Büyükannem hastalandığını öğrendiğinde, çoğu insanın aksine sıradışı bir huzur içinde kabul etti. Mutfakta oturdu, kendine bir çay koydu, pencereye baktı ve şöyle dedi:

Büyükannemin hastalığını öğrendiği anda, bu haberi çoğu insanın alacağı paniklemeden farklı bir sükunetle karşılıyor. Mutfakta oturup bir çay demliyor, pencereden dışarı bakıyor ve şöyle diyor:
Evde oturup ölümü beklemeyeceğim. Mümkün olduğunca yaşamaya devam edeceğim.

Şimdi altmış yaşında, kısacık boylu, her daim gülümseyen bir kadın. Yılların, sorumlulukların, kayıpların gölgesinde sönmeyen bir iç ışığı var. Hayata duyduğu tutku, sabah çiğine benzeyen bir filiz gibi, taşların arasından zar zor çıkarak büyüyor.

Hayatının büyük bir kısmını aynı evde geçirdi; eski ama sıcak bir ahşap ev, elma kokulu, nane ve taze ekmek kokularıyla dolu. Beş çocuğunu burada yetiştirdi, torunlarına bakıp misafirleri ağırladı, kışları burada geçirdi. Ev, onun bütün evreniydi. Fakat bu evde sonunu getirmek istemedi.

Tanı konulduktan bir ay sonra evi satıyor. Tek bilen genç kız kardeşi Fatma, onunla notere gitti. Diğerleri haberi tesadüfen öğreniyor. Kuzeni Can, evine girdiğinde boş duvarlar, mobilyasız odalar, eski pişmiş böreklerin kokusu yerine Özel Mülk yazan bir tabela görür.

Birkaç gün içinde, büyükannemden bir sesli mesaj alıyoruz. Sesi dengeli, kendinden emin ve hafif bir gülümsemeyle dolu:
Bahanelere gerek yok. Bu benim kararım. Hayatım boyunca çalıştım, şimdi yaşayacağım kadar yaşayacağım.

Evin satışından elde ettiği TLyi alıp, yurt dışına ya da lüks otellere gitmiyor; sadece Türkiyenin dört bir yanını dolaşıyor. Marmara kıyılarında, Akdeniz sahilinde, Kapadokyanın peri bacalarında, eski manastırlarda, sokaklarda hâlâ Günaydın diye selamlaşan küçük kasabalarda.

Bize kartpostal, kısa mesaj ve fotoğraf gönderiyor; bronzlaşmış, yeni arkadaşlarıyla gülümseyen bir görsel. Bazen haftalarca kaybolup tekrar ortaya çıkıyor; uzun bir iç konuşmadan sonra bulmuş gibi huzurlu ve ilham dolu.

Ailesinde kimisi bu kararını anlayamıyor, Nasıl olur? Ev, anılar, çocuklar, torunlar! diye bağırıyor. Diğerleri ise cesaretini kutluyor. Büyükannem sadece şöyle yanıtlıyor:
Duvarları bırakmak istemiyorum. Yaşadığım anıyı bırakmak istiyorum.

Ve gerçekten yaşıyor; son yılında, belki de ilk kez gerçekten. Gözlerinde eski fotoğraflarda gördüğümüz parıltı geri dönüyor. Her sabaha sevinçle uyanıyor, mutluluğu sonraya bırakmıyor.

Hayatını kaybettiğinde, küçük bir valizini açıyoruz. İçinde onlarca bilet, seyahat haritaları, eski kartpostallar, gittiği kafe isimli notlar ve yüzden fazla fotoğraf var; deniz, dağ, eski ev ve sokakların önünde gülümseyen bir yüz. Her birinde hareket, ışık ve yaşam.

Ev artık yok, para da kalmadı. Ama özgürlük kaldı, en değerli varlığı. Kendi kendine olabilme, istediği gibi yaşama, izin beklememe özgürlüğü.

Ve sık sık düşünüyorum: Eğer kalan zamanımız az olsa, ne yapardık? Dört duvarın içinde, tanıdık eşyalar ve korkularla mı kalırdık? Yoksa bir gün demek yerine şimdi demeye cesaret eder miydik?

Çünkü gerçek bilgelik belki de ölümün beklenmesinde değil, hayatı açık gözlerle karşılamada gizli; büyükannemin yaptığını gibi.

Rate article
Lifequest
Büyükannem hastalandığını öğrendiğinde, çoğu insanın aksine sıradışı bir huzur içinde kabul etti. Mutfakta oturdu, kendine bir çay koydu, pencereye baktı ve şöyle dedi: