Her Şeyin Bedeli: Unutma İhtimali Olmayanlar

12 Aralık 2025

Bugün hafızamın bir kez daha beni aldatmasıyla baş başa kaldım. Küçük şeyleri bile unutmaya başladım.

Başta çocuğum Mertin hangi yoğurdu sevdiğini hatırlayamamıştım: çilekli mi yoksa kayısılı mı? Sonra yüzme antrenmanının hangi gün olduğunu, ardından otoparktan çıkarken arabayı hangi viteste çalıştırdığını bir an için unuttum. Motorun aniden susması içimde bir panik dalgası yarattı; direksiyona sıkıca tutunup aynaya bakmaktan bir an bile kaçınamadım.

Akşam eşi İreme şöyle söyledim:

Benim bir sorun var. Kafam sürekli sisli.

İrem alnıma, ardından yanağıma hafifçe dokundu. Yıllardır süren bir alışkanlık gibi.

Yorgunsun Ahmet, yeterince uyumuyorsun, çok çalışıyorsun.

İçimde Bu sadece yorgunluk değil! Bir silgiyle insanı parça parça silmek gibi! diye bağırmak istedim ama suskun kaldım. Onun gözlerindeki korku benden daha büyük bir dehşet yarattı.

***

Artık her şeyi bir deftere not alıyorum.

Bugün Perşembe.

Merti saat 17:30da okuldan al.

Simit al, Simit tercih et, Pide değil. İrem Pide yemiyor.

Pazar günü anneye saat 12:00de telefon et, tansiyonunu sor.

Telefonum artık bir uzantım oldu; onsuz kendimi boş ve faydasız bir beden gibi hissediyorum.

***

Bir gün gerçekten kayboldum.

Orman içinde değil, uzun süredir oturduğum semtte, metro çıkışından aynı rotada yürürken başımı kaldırdım ve bir kavşağı tanımadım. Alışık olduğum eczane yerinde yeni bir kahve dükkanı belirmişti. Bir soğuk ter serçeğimin altına sızdı. Çevredeki insanlar ise sanki bir şey olmadıymış gibi geçip gidiyorlardı. Dünya bir anda yabancı ve kayıtsız kalmıştı.

Titrek ellerimle telefonu çıkardım, haritayı açtım. Mavi nokta tanımadığım bir sokakta yanıp sönüyordu. Ev adresimi girdim ve mekanik bir sesin yönlendirmesiyle adeta kör bir çocuk gibi yürüdüm. Üç saat sonra eve vardım. İrem sessizce bir çay fincanı koydu. Sessizliği bir çığlıktan daha korkunçtu; ne yapacağımı bilemedim.

Seni nöroloğa yönlendirdim, çarşamba saat dörtte. Ben işten erken çıkacağım, seninle geliyorum, dedi göz teması kurmadan.

Bu sözler bir hastane kapısının gıcırtısı gibi içime çaldı. Artık hasta olarak anılacak, üçüncü şahıstan bahsedilen bir kişi olacaktım.

***

Çarşamba sabahı, İrem banyoda hazırlanırken, telefonunu kontrol etmek için kendi telefonuma bakmaya çalıştım. Kendi telefonum şarjda bekliyordu; ekranda açık sekmeler:

Demans: 45 yaş üzeri erkeklerde erken belirtiler

Hafıza sorunları olan eşle nasıl iletişim kurulur

Aile destek grupları

Vasilik işlemleri

Telefonu bir anda çarptım, sanki yanmış gibi. Yatak kenarına oturdum, nefes nefese kalmıştım. Bu sadece bir tıbbi rapor değildi; hayatımızın yeni bir mahkûmu, geleceğimizin kararıydı. İrem artık beni bir eş, bir baba değil, bir problem olarak görüyordu.

***

Poliklinikte geçen gün, ses geçirmez bir kabin gibi hissettim. Sorulara cevap verirken, elma, masa, madeni para gibi üç kelimeyi hatırlamamı istediler. Işık tutan bir fener ışığında, aklımda tek bir kelime döndü: vasilik.

