Kışın Valentina, evini satmaya ve oğlunun yanına taşınmaya karar verdi.

Kışın Fatma, evini satıp oğlunun yanına taşınmaya karar verdi. Oğul eşi Merve ve torunları uzun zamandır onu çağırıyordu, ama Fatma hâlâ birikmiş birikimini bırakmakta tereddüt ediyordu. Sadece felç geçirmekten sonra, iyileşme sürecinde tek başına yaşamanın tehlikeli olduğunu fark etti. Köyde hekimin olmaması da işini çətinleştiriyordu. Sonunda evini satıp neredeyse bütün eşyasını yeni malikânesine bıraktı ve oğlunun yanına gitti.

Yazın oğlunun ailesi dokuzuncu kattaki daireden yeni inşa ettirdikleri köşke taşındı. Ev, oğul Ahmetin kendi hayal ve projesine göre yapılmış iki katlı bir malikâneydi; geniş mutfak, ışık dolu odalar ve deniz mavisi su gibi bir banyo vardı.

Ben çocukluğumda bir toprağın üstünde büyüdüm, bu da benim çocukluğumun evini oluşturacak diyordu Ahmet.

Fatma, Sanki plajdaymışız gibi diye esprili bir şekilde şaka yaptı. Tek eksik, Fatma ve torunu Elifin odaları ikinci katta olmasıydı; yaşlı kadın gece tuvalete gitmek için dar ve uzun merdivenleri çıkmak zorunda kalıyordu.

Uykuya dalmadan düşmemeyi umuyorum diye düşünürken her seferinde tutunma çubuklarına sıkıca sarılıyordu.

Fatma, yeni ailesine çabucak alıştı. Eşi Merve ile her zaman iyi ilişkileri vardı. Torunu Elif pek rahatsızlık vermiyordu; internete bağlanması onun dünyasını kapladı. Fatma da kimseye zahmet vermemeye çalışıyordu.

Önemli olan kimseyi azarlamamak, sessiz kalmak ve fazla göz kamaşmamasıdır diye kendine öğüt veriyordu.

Sabahları herkes işe ve okula giderken Fatma köpek Kıvanç ve kedi Mavi ile evde yalnız kalıyordu. Akvaryumun kenarında bir kaplumbağa, boyununu uzatarak Fatmayı izliyor, dışarı çıkmaya çalışıyordu. Balıkları ve kaplumbağayı besledikten sonra Kıvança çay ikram etti; çay odaya dolarken köpek, kahverengi gözleriyle Fatmaya bakıyordu.

Hadi çay içelim diyerek mutfaktan bisküvi kutusunu çıkardı. Kıvanç, çocuk bisküvisine bayılırdı; bir şekerleme gibi ona özel bir diyet gerekiyordu ama Fatma ona çocuklar için üretilen bisküvileri alıp verirken mutluluktan yanıp tutuşuyordu.

Yemek pişirip evi tertip ettikten sonra bahçeye çıkıp sebze ekimlerini sürdürdü. Çiftçilik ona eski bir alışkanlık gibi geldi; toprakla uğraşırken komşu arazisinin duvarını fark etmedi. Yüksek bir çit komşu arazisini gizlemişti, sadece evin arkasında çitin eksik olduğu bir bölüm vardı. Ahmet, o bölgenin çit gereksiz olduğunu düşünerek alçak bir süs çiti koymuştu. Fatma, komşuyu tanımıyordu; sadece yıpranmış şapkalı bir yaşlı adamı ara sıra bahçede çalışırken görürdü, ama adam görüşür görmez kulübeye ya da garaja geri çekilirdi.

Bir gün o yaşlı adamı birdenbire gördü; düşük bir başla çilek çalısına yönelmiş, eski bir kovayı alıp üzerine oturmuştu. Uzun kollu, renk karışık bir gömleği vardı; sabahları Eylülün soğuğu hâlâ hissediliyordu. Adam öksürüyordu, ara ara kolunu gözlerine sürüyordu.

Öksürüp çıplak dolaşıyor diye düşündü Fatma ve adamın gözyaşlarını gördü. Kalbi bir an titredi.

Yardım lazım mı? diye koştu, ama pencereden gelen bir kadın çığlığı onu durdurdu.

Yalnız değilmiş diye düşündü Fatma ve tekrar pencereye baktı. Adamın adı olmalıydı, ama yanıt vermiyordu; aynı pozisyonda oturmuş, çaresiz bir ifadeyle rüzgârdaki beyaz saçları savruluyordu. Fatma, yalnız birinin bile aile içinde yalnız kalabildiğini anladı, içi buruk bir acıyla doldu.

Komşunun bahçesini gözetlemeye başladı; alçak çitin üzerinden sadece bir bölümü görebiliyordu ama adamın gün boyunca evde olmadığını fark etti. Bazen bahçede, bazen kulübede bir şeyler kesiyordu. Bir gün duvara karşı bir konuşma duydu:

Ah, zavallı kuşlar, sıcak olduğu sürece özgür dolaşıyorsunuz. Soğuk geldiğinde kafese konur, yemleri unutulur. Ben de aynı kafesteyim. Ne yapacağız? Yaşlılıkta kimimize ihtiyaç kalmaz mı?

