Kendine Zaman Ayırmanın Tam Zamanı

Sabah altı buçukta alarm çalar, ama kalkmak zorunda değilim; sadece koşuya zaman ayırıp kaçırma korkusuyla kurarım onu. Ev hâlâ sessizken çamaşırı atarım, kocam Serkana bir paket bulgur ve tavuk koyarım, oğlum Alinin İngilizce defterinin imzalı olduğundan emin olur, acil işaretli e-postaları gözden geçiririm. Banyodaki buhar, aynayı bulandırır; ben ise kendimi parçalar halinde görürüm: alın, kirpikler, geçen aylarda sertleşen bir dudak çizgisi.

Proje yöneticisi olarak bir inşaat firmasında çalışırım; her şey süre ve riskle ölçülür. Sohbette sorular dakikalar içinde belirir, elim otomatik olarak yanıt verir, tencerede yemek pişirirken bile. Şimdi yanıtlamazsam, dışarıdan çıkıp gitmiş sanılır ve sonradan orada olduğumu kanıtlamam gerekir dersim; hep oradayım.

Ali on yaşında, uyanması ağır ve sinirli olur. Serkan, benimden daha erken kalkar, şantiye yöneticisi olarak işe gider; yolda Aliyi okula bırakır, ben gecikirsem bile. Serkan kötü biri değil; sadece gerekli modunda yaşar, ben de öyle. Akşam koltuğa oturduğunda yorgunluğu doğa kanunu gibi görünür. Bu doğruluğa, yorgun olduğunda uzan demesine kıskanırım; kendi yorgunluğum her zaman bir açıklama ister.

Bir Pazartesi doğum günümün 41. olduğunu takvimde bir hatırlatıcıyla fark ettim. O hatırlatıcıyı bir zamanlar unutmamak için kendim eklemiştim, yine de gözden kaçırdım. Tarihe, yapılacaklar listesine baktım ve uyarıyı kapattım. Metrede, koltuğa yaslanıp, bütçeyi onaylamak, siparişi alıcı noktasından almak, anneme telefon etmek (çünkü aramazsam kızar) gibi düşüncelere daldım. Meslektaşlarından gelen kısacık emoji dolu tebrikler, teşekkür ederim cevabını otomatik bir şekilde veririm.

Şehrin başka bir yakasında, bir lisede Gülseren Hanımın ilk dersi saat sekiz on beşte başlar. Kırk sekiz yaşındadır, edebiyat öğretir, ama son yıllarda kendini daha çok işleyici gibi hisseder. Çocuklar bağırır, veliler mesaj attır, müdür yardımcı tabloları akşamüstüne kadar doldurmamızı ister. Gülseren Hanım çantasında defterler taşır, otobüste ve mutfakta kompozisyonları inceler, tencerede patates kaynar.

Kızı üniversite öğrencisidir, ayrı bir odada oturur, ama neredeyse her gün arar; konuşmalar sık sık para transferi yap, tren saatini kontrol et, belgelere bak gibi isteklerle biter. Şimdi hayır demeyi bilmez. Birine kötü anne, kötü öğretmen, kötü insan demekle korkar; başkalarının beklentilerini kırmızı çizgi gibi aklında taşır.

Öğretmen odasında çayla gelen kurabiyeler bulunur; Gülseren bir tane alır, bir tane daha alır ve içinde bir kızgınlık biriktiğini hisseder. Kurabiye değil, kendine karşı bir öfke. Meslektaşların hafta sonu nerelere gittikleri, kim masaja gitti gibi konuşmalarını duyar; gitti kelimesinde gizli bir eleştiri hisseder. Ben de gidebilirim diye düşünür, ama başkalarının isteklerine boğulur.

Şimdi bir sağlık ocağında Selin Hanım var; sabah dokuzda sıra uzamış, elli iki yaşındadır, terapisttir, odası antiseptik ve eski kartların toz kokusuyla doludur. Hastalar öksürük, tansiyon, iş raporu için belgeler getirir. Selin dinler, reçete yazar, hastane sistemi çökmez diye hemşire sorularına yanıt verir. Kendi tansiyonunu nadiren ölçer; rakamları görmek istemez, çünkü bir gün başkalarının rakamlarıyla boğulmuşken kendi sayıları ekstra bir sorun olur. Evde inme sonrası babası otuz beş yaşında, üç yıldır onunla birlikte. Kendi başına mutfağa gidebilir, ama ilaçları karıştırır; Selin haftalık kutulara düzenler, sanki her şeyi bu şekilde düzenleyebilirse diğer her şey de düzene girer.

Dördüncü kadın Aylindir; otuz yedi, evde tırnak bakımı yapar. Yeni bir blokta stüdyo dairesi, kredi, iki pencere gürültülü sokağa bakar. Sabah erken, akşam geç saatlere kadar çalışır; bir iptal edilen randevu bütçesinde bir delik demektir. Sosyal medyada düzenli tırnak fotoğrafları paylaşır, boş saatler diye işaretler, gece ikide mesajlara yanıt verir.