Çıkınca karanlık çökmüştü. İrem elimi sıkıca tutarak:

Doktor hiçbir şey ciddi bulmadı, sadece aşırı yorgunluk diyordu. Daha çok dinlenmeliyiz, evde bir şeyler ısıtacağım, ekmek hazırlayacağım, dedim.

Onun dudakları sıkı, kaşığındaki kırışıklık bir endişe damlası gibiydi. O bir anne, bir eş rolünü oynuyordu; ama ben tüm korkuyu, yorgunluğu, gelecek günlerin bir çocuğa dönüşmesini izliyordum.

Arabanın yanına geldiğimizde, İrem anahtarları uzattı:

Sen sür. Sen daha iyisin.

Bu bir sınavdı, acımasız bir test. Direksiyona oturdum, kontağı çevirirken sinyalleri unuttum. Elim boşlukta asılı kaldı, sinyal kolunu nerede bulamıyordum. Gösterge paneli tanıdık ama parçalanmış harfler gibi görünüyordu. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım.

İrem sesim kırıldıbunu yapamıyorum.

Sessizlik içinde sözlerim bir mahkumiyet gibiydi. İrem sadece kapıyı açtı, arabaya yürüdü, omzuma hafifçe dokundu ve:

Otur.

Ben yolcu koltuğuna kaydım. O direksiyon başına geçti, yavaşça hareket etti. Bir an ışıkta, elinin arkasını yanağa sürterek bir şey fark etti.

***

Pencereye bakarak şehrin yabancı ışıklarını izledim; artık sadece ev yolunu değil, kendime giden yolu da kaybediyordum. İrem, artık bir yabancı gibi sessiz ve yorgun bir yolcu taşıyan bir sürücüydü. Onun sessizliği, bir kabulleniş gibi ağırdı; sanki bu rotaya alışmıştı.

***

İrem yeni bir sistem kurdu. Buzdolabına büyük bir takvim astı; Kan tahlilleri, Nöroloji, Fizik tedavi gibi kalın işaretlerle. Dolap kapaklarına içerik listeleri yapıştırdı. Her sabah vitamin, nootropik ve sakinleştirici hapları özenle yerleştirdiği bir hap kutusu aldı. Her saat bir kez telefonla kontrol ediyor, hareketlerini, ilaç alımını ve hatta düşüncelerini izliyordu.

Mert, on yaşında bir çocuk, gerginliği babasının yüzünden önce hissetti. Sessizleşti. Bir gün ben ona matematik problemi çözerken, sayıların önünde durduğunu fark ettim; gözleri önce bana, sonra İreme bakıyordu, korku dolu bir soru işareti gibi. İrem hemen yanına geldi:

Baba sadece yorgun, ben yaparım

Mert onayladı ama bir adım geri çekildi; babası kırılgan, öngörülemez bir nesneye dönüşmüştü.

***

Önceden bulaşıkları çığlık atarak temizler, kapıyı çarpar, bir saat içinde sarılır ve gülerek hâlâ aynı hatayı yapardık. Şimdi İrem sadece iç çekiyor, sessizce bulaşıkları yıkıyor. Sabrı bir hapishane gardiyanının mükemmel ama ölümcül disiplinine benziyor. Ben onun bir patlamasını bekliyorum; Ne zaman biter? diye bağırmasını, çaresizliğin bir çığlığı olmasını. Bu, onun hâlâ yanımda, yarı yarıya su dolu bir teknenin içinde olması demekti.

Bir akşam, beş kere ütüyü kapattığını sorduğumda, İrem gözlerimi kaçırarak sessizce:

Ahmet, çok yorgunum, okul servisine Merti götürürken uyuyakalmak korkusundan korkuyorum.

Bu basit gerçek, içimdeki acıyı çifte kattı.

***

Bir gün deftere İremle ilgili her şeyi yazmaya başladım. Unutmamak için. İrem kahkaha attığında başını gerer, gerçekte bir yıldız gibi bir benek sol kolunda taşıyor, uykusuz olduğunda kaşlarını çatıyor, kahveye tarçın seviyor, eski yün ceketine bağlanıyor. Bu notlar bir gemi enkazının parçaları gibi. Evimiz, onun yüzü, onun dokunuşu unutmamamız gerektiğini hatırlatıyor; aksi takdirde sadece bir bakıcı kalacaktı. Bu kaydetme çabası, bana eski bir şefkat hissi geri getirdi; tutkulu bir aşk değil, ama ince bir özlem.