Bu sözler Fatmayı derinden etkiledi, İnsanları bu kadar umutsuz bir hâle getirmek ne olur? diye düşündü.

Akşam yemeğinde Merveye komşular hakkında sordu:

Orada ne oldu? diye sordu.

Merve, Eskiden bir aile yaşıyordu. Anne öldü, baba Petr Işık, oğluyla kalmıştı. Oğlu evlendikten sonra karısını babaya getirdi. Babamız uzun yıllar bahçeyi tek başına yapıyordu, mağazaya gitti, torununa bakıyordu. Şimdi ise torun Elif on altı yaşında, aynı sınıfta. dedi. Fatma, Oğul nerede? diye sordu.

Merve, Sessiz, itaatkar, ne söyleyecek bir şey bulamıyor. Aileleri böyle yetiştirilmiş. diye yanıtladı.

Fatma, Bugünün dünyasında bu pek iyi değil, diye ekledi. Ben hep bir erkeğin karısına göz bakan birine imrenirdim.

Ahmet, Sadece bir canavarı parçalamakla kalmaz, karısını da öldürür, diye alayla yanıt verdi.

Gece uyuyamayan Fatma, eski acıların yeniden su yüzüne çıkmasıyla kendini bir kağıda çizerken buldu; bir gölün kıyısındaki demir bir kapıyı, anahtarının gölde en derin yerde olduğunu hayal etti. Kimse o anahtarı bulamaz, kapı kapanık kalır diye kendine mırıldandı.

Bir zamanlar akli hastalığı olan kocası, Seni öldürüp elmanın altına gömerim, kimse bulamaz, demişti. Bu korku hâlâ içini kemiriyordu; kapı koluna bir demir çubuk bağlayıp, çubuğun sesiyle uyanmayı bekliyordu. Bir gece, çubuğun sesi yükseldiğinde kocası kapıyı büyük bir bıçakla zorlamaya çalışıyordu; Fatma çocuğu pencereye itip kendisi de dışarı çıktı.

Kalbi sıkıştı. Kapı kapalı, diyerek kendine teselli verdi. Geçmişin ardına itme zamanı artık.

Ertesi sabah kurak ve aydınlıktı. Ev işleriyle meşgul olduktan sonra ekmek almaya koştu. Kapıyı kapatıp köpeği bekletti, kasabaya doğru yürüdü. Bakkalda satıcı, Bu ekmek dün yapılmış, taze değil dedi. Fatma, Taze ekmeğin üzeri çöküktür, bu ekmek ise kurumuş, diye itiraz etti. Satıcı ekmeği değiştirip yeni bir paket ödedi. Çıktıktan sonra yaşlı bir adam, Teşekkür ederim, ben de kabalıkla başa çıkamıyorum, dedi. Bu adam, komşu Mehmet, ince yapılı ama güleryüzlü biriydi.

Biz aynı sokakta oturuyoruz dedi Fatma. Seninle komşuyuz.

Mehmet, Gerçekten mi? Oleg ve Katinin evinde mi yaşıyorsunuz? Onların anne babasını tanıyorum, bahçede sık sık çalışırlar. dedi.

Fatma, Ben Olegin annesiyim, burada yeni bir hayata başladım, diye yanıtladı. Mehmet, Ben Sibiryadan geldim, o zamanlar yalnızdım, dedi. Fatma, Şimdi yalnızlık zor geliyor, sağlığım da pek iyi değil, diye ekledi.

Mehmet, Taze ekmek kokusu harika, dedi ve bir lokma verdi. Senin çocuğun patates eker mi? diye sordu. Fatma, Cumartesi başlayacağız, diyerek gülümseyerek cevap verdi.

Kendine cesaret bulup, Tanışalım, dedi. Ben Fatma, siz de Mehmet Bey, değil mi? Bir çay ikram edeyim. Mehmet, Korkarım, fazla zor değil, diye itiraz etti. Fatma, Bir şey zor değil, köpeğim evde yalnız kalmaz, ben sabah çay demlemiş oldum, acele yok, diyerek onu bahçedeki küçük kapıdan içeri davet etti.

İçeri girdiklerinde çevresindeki her şey sıcak ve samimiydi; duvarlarda boncuk işlemeli resimler, pencerelerde çiçekler, koltuklarda örgü yastıklar evin sevgi dolu atmosferini yansıtıyordu. Mehmet, Burada sadece zenginlik var, insanlık kaybolmuş, diye düşündü.

İkisi çay ve ev yapımı poğaçalar içerken Fatma, Sana bir tavuk çorbası ikram etmek isterdim ama çekiniyorum, dedi. Köpek Kıvanç, kapı eşiğinde sessizce izliyordu; tehlikelileri uzaktan kokar, yaklaşanların önüne geçmek için hırlardı. Bu yüzden Fatma, göçmen çetelerin geldiğini anladığında hemen kapıları kapatırdı.

