Başkasının Karısına Göz Dikti
Birlikte yaşamaya başlayınca, Veysel Durmuş zayıf iradeli bir adam olduğunu gösterdi.
Onun her günü, sabah nasıl bir ruh haliyle uyandıysa ona göre şekilleniyordu. Bazen neşeli uyanır, gün boyu şakalaşır, kahkahalar atardı.
Fakat çoğu zaman, kasvetli düşüncelere dalar, litrelerce çay içer, evin içinde bulut kümeleri gibi dolaşırdıtıpkı bir sanatçının olması gerektiği gibi. Ki kendisi de öyleydi: Veysel bir köy okulunda resim, teknoloji ve bazen de müzik dersleri verirdi (Müzik öğretmeni izin aldığında).
Sanata yatkındı. Okulda yaratıcı potansiyelini ortaya koyamayınca, bunun acısını evinden çıkardıen büyük ve aydınlık odayı atölyeye çevirdi. O oda, aslında Zührenin gelecekteki çocukları için göz koyduğu odaydı.
Ama ev Veyselin olduğu için, Zühre sesini çıkarmadı.
Veysel, odayı üçayaklar, tuvaller, boyalar, kil ve türlü türlü gereçle doldurdu, çılgınca resimler yapar, heykeller yontar, formlar şekillendirirdi.
Bazen gecenin bir yarısına kadar garip bir natürmortla uğraşır, bazen de hafta sonları boyunca anlaşılmaz bir figürle cebelleşirdi.
Ortaya çıkardığı bu baş yapıtları satmaz, hep eve koyardı. Hal böyle olunca, duvarