Viktor, alışılmadık bir saatte seferden döndü, eşi Tamara sadık bekleyişte, yolda bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başlamıştı; oğlu Kolya ise, “Baba nerede, baba nerede?” diye mızmızlanıyordu.

Bugün günlüğümde bir kez daha akşamın kasvetini ve ailemin çalkantılı anılarını kaleme alıyorum. Babam Veli, köyümüzün dar yolundan geçerken her zamankinden geç geldi; gecenin serinliği yorgun çocuğum Kolanın gözlerinde endişe çiğnemesini durduramıyordu. Annem Tülay, sobanın başında dumanı izlerken Baba gelmedi, ne olurda bir şeyler çıkmış olmalı diye içini çekiyordu. Kolan bir kez daha Baba nerede? Nereye gitti? diye sesini yükseltti, bir ayak üstünde sıçrayarak çoraplarını bağlamaya çalıştı.

Köyün eski çınarının gölgesinde beyaz ışıklar belirdi; Veli nihayet arabasını durdurmuş, iki büyük sarı farı avlumu aydınlattı. Baba, işte geldin! diye bağırdı Kolan, sobanın yanından atlayıp tek ayağında zıpladı, kalın bir yeleği çabuk çekmeye çalıştı.
Annesi ona Kara kış, dışarı çıkma, bir an önce ısıtıcıya otur, baba bir süre içinde içinde olur dedi. Kolan hüzünle dudağını büzdü, gözyaşları tutuşacak gibi oldu. Sus, ben bir şey söyleyeceğim diye annesinin kızgın sesi duyuldu, Baba bir an içinde içeri girer, dedi.

Veli hâlâ kapıyı çalmıyordu. Tülay, Acaba bir şey içmiş mi? Belki bir yudum almıştır, diye mırıldandı, Kolan, otur evde, ben bir bakarım, dedi. Kolan korkmuşça Anne, ben korkuyorum, diye inledi. Sen ne korkacaksın? Otur, kimse bir şey söylemedi, dedi annesi sertçe.

Tülay, Kolanın omzuna bir battaniye atıp tartışma sürerken, evin kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeri dumanlı bir bulut süzüldü, ardından Veli ve yanındaki genç kız içeri girdi. Kız, henüz 18 yaşında, kahverengi bir palto ve siyah omuzluklu bir şal giymiş, büyük gri gözleri yorgunlukla dolu, alnı ışıldayan ince saç bukleleriyle. İçeri gir, Eylül. Hemen bir şeyler hazırlayalım, diye annem Tülay, kızı selamladı.

Ben kızın kim olduğunu anlamadım ama ona paltonun bir kısmını çıkarmasını yardıma koştum. Kız, ağır bir karnı olan, sanki kışın yağlarında ezilmiş bir ördek gibi, zorlanarak oturdu ve ellerini masanın üzerine, tavuk kanatları gibi incecik ve soğuk bir şekilde koydu. Kolan, sobanın kenarından endişeyle dışarı bakıyordu.

Şimdi nerede benim oğlum? diye bağırdım. Nikola, ne yapıyorsun? Hemen gel, ne getirdin babamdan? diye bağırdım, Kolanı sobanın yanında tutup yüksekten tavana kadar kaldırdım. Anne, bir şeyler hazırlasın, biz aç kalmayalım, dedi Veli.

Akşam geç olmuştu, Kolan uykusuz kalmış, babamın mırıltılarını ve annemin düşük sesli bağırışlarını duyuyordum. Sabah olduğunda köyde herkes Veli Ostapovun genç, hamile kız kardeşini getirdiğini konuşuyordu. Adam bizi terk etti, annesi ve babası yok, ne yapacağız? diye Tülay, ahırın karanlığında dostlarına anlattı. Daha önce söylemedin mi Velinin bir akrabası olduğunu? O da bir yetimmiş, dedi bir komşu. Yoksa yetim nedir, anne? Kardeş neredeyse? diye soruldu. Çocuk evde büyümüş, diye cevaplandı. Nasıl da annesine benziyor, diye şaka yapıldı.