Konuşma, hasat, hava ve pazardaki fiyatlar üzerine ilerledi. Fatma, Mehmetin sık sık üzülmesinin nedenini sormak istedi ama pencerenin üst odasından onu izlediği için açıklamaktan çekindi.

Mehmet, gitmek zorunda olduğunu hissetti ama odada sıcaklık hâlâ devam ediyordu. Fatma, onun eski eşini hatırlattığını düşündü; bu yüzden Mehmet yavaşça çayını içti, ayrılmak istemedi. Ahmetin bir gün Mervenin ekmeği ona fırlatması, vasiyet mektubunu imzalaması gibi anıları aklına geldi, derin bir nefes aldı.

O günden sonra Fatmanın hayatı yeni bir anlam kazandı. Sabahları çocukları okula götürür, kahvaltı hazırlayıp bahçeye çıkar, Ahmet de çit arkasında el sallayarak ona selam verirdi. Fatma, ona bir şeyler verir, Ahmet biraz utanır ama kalpten bir şey aldığını hissederdi. Bahçenin arkasındaki gizli köşe, komşuya göz açmadan sohbet etmeye yeterli bir yerdi; Mervenin bağırışları duymadan rahatça konuşurlardı.

Bir gün Ahmet, Oğlum aileyle birlikte tatil için Kırıma gidecek, biz de burada kalacağız, dedi. Fatma, Gitsin, dinlensin, bu eski kulübede kalmak zor. diyerek ona gülümseyerek destek oldu. O sabah bir taksi geldi, komşular kapıyı çarptı, taksi şoförü bagajı açıp çantaları taşıdı, araba hareket etti.

Fatma, Mehmet Bey neden beni uğramadı? diye düşündü, ama uyku yine gelmedi. Düşünceleri bir bir ortaya çıktı:

Neden ebeveynler çocuklarını hayatları boyunca tutar, ama yaşlandıklarında yalnız bırakır? diye içinden geçti. O da bir TV sunucusunun annesinin evlatlarını görmemesini hatırladı; o da bir fabrika müdürüydü, otoriteyi taşıyan ama yalnızlığa mahkum bir adamdı. Tanrım, böyle bir hayat istemiyorum!

Ertesi sabah daha erken kalktı, kahvaltıyı hazırladı, çocukları ve torununu okula gönderdi, köpeği ve kediyi besledi, bahçeye çıktı ama Ahmetyi göremedi. Muhtemelen sessiz bir yerde dinleniyordur, diye düşündü. Soğan kesip bir saat geçirdi, bahçede sessizlik hâlâ sürüyordu. Bir çuvalı atlayıp düşük çitin üzerinden geçerken kapı lambası yanıyordu; bu durum onu daha da tedirgin etti. Kapıyı çaldı, Evde kim var? Mehmet Bey! diyerek bağırdı.

Sessizlik hâlâ sıkıcıydı, ama içeri girdiğinde Ahmetin sol kolu cansız bir şekilde aşağı sarkıyordu, yanına bir Nitromin sprey kutusu ve beyaz haplar dağılmıştı. Aman Tanrım! diyerek Olegi aradı; oğul hemen cevap verdi, panik içinde ambulansı çağırdı. On beş dakika içinde sirenler geldi, beyaz bir doktor nabzı kontrol etti, şırınga hazırladı ve Fatma, sevdiği bir insanın hâlâ hayatta olduğunu anladı.

Gün bir rüya gibiydi; her şey elinden kayıyordu.

Babamı nasıl bırakabildim? diye düşündü. Oğul, babasının zor durumda olduğunu görmüş olmalı, yine de bir tartışma çıkmış ve bu olay bir krizi tetiklemişti. Bir daha böyle bir yalnızlıkla karşılaşmasın diye Allahtan dua etti.

Petr Işık bir ay sonra hastaneden taburcu oldu. Fatma, ona yemek getirip Yaşamak için yemek gerekir diyerek sık sık ziyaret etti. Sonra bir gün öğrendi ki, Petr Işıkın evi onun, ancak eşi vasiyetnameyi Ahmete vermek zorunda; emeklilik maaşı da ona geçiyor. Maaşı verirsem, aç kalırım, dedi adam. Evime vasiyetnameyi çocuğuma yazdım, o bile bilmiyor. Boşanma durumunda miras bölünmez. Fatma, İyi haber, yakında taburcu olur. Çocuklarımda da daire var, kimse orada oturmuyor. Torun da anneyle birlikte. Biz oraya geçeriz, sakin bir hayat. diyerek umut verdi.

Bu yeni başlangıçla Fatma, hayatının bir sonraki sayfasına adım attı; her sabah çocukları okula bırakırken, Ahmet de bahçede selam veriyordu. İkili, aralarındaki sessiz bağlamda, geçmişin ağır kapısını bir kez daha kapatıp yeni bir yol seçmişti.

Rate article
Lifequest
Kışın Valentina, evini satmaya ve oğlunun yanına taşınmaya karar verdi.