla, çünkü normal besini bir başkası temin etmeli.
Ayşe Hanım şoktan toparlanıp ona atılıyor.
Delirdin! Bu onun eşyaları!
Eskiden onun eşyasıydı. Şimdi sizin yükünüz, der Merve, dönmeden. Dizüstü bilgisayarını alır, özel bir bölmeye koyar. Amaç arama aracı. Ya da dizi izleme aracı; aydınlanma seviyesine bağlı.
Son olarak ayakkabılarını da valize atar; bir çekiç gibi yankılanan bir sesle çarpar. Kapak kapanır, kilitler çatırtıyla kapanır, tutamağı çekerek valizi Ayşe Hanımın ayakkabısına doğru ittirir; ayak bileğine bir santim kadar yaklaşır.
Merve uzun, ağır bir bakışla ikisini süzer; gözlerinde acı, pişmanlık yok, sadece yanmış bir boşluk. Kayınvalidenin gözlerine bakar.
Sen onun yetenekli olduğunu söylemiştin. Alın bu hediyeyi. Ben doydum. Üreticiye iade edin.
Böylece arkasını döner, gözlerine bakmadan mutfaktan çıkar. Geriye yalnız bir dahi, kızgın ve mahvolmuş bir anne ve aralarındaki boşluğu hatırlatan bir valiz kalır. Evde yankılanan bir sessizlik hâkim olur; bir daha asla ortak yaşamın gürültüsü duyulmaz.