Eylül, Kolanın teyzesiydi; doğum yapması gerektiği söylenince babam onu bölge hastanesine götürdü. Kısa bir süre sonra Kolanın küçük kız kardeşi Manolya dünyaya geldi. Eylül bir daha geri dönmedi. Öldü, dedi annesi, sesi kısıldı ve Kolanın ayaklarının altından kaçmasını engellemek istedi.

Manolya minik, kırmızı bir bebekti, adeta bir oyuncak bebek gibi. Kolan, komşusunun kızı Svetlananın elindeki oyuncağı gördü ve Artık benim bir oyuncağım var, diye düşündü. Veli, ne istersen yap, ben buraya ihtiyacım yok, diye bağırdı. Sen ne diyorsun? Şimdi bir bebek var, kanı var, diye cevap verdim. Bilmiyorum, dedim, sözüm var. Ne yaparsan yap, diye ekledi Veli.

Ne yapıyorsun, annem? Kolan bağırdı, Beni buradan gönderme, ben kendim ona bakacağım, dedi. Annem Git, yardımcım, sensiz ne yaparım? diye bağırdı. Kolan, annesinin eteğini tutarak çığlık attı, Bırak onu! Annem sessizce başını eğdi. Bırakın, ne yaparsanız yapın, diye bağırdı Veli.

Kolan, Manolyanın yanına oturdu, onun gözlerine bakıp fısıldadı: Güneşim, canım çocuğum. Kız çürük bir uykuya dalmıştı, geleceği belirsizdi. Kolan, annesinin Seni çocuğundan ayırmayacak diye tehdit ettiği anı hatırladı, gözleri korkuyla doldu. Bebeği al, annem, diye bağırdı annesi, sende ne var? diye sordu Kolan.

Şimdi bir bakıcı alacağım, diye düşünen annem, kızım bir yıl sonra okula gidecek, dedi. Böylece hayat devam etti. Veli kamyon şoförü, annem süt sağıyor, Kolan ve Manolya ise büyüyor. Kolan okula koşuyor, kollarını açıp ince bacaklı kızını yakalıyor. Çocuklar birbirine küçük kız diyerek sesleniyor ve büyüyorlar.

Könüllerimiz hâlâ aynı köyde atıyor. Kolan asker oldu, Manolya çocukluk hayallerini gerçekleştirdi, köy okuluna gidip doktor oldu. Evlendi, çocuk sahibi oldu, annesine Ben de bir anne oldum dedi. Veli yaşlandığında evden ayrıldı, annem de benzer bir hayata veda etti. Manolya annesini yanına alıp, bir gün tekrar ona Üzgünüm dedi, çocuğu doğurmak istemediğim için özür dilerim. Anne, Sen benim kızım, her şeyden önce, sevgim değişmedi, dedi.

Manolya bir gün annesine Neden bir başkasının çocuğunu sahiplendin? diye sordu. Zaten anne olmasaydım, seni nasıl sevebilirdim? diye cevapladı annesi. Seni bir köle gibi göremiyorum, dedi Manolya. Ben seni seviyorum, diye anne fısıldadı, Tanrı’nın bir sırrı var.

Ben, Manolyanın büyüdüğünü, bir baba bulduğunu, evlendiğini ve çocukları olduğunu görüyorum. Annem artık dinlenecek, Veli ise huzur içinde yoluna gidecek. Bugün tüm bunları düşündükçe kalbim hem acı hem sevgiyle doluyor. Bir daha aynı hataları tekrarlamamak için, aile bağlarının gücünü ve affetmenin önemini anlıyorum. Günüm bitti, ama bu satırları yazarken içimdeki fırtına bir nebze sakinleşti.

Rate article
Lifequest
Viktor, alışılmadık bir saatte seferden döndü, eşi Tamara sadık bekleyişte, yolda bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başlamıştı; oğlu Kolya ise, “Baba nerede, baba nerede?” diye mızmızlanıyordu.