15 Nisan 2025
Bu sabah, kayınvalidem Ayşenur bir kez daha beni gölgede tutmaya çalıştı. “O elbiseyi bir daha giymesin, Gülbahar. Seni ucuz gösteriyor,” dedi hafif bir ses tonuyla, ipek bir fındık çiçeği gibi süzülen ama aslında eski bir yün çorap gibi yırtık. Sözlerini omzundan geçerken, bir anlığına aynada kendimi gördüm. Güneşin altındaki hafif çiçek desenli yaz elbisemi, en sevdiğim kıyafeti, Lyubanın (kardeşimin) bir film yıldızı gibi övgülerle anlattığı gibi üzerimdeki ışığı fark ettim.
“Beğenmedin mi?” diye sordum, sesim titrek olsa da.
Ayşenur yavaşça döndü, porselen gibi pürüzsüz yüzünde bir küçümseme ifadesi belirdi. “Burada ne beğeniyorsan önemli değil, Gülbahar. Burada statüden bahsediyoruz. Oğlum büyük bir projeyi yönetiyor, karısı indirim çığlığı çalan bir pazarda dolaşmamalı,” dedi, gözlerini ucuz sandaletlerime ve takı eksikliğime kaydırarak.
“Tamam, hallederiz,” dedi, “Fatma bir süredir butiklerde takılıyor. Gidip ona bak.” Fatma, kayınbiraderim, odasından çıkıp bir anda ortaya çıktı; markalı, pahalı bir ipek elbiseyle. “Anne, bu saçma,” diye homurdanarak, “iyi bir zevkin olmazsa nasıl giyilir?” dedi, bana hayvanat bahçesindeki garip bir yaratık gibi bakarak.
Ben, bir köy çocuğu, kayınbiraderimin altın çocuğu tarafından aileye çekilen bir yabancıyım. Söz vermedim, sadece başımı salladım ve bana “verilen” odaya yöneldim. Mahallemiz su basmasıyla alt üst olmuş, tamiratlar sürerken kayınvalidelerimiz bizleri evlerine kabul etmişti. Lyubomir (eşim) bir ay sürecek iş gezisine çıkmış, “Seni sevecekler, göreceksin!” demişti.
Kapıyı kapatıp arkamı duvara yasladım; kalbim boğazımda çarpıyordu, öfke dolu bir buz gibi. Laptopumu açtım, satranç platformunda dün akşamki dünya çevrimiçi turnuvasının kazananı hâlâ ana sayfada duruyordu. Kullanıcı adım “Sessiz Hamle”, ülkemin bayrağı yanındaki avatar, Amerikalı büyükustanın yenilgisini gösteriyordu. Altında yanıp sönen tutar: kırk milyon TL.
Karımın sesini duyduğum an, “İyi bir soyluluk gerekir…” diye fısıldadı. O akşam, akşam yemeğinde kayınbabam Mehmet, telefonla bir “problemli varlık” üzerine bağırıyordu. “Küçük bir meblağ bile akıllıca yatırılmalı, boş yere harcanmamalı. Sen, Gülbahar, evlenmeden ne iş yapıyordun? Bir analist mi?” diye sordu.
“Finans analistiyim,” diye düzeltim. O ise “Evet, evet,” deyip devam etti, “büyük meblağlarla ne işin olurmuş…” dedi. Fatma, roka ve karidesli salatasını karıştırırken, “İlk yıl dönümü için Lyubomir’e gümüş kol düğmesi almıştım, altı ay biriktirmişti,” diye ekledi.
Ayşenur gülümseyerek, “O kol düğmeleri çok güzeldi,” dedim, “Lyubomir beğendi.” Kayınvalidem, “O çok nazik, seçici değil,” diyerek bir zehir gibi yalan bir övgü yaptı.
Bankacılık uygulamasını açtığımda, paranın hesabımda olduğunu gördüm. Üç yüz gülen, iyi bakımlı yüzler, benim bir hatam olduğunu düşünüyordu; bir yoksul bir kenar çocuğu, ya yeniden şekillendirilecek ya da atılacaktı.
Ertesi gün, Fatma beni “yeniden giydirmek” için mağazalara götürdü. Bir elbise, bir yıllık maaşımı eşdeğer fiyatla etiketlenmişti. “Deneyin, anne ödeyecek,” dedi. Etiketi gördüm, başımı çevirip, “Bu çok pahalı, alamam,” dedim.
“Yoksul kız numarası yapma,” diye alayla karşılık verdi. “Bize bir şey verildiğinde, mutlaka al ve mutlu ol. Bizim ailemiz Lyubomir’in eşini giydirmek için bütçe sıkıntısı çekmez.” Satış görevlisi de sözlerine kulak verdi, ben de utanarak çarşaf gibi kırmızı bir çehreye büründüm. “Ben pahalı şeylere alışkın değilim,” diye sessizce ekledim. Fatma, “O zaman alış,” dedi, “paketi hazırlayın, eve gönderilsin.”
Günün sonunda, Ayşenur çantasını uzattı, “Bu çanta artık sana uygun, ben artık kullanmıyorum,” diyerek bana eski bir marka çanta verdi. Bir hediye değil, bir miras gibi sunulmuştu. “Teşekkür ederim,” dedim, sesimde başka birinin yankısı gibi.
Akşam olunca, babam Mehmet televizyon izleken yanına oturdum. “Misafirperverliğiniz için minnettarım, ama…” diye başladım. “Hayır, ‘ama’ yok,” diye kesti, “Sen bizim oğlumuzun karısısın, bakmak görevimiz.”
Ayşenur odadan girip, “İş? Gülbahar, senin asıl işin Lyubomir’dir. Çocuk yap, ona rahatlık sağla,” dedi. “Para değil, kendini gerçekleştirmek,” diye ısrar ettim. Fatma, “Kendini gerçekleştirme” deyip kahkahalar arasında, “Kâğıt işleriyle ne istersin?” diye sordu.
O an, Lyubomir video aramasıyla ekrana geldi. Yorgun ama neşeli yüzüyle, “Nasıl gidiyor? Zor mu?” diye sordu. “Her şey yolunda, çok dikkatli,” diye cevapladım, “onlar çok ilgili.”
Videoyu kapatıp tekrar laptopumu açtım; satranç platformu hâlâ oradaydı, ama artık bir emlak sitesine bakıyordum. Bebek Mahallesi’nde lüks bir müstakil ev, teraslı bir çatı katı… Satın almak için değil, savaş alanını incelemek için bakıyordum. Çamur gibi bir zemine çakılan çiviyi ölçüyordum.
Çarşamba günü Ayşenur odama girip, “Temizlik yaptım, çarşafı topladım,” dedi. “Altındaki eski tahta satranç tahtası nerede?” diye sordum. “Bahçıvanın çocuğuna verdim, oyun oynaması için,” diye cevapladı. O eski satranç tahtası, babamın altı yaşındayken el yapımı, her taşı oymuş, bir hatıra taşıyıcısıydı.
Tahtanın yokluğunu hissettiğimde, içimde bir fırtına patladı. Odada boş bir yer, parlatılmış parke, bir eksik. Gözlerimin önünde, bir kez daha ayakta durmak zorundayım diye düşündüm.
Ayşenur ve Fatma oturmuş çaylarını içiyor, İtalya tatili planlıyorlardı. Bana bakıp, gözyaşları bekliyorlardı. Ben ise soğukkanlı bir sesle, “Bahçıvanın tahtayı verdiğini söylediniz, lütfen geri getirin,” dedim.
Ayşenur şaşkın, “Bu bir çocuk oyuncağı, yeni alırız,” dedi. “Hayır, benim babamın anısı,” diye ısrar ettim. Fatma alayla, “Böylesi bir dram?” dedi.
Sesimi yükselttim, telefonumu çıkardım, bir emlak danışmanını aradım. “Merhaba, ben Ümit. Bebek Mahallesi’ndeki müstakil evle ilgileniyorum. Teklif vermek istiyorum.”
Oda bir anda sessizliğe büründü. Ayşenur ve Fatma çay bardaklarını yere bırakmış, gözleri şaşkınlıkla dolmuştu. “Milyonlarca TL mi?” diye bağırdım, “Dün dünya satranç şampiyonu oldum, kazanılan parayla alıyorum.”
Fatma bağırarak, “Şaka mı bu?” dedi. Ayşenur, “Bu çok aptalca bir şaka,” diye ayakları yere basıyor, “Gülbahar, ne diyorsun?” diye sordu.
“Bunlar şaka değil, para benim. Dünya satranç turnuvasını kazandım,” dedim, “Ve o tahtayı bana geri getirmenizi istiyorum.”
Babam Mehmet içeri girdi, “Ne oluyor?” diye sordu. Fatma, “Kadın çılgın,” diyerek bağırdı. Mehmet, “Bu parayı nereden buldun?” diye sessizce sordu. “Kırk milyon TL,” dedim, “tamamı bana ait.”
Babam bir ıslık çaldı, Ayşenur ağzını kapattı. Tam o anda kapı çaldı, Lyubomir içeri girdi, işe erken gelmişti. “Anne, baba, ben geri geldim!” dedi, gözleri şaşkın. Ayşenur, “Oğlum, karımız neler söylüyor?” diye sordu. Ben, “Gerçek,” dedim, “Babamın tahtasını attınız.”
Lyubomir, “Anne, bu doğru mu? Tahtayı çöp gibi attınız mı?” diye sordu. Ayşenur, “Ben iyi niyetliydim!” diyerek savundu. Lyubomir, “Üç haftadır eşimi aşağılıyor, beni kör ettiniz,” diyerek sesini yükseltti. O an, bütün aile sessizliğe büründü, gururları kırılmıştı.
Ben, “Artık burada kalamam,” dedim. Eşyalarımı topladım, Lyubomir de yanımda, bir çanta alıp, “Seni affediyorum, seni koruyacağım,” dedi. Çıktık, eski evdeki taşları geride bırakarak.
Araba yolunda, Lyubomir, “Kırk milyon TL… Şimdi sen benden daha zenginsin,” dedi gülümseyerek. “Para değil, hak değil,” dedim, “Bu her zaman hakimdi.”
Altı ay geçti. Bebek Mahallesi’nde yeni evimizde, Karelian kayın ağacının bir masasında, eski satranç tahtam duruyor. Lyubomir, bahçıvanı buldu, tahtayı geri getirdi; ondan çok fazlasını ödedi, bir özür gibi.
Kayınvalidem şimdi “bizim zeki Gülbahar” diye sesleniyor, ama artık bir şey değişmedi. Biz sadece birbirimize saygı gösteriyoruz, para değil. Bana bir ders: Gerçek soyluluk, pahalı çantalar ya da arabalarla ölçülmez; içimizdeki omurgadır, sessiz bir hamleyle rakibi mat etmektir. Bu deneyim bana, hayatta kazanılacak en büyük ödülün, kendi onurum olduğunu öğretti.