Erkek arkadaşı Deniz, evde ama misafir gibi yaşar. Bazen paket alır, çöp atar; ama çoğunlukla Aylin kendi işini yönetir der, o da aynı fikirde olur. Aylin tartışmaz; kavga bir kavgaya, kavgayı bir ayrılığa, ayrılığı bir sorun listesine eklemeye dönüştürmekten korkar; zaten yeterince sorunu vardır.

Üç kadının ortak yanı yaşları ya da meslekleri değil; hayatı üzerlerine saplanmış bir ip gibi tutmalarıdır; bir tel koparsa her şey yıkılır. Çevrede ise sürekli çelişen sesler yankılanır.

Nazlı, ofiste bu sesleri duyar; meslektaşlar verimli ve doğru denge konuşur. Sosyal medyada kadınların koşuya çıkıp yeşil smoothie içtiği, kendini sevdiği videolar belirir; Nazlı bunu yorgun bir öfkeyle izler. Gülümseme bir görev gibi gelir ona.

Gülseren, ebeveyn sohbet odasında annelerin kulüp ve özel ders tartışmalarını, komşuların kariyer kadınları ve ev hanımları arasında gülüp geçtikleri söylenişleri duyar. Selin, sırada hastaların ilgisini talep edip aynı anda doktorların hiçbir şey yapmadığını söylemesiyle karşılaşır. Aylin, yorumlarda Nasıl bu kadar hızlı yapıyorsunuz? ve hemen ardından Evinizde oturuyorsunuz seslerini duyar.

Nazlının ilk panik anı bir Çarşamba metrosunda olur; bir mesaj Bugün bitir, yoksa gecikiriz okur, tren aniden fren yapar, göğsünde bir şey sıkışır gibi hisseder; nefes kısa ve sivri. Düşeceğini düşünür, utanır; düşmek zayıflık demektir. Bir sonraki istasyonda oturur, elini göğsüne koyar, etrafta telefon konuşan, poğaça yiyen insanlar geçer. Dizlerini izler, nefes sayar. Çantadan su şişesini çıkarıp bir yudum alır, bir nebze rahatlar. On dakikada taksi çağırır, ofise gider, patrona Bir saat gecikeceğim, kendimi iyi hissetmiyorum yazar. Tamam, dayan cevabını alır; bu söz, bir komut gibi çalar kulaklarında.

Gülserenin panik anı ise bir Cuma akşamı olur; sınıfta kağıtları kontrol eder, çorba soğur, kız kızı telefonla acil bir ödeme lazım der. O sırada bir veli mesaj atar: Oğlumun 2si neden? Açıklayın. Gülseren içi yanar, kızına Şimdi olmaz der, kız kırılır. Veliye sert bir yanıt verir, hemen pişman olur. Telefonu kapatır, banyoya gider, lavaboya tutunur. Aynada boyununda kızarıklık görür.

Selinin panik anı bir pazartesi sabahı olur; muayene sonrası şiddetli baş ağrısı ve mide bulantısı hisseder. Hemşire Selin Hanım, soluk görünüyorsunuz der. Saatler içinde sistem çökmez; tansiyon ölçer, rakamlar çok yüksek çıkar. Kendini düşünmez, yarınki kalabalık, babasının bakımı, hastaların öfkesi üzerine düşünür. Kendi sesini duyurur: İzin lütfen. Bu kelimeyi söylemek, hastaya teşhis koymaktan daha zordur.

Aylinin krizi bir akşam olur; bir müşteri tırnağı boyarken büyük parmağının ucunu hissetmez. Gülümseyerek Bir saniye der, banyoya koşar, soğuk suyla ellerini yıkar; his geçmez. İşine döner, müşteriyi gönderir, para alır, kapıyı kapatır, giriş halısına oturur. Eğer ellerim bırakırsa her şey biter düşüncesiyle internette manikür uyuşması arar, tünel sendromu, inflamasyon, ameliyat gibi korkunç sonuçlar okur; panik yükselir.

Deniz gece geç saatte bir paketle gelir, Aylini yerde görür, Ne oldu? der. Aylin açıklamaya çalışır, kelimeler kırık. Deniz oturur, eline bakar, İki gün dinlen der. Bu basit söz, Aylinde bir anlaşmazlık gibi duyulur; iki gün işe gelmemek para ve müşteri kaybı demektir.

Bu krizler yıkım değil; kimse bir günde işini kaybetmez, ölmez. Fakat sonrasında her biri bir kırılma noktasına ulaşır, önceki denge sarsılır ve yeni bir yol aramaya başlar.

Nazlı akşam evine geç gelir; Serkan çocuğu beslemiş, soğuyan bir makarna tabağı vardır. Nazlı montunu çıkar, Metrodaki panik anını söyler, sesi titrer. Serkan Kalp mi? diye sorar. Nazlı omuz silker; Sadece kalp değil, bir şeyler der. Serkan Yarın doktora gidelim, ben çocuğu götürürüm. Bu pratik öneri, nazik bir merhamet gibi gelir. Nazlı bir hafta içinde bir sağlık merkezine randevu alır; tek bir boş saat bulur. Randevuyu iptal etmek ister ama metrodaki o anı hatırlar; Yarım saat erken ayrılacağım der, patrona mesaj atar. Patron Tamam, ekibi bilgilendir diye yanıt verir; bu küçük cesaret, içindeki sıkışıklığı biraz yumuşatır.

Gülseren ertesi gün müdür yardımcıya gider; elinde veliyle olan mesajın çıktısı vardır, elleri terler. Müdür yardımcı sıkıcı ama yorgun bir kadındır; Gülseren Bir hata yaptım, özür dilerim. Mesajlara cevap verme saatimizi sabaha kadar sınırlayabilir miyiz? der. Müdür Hepimiz zorlanıyoruz, saat 19a kadar yanıtlayalım, sonrası ertesi gün diye kabul eder. Gülseren rahatlamış ama bir suçluluk hissetmiş gibi olur; kendine bir ayrıcalık istemiş gibi.

Evde kızıyla konuşur: Yardım edebilirim ama hemen değil, ben de dinlenmeliyim. Kız Anne, bir şey mi oldu? Hastalısın? der, Gülseren Hayır, sadece yorgunum diye yanıtlar. Yorgunluğu sesli söylemek, sessizce katlanması gereken bir şey gibi gelir.

Selin bir hafta izin alır, belgeler toplar, Müşteri Hizmetleri Ofisine gider, kuyruk, çek, bekleme; bu süreç, hastaların ilgisini beklemek kadar yorucu. Yeni bir tansiyometre alır, sabah akşam ölçer, not alır; babası Yaşlanma der, ama Selin artık bedeninin varlığını görmezden gelmez.

Aylin bileklik takar, telefonuna zamanlayıcı koyar; ilk günler müşteriler gecikir, para kazanmak ister; bir gün elindeki ağrı, tırnak tutamayacak kadar şiddetli olur, iki gün randevu iptal eder. Para çabuk tükenir ama dünya yok olmaz. Deniz iki kez haftada yemek yapar; bazen tuz fazla, bazen ekmek eksik; Aylin sinirlenir, sonra Bu da bir kontrol der, kusurlu bir başkasının mükemmelliğine tahammül etmeyi öğrenir.

Ay sonunda Nazlı bir sağlık merkezinde bekler; koridor sıcak, insanlar sandalyelerde telefonlarına bakar. Nazlı analiz yönlendirmesi tutar, içindeki kaçma isteği yükselir; yine de kalır. Doktor stresten, uykudan, beslenmeden bahseder, Nazlı beklediğinden daha dürüst cevap verir. Kontroller ve yürüyüş önerileri gelir; çay kahve azaltmak, daha çok uyumak, yürüyüşe çıkmak. Nazlı mükemmel bir disiplin vaat etmez, sadece bir sonraki randevu tarihini not eder.

Gülseren aynı dönemde sessiz bir doğum günü geçirir; küçük bir pasta alır, iki tabak koyar; kızı akşam gelir, çiçek verir, Üzgünüm der. Gülseren bir el sallasa da içten bir sıcaklık hisseder, telefonuna bakmaz. Müdür yardımcı yine bir tablo gönderir; Gülseren sadece sabah görür.

Seline sosyal hizmetlerden bir yardım telefonu gelir; haftada iki kez bir bakıcı alabilir. Babası hâlâ sorumluluğu elinde tutar, ama bu saatlerde Selin eczaneye acele etmeden, parkta bir bankta oturup insanları izleyebilir; dinlenmenin ne demek olduğunu öğrenir.

Aylin Kasımda fiyatları artırır; bazı müşteriler gider, bazıları kalır ve işi takdir eder. İki haftada bir gün kapalı tutar, kimseye açıklamaz. O gün başını yıkamadan, sağlık ocağına gidip uyur, uzanır.

Hepsi birbirine dost olmaz, sadece şehirde, kuyrukta, metroda, markette kesişir. Ama ortak bir şey vardır: mükemmel olmamaya izin verirler.

Bir akşam Nazlı vitrin içinde bir eczane görür, ısıtıcı ışık yanar. Serkana sırt ağrısı ilacı alması gerektiğini, kendi reçetelerini de hatırladığını düşünür; içeri girer, ikisini de alır, kasada acele etmez. Evde Serkan Nasılsın? der. Nazlı ayakkabılarını çıkarıp montunu asar, İyiyim. Randevu aldım, bu akşam erken yatarım. der. Serkan onaylar, sanki en doğal şeymiş gibi.

Nazlı oturma odasına geçer, sadece bir masa lambası yanar. Oğul Ali uyur, mutfaktan çanak çömlek sesleri gelir. Yatar, kendini gevşetir; yarın iş, sohbet ve talepler devam edecek ama artık bir boşluk var, ona hemen doldurmayBu sessiz an, ona artık yalnızca varlığını kabul etmenin yeterli olduğunu hatırlattı.

Rate article
Lifequest
Kendine Zaman Ayırmanın Tam Zamanı