Mehmet Çetin, bir Ekim sabahı kendini mutlu bir yalnızlık içinde bulmuştu. Dışarıda yağmur çise çise yağıyor, rüzgar çatıların arasından geçiyor, hatta bacalardan uğultu yükseliyordu. Mutfakta, iki yıldır bir rutinin içinde sürüklenen adam, boşluğa bakıyordu: saat yediye kalkmak, sekizde kahvaltı, dokuzda haberler Hepsi belli, hepsi aynı. Kapı önünde terlikler dik, mutfak dolaplarında fincanlar aynı hizaya dizilmiştitıpkı karısının ölümünden sonra oturmuş bir yaşam gibi.
Ne güzel, sadece bir harika, diye fısıldadı kendi kendine. Lale bunu beğenirdi.
Akşamüstü, her zamanki gibi ekmek almak için mahalle bakkalına gitti. Çıkışta, binanın ön basamaklarında kırmızı tüylü, derisi yıpranmış, bir gözü bulanık bir sokak kedisi oturuyordu. Hafifçe titriyor, sanki soğuk yağmur mu, korku mu onu sarsıyordu.
Selam, dostum, dedi Mehmet, kedinin yanına otururken. Yüzün biraz solgun gibi.
Kedi, sanki Beni yanlış düşündün, yaşamak acı demek istercesine ona baktı.
Gel buraya, diye uzattı elini. Kedi kaçmadı, tersine başını yaklaştırıp hafif bir mırıltı çıkardı. Sen benim buz gibi dostumsun, diye düşündü Mehmet, başını hafifçe salladı.
Tam o anda basamaklardan bir ses yükseldi. Üçüncü kattaki komşusu Gülseren Hanım, çöp çıkarmak için iniyordu.
Mehmet Çetin! Ne yapıyorsun bu hayvanla? diye bağırdı.
Donmuş bir zavallı, diye yanıtladı Mehmet.
Tam da öyle! Buradan uzak dur, pire, hastalık bulaştırır, dedi Gülseren, gözlerini kısarak.
Mehmet, önce komşuya, sonra kediye baktı. Gel, ısıtıcıya çıkalım, diye mırıldandı. Gülseren ise Çıldırıyorsun! diyerek itiraz etti, Kirli bir şeyi eve sokma! diye haykırdı. Ya burada ölürse, daha temiz olur mu? diye ekledi.
Mehmet, kediyi evine götürdü. Kedi, adım adım, tereddütle ama hiç kaçmadan eşlik etti. Kapıya vardıklarında, havayı kokladı, Korkma, içeri gel, diyerek onu cesaretlendirdi. Burada sokak değil.
İlk iş olarak kediyi banyoya götürdü. Ilık su ve biraz şampuan, kedinin gözlerini kapattı, ona huzur verdi. Yavrum, bu yara izlerin neler? diye içini çekti. Kıymık ve balık gibi bir şeyle besledi; yemek bir anda kayboldu.
Kıvrak ismi Kırmızı olsun, diye karar verdi. Eski bir havluyu ısıtıcının yanına serdi, kedi yuvarlandı, hemen uykuya daldı. Mehmet, Nasıl devam edeceğiz? Yemek, veteriner diye düşündü; ev artık sessiz bir mezar değil, canlı bir nefes gibi çırpınıyordu.
Bir gecelik kal, sonra karar veririz, diye sustu kendine. Ertesi sabah, mutfakta bir felaketle uyandı: çiçek aranjmanı devrilmiş, toprak yere saçılmış, bir tabak kırılmıştı. Kırmızı, gururla patisini yıkıyordu.
Ne yaptın sen? diye bağırdı Mehmet. Kedi, kayıtsız bir ifadeyle gözlerini yukarı kaldırdı, Sabah ne kadar güzel? der gibiydi. Tamam, seni geri çıkarayım, diyerek kediyi tutup kapıya yöneldi. Gülseren, kapı önünde onu bekliyordu. Bakın ne hal! diyerek felaketi işaret etti.
Mehmet, Onu geri vermeyeceğim, diye kararlı bir sesle yanıt verdi. Gülseren çırpınarak Nasıl yani? Bırakmaz mısın? dedi. Alıştıracağım, bir gün sakinleşir, dedi Mehmet, Yoksa her şeyi dağıtır! Gülseren, Evinizde bir saray gibi yaşamıyorsunuz! diyerek kapıyı çarptı ve çıktı.
Mehmet, kediyi tutup Tamam Kırmızı, bir anlaşma yapalım: bir daha böyle olmayacak, diye fısıldadı. Saatlerce evin etrafını süpürdü, kediyi izledi; Bak, her şey nasıl? Şimdi sen bir izleyicisin, ben ise sahnenin başrolündeyim, diye düşündü. Kedi, memnun bir mırıltıyla onayladı.
Öğleye kadar her şey eski parıltısına kavuştu. Fakat oturup masaya oturduğu anda Kırmızı, bir anda rafın üzerine sıçradı ve bir kitap yığını devirdi. Ne yaptın sen? diye haykırdı Mehmet, ama öfke yerini bir sıcaklığa bıraktı. Bir şeyler kırıldığında bile kalbinde bir kıvılcım yanıyordu.
Akşam, markete gidip kedi maması alırken satış görevlisi şaşkınlıkla Kedi mi aldınız? diye sordu. Evet, öyle görünüyor, diye cevapladı Mehmet. Eve dönerken kediyi taze mamayla doyurdu, Beğendin mi? diye sordu; kedi, bacağını ona sürerek onay verdi.
Bir hafta içinde Mehmetin hayatı eskiden tanıdığı gibi olmayacaktı. Uyandıran alarm yerine Kırmızının göğüsünden gelen bir tıkırtı olacaktı. Akşamları haber yerine iplerle oynadılar, Lale gülürdü, şu düzenli adamın ne hale geldiğini görebilir! diye kahkaha attı.
Evi artık bir kedi kulübüne dönüşmüştü: pencere kenarında mini bir ev, tırmalama tahtası, birden fazla su kabı. Sessiz bir boşluk yerine bir neşe patlaması doluydu. Gülseren zaman zaman kapıyı çalar, Burada bir hayvanat bahçesi kurmuşsun! diye tiye alırdı. Sarı böcek mi? Burada bir şey yok! diye alay eder, Daha temiz, belki de çoğu evdeki gibi, diye gülüşürdü.
Üç hafta sonra Mehmet, ısıtıcıya boya sürerken, Kırmızı bir pençesiyle boya damlasını yakalayıp duvara iz bıraktı. Sanatçı! diye bağırdı, kediyi yakalayarak.
Kapı çaldı. Gülseren içeri atladı: Ne yaptın yine? Mehmet, Kırmızı sanatını sergiliyor, dedi, boya izlerini göstererek. Gülseren Buna hâlâ alışamıyorum! diye çığlık attı, ama Mehmet Güzellik işte! diyerek savundu.
Dördüncü hafta, bir yeni oyuncak aldılar; satıcı Kediniz çok şımarıyor! dedi. Mehmet Değerlendiriyorum, diyerek gülümsedi. Kedi, oyuncakla oynarken Özledin mi? diye soran bir sesle, Ben de seni özledim, dedi içinden.
Aylar geçti, Kırmızı bir kez daha kayboldu. Gülseren, Fotoğraf çekebilir miyim? Torunuma göndereyim, dedi. Fotoğraf çekildi, komşu gülerek Uzun zamandır bu kadar kahkaha duymamıştım, dedi. Mehmet, Gülseren de değişti, belki de iyi bir şey oldu, diye düşündü.
Sabahın sessizliğinde, Kırmızı? diye bağırdı; cevap yoktu. Kedi mamasının olduğu kâse hâlâ doluydu, ama kedinin ayak izleri yoktu. Bu olamaz, diye homurdandı; kalbi sıkıştı. Her köşeyi aradı: oturma odası, dolap, buzdolabının altı. Boşlukta sadece bir boşluk kaldı.
Balkon! diye bağırdı, koştu çıkmaya. Pencereyi açtığını hatırladı; dışarıda bir çiçek saksısının kırık parçaları yer alıyordu. Tanrım! dedi; kedinin düşmüş olabileceğini düşündü. Dördüncü kat, beton bir çatı… Çabuk giyindi, dışarı fırladı, çimlerde, çiçeklerde, arabaların altına bakarak Kırmızı! diye bağırdı. Geçenler ona acı dolu bakışlarla Dede, ne oldu? diye sordu. Kedim kayboldu diye gözyaşları içinde anlattı. Belki dolaşıyordur, dediler, kısırlaşabilir.