İrem bir gün defteri buldu, çevirip gülümseyerek okudu; gözlerinden bir damla süzüldü. İlk kez, sadece yorgunluktan değil, derin bir tanımanın acısından ağladı.

İrem bir akşam yemek ısıtmak yerine elini uzattı, Bugün pizzacıya gidelim, hatıra yemeği gibi. dedim. O da hatırladığı İzmir marullu pizzayı, mantarlı ve sucuklu sipariş ettiğimizi hatırlattı. Bu an, hafızamda bir kıvılcım gibi parladı; bir tat değil, bir anıydı.

Pizzacı neon ışıklarıyla, eski hatıramızdan farklı bir yerdi. Menüde sucuklu ve mantarlı bir pizza vardı ama adı farklıydı. İrem şapşal bir sesle:

İstediğin birini seç, dedi.

Ben bir resme işaret ettim, o da aynı zamanda vejetaryen pizzayı seçti. Sipariş geldiğinde bir dilim aldım ve:

Bu değil, dedi.

Lezzet farklı mı? diye sordu İrem.

Hayır, hatırlamıyorum, dediğimde kalbim paramparça oldu. İlk buluşmamızın tadı, sıcak ekmek, mayalı bir ortam, artık uzak bir gölge.

İrem bir an oturdu, elini nazikçe ellerime koydu, sıkmadı, sadece dokundu.

***

Sonra her şey değişti; ama bir şey de aynı kaldı. Buzdolabındaki takvim hâlâ oradaydı, hap kutusu doluydu. Ancak İrem sabah dozunu verirken Nasıl uyudun? Başın ağrımıyor mu? diye soruyor; bir hemşire değil, sevgili bir eş gibi. Ben ise cevap veriyorum:

Garip rüyalar, cam bir evdeyim, odalar görünür ama kapı yok.

İşaret ederken, hastalık bir düşman değil, ortak bir yük oldu; birlikte taşıdık.

Mert artık bir barometre, annesi Mertin gözünden babasının unuttuğu bir şeyi hatırlamak için bekliyor. Bir gün okuldan bize bir resim getirdi: üçümüz el ele tutuşmuş, parlak bir güneş altında. Ailem, biz güçlüyüz. diye imzaladı. Ben bu resmi hap takviminin üzerine astım.

***

Hastalık hâlâ pusuda. Bir sabah uyanıp İremi tanımadım. Gözlerimin içinde yabancı bir korku vardı. İrem gözlerine baktı, sakin sesle:

Ahmet, bu ben. Senin karın, eşin.

Bana defterindeki yıldız benekli notu hatırlattı. Kollarını hafifçe kaldırdı, benekli kolunu gösterdi. Ben deftere baktım, gözlerim bulanıklaştı, pişmanlık ve çaresiz bir hüzünle doldu. İrem bir fincanda kahve yaptı, ama bu tamam değildi; yüz yüze bir yıkım, sevdiği yüzü unutmak, hayatının en büyük kaybıydı.

İrem bir fincandan bir yudum aldı, gözleri bulanık, bir satır yazdı:

Sabah. Uyandım. Korktum. Yıldız benekli kolunu gördüm. Tanıdım. O benim. Sevgilim. Hatırlamaya çalış. Hatırla her şeyin bedelini.

Kelimeler kırık bir kalemle yazılmıştı, ama eş yerine sevgili yazmıştı. İrem kahveyi yudumlarken, bir başka anı daha yattı; gözyaşları ve öfke bir türlü sönmedi.

Kasımın sabahı, güneş pencere kenarından içeri sızarken, defterin kıvrımlı satırları yanımda, hâlâ birlikteydik. Geçmişi, geleceği değil, şu anı paylaşarak ayakta kalmayı öğrendik.

Bu deneyimden çıkardığım ders: Hafıza kaybolsa da, sevgi ve dikkatle birbirimize tutunmak, en zor anların bile bir anlam bulmasını sağlar. Bu, hayatın en değerli mirası.

Rate article
Lifequest
Her Şeyin Bedeli: Unutma İhtimali Olmayanlar