Akşam eve döndüğünde, bozulmamış maması önünde oturdu, umutla bekledi. Gülseren çaldı kapıyı. Mehmet Çetin, bahçede bağırıyordunuz, bir şey mi oldu? dedi. Kırmızı kayboldu, diye mırıldandı. Gülseren, Nerede olabilir? diye sordu, Balkondan düşmüş olabilir, kaçmış da olabilir Mehmet, Bilmiyorum, aklım karıştı, dedi. Gülseren, Üzülme, Kırmızı akıllı bir kedidir, bir yol bulur, diyerek omzuna dokundu.
Geceleri uyuyamazken, dışarıda rüzgarın hışırtısı içinde kedinin hafif bir miyavlamasını duymayı bekledi. Sessizlik hâlâ hâkimdi.
Günler geçtikçe, Mehmet, sokakta fotoğrafını göstererek Kırmızı, beyaz göğüs, turuncu tüy diye sordu. Kimse tanımıyordu. Bir hayvan dükkanı satıcısı, İlan koyun, duvarlara asın, dedi, Ben size yardım ederim. Ben bir şey anlamam, dedi Mehmet. Satıcı gülümseyerek Fotoğrafı bana ver, ben dağıtacağım, dedi. Kayıp Kırmızı, Mavi Sokak, ödül var, diye ilanlar çıktı, ama telefonlar sessiz kaldı.
Üçüncü gün, çayını içip pencereden bakarken, uzaktan bir miyav sesine yakalandı. Kırmızı! diye bağırdı, merdivenlerden aşağı koştu, Yardım edin! diye bağırdı. Sessizlik hâlâ. Üst kata çıktı, bir pencere boşluğunda titreyen bir gölge gördü. Kırmızı, titrek ve kirli, çaresizce miyavlıyordu.
Tanrım! diye bağırdı, Nasıl tırmandın? Kedi hâlâ zayıftı, ama Mehmet ona bastırınca hafif bir mırıltı çıkardı. Gözyaşları içinde Aptal evlat, diye fısıldadı. Eve döndü, sıcak bir süt ve az bir yemek verdi. Akşam olduğunda, Kırmızı yavaşça canlandı, patisiyle hafifçe oyun oynadı.
Şimdi Ocak ayı, üç ay önce Kırmızı evin bir parçası olmuştu. Mehmet pencerenin önünde otururken, Kırmızı pencere kenarında güneşin sıcaklığında kıvrılmış, karnını bir kenara atıyordu. Hayatta kalmışsın, diye şaka yaptı, tam bir ev kedisi oldun. Kedi sadece huzurlu bir mırıltı çıkardı, gözlerini kapattı.
Kapıdan bir çalan ses duyuldu; Gülseren içeri girdi. İçeri gelsin, Gülüm, dedi. Getirdiğim el örgüsü fareyi gördün mü? Kedi kuyruğunu salladı. Nasıl yaşıyor? diye sordu Gülseren. Yiyor, uyuyor, bir yandan da panik yaratıyor. Pişman değil misin? diye sordu Mehmet. Hiç pişman olmadım, dedi dürüstçe. Gülseren, Belki bir kedi daha almalı, diyerek göz kırptı. O zaman veteriner, aşı, her şey hazır olsun, dedi Mehmet, öğreniyorum.
Akşam olduğunda, Mehmet ve Kırmızı koltukta oturuyordu; televizyonun sesine eşlik eden kedi, karnına yaslanmış, sırt üstüne yuvarlanıyordu. Hatırlıyor musun, seni dışarı atmak istedim? diye sordu, aptal oldum, iki yıl boyunca bir şey kaçırmadım. Dışarıda karlı rüzgar eserken, ev içinde sıcaklık, rahatlık ve yeni bir yaşam vardı.
Mehmet, uyuyan kedisine bakıp anladı ki, artık sadece var olmuyordu; gerçekten yaşıyordu. Ertesi sabah, kıvırcık kulaklı bir alarm yerine, kedinin hafif mırıltısı bir uyanış olacaktı. İyi uykular, Kırmızı, diyerek gözlerini kapattı, kedinin nazik tınısı içinde en güzel ninniyi dinledi.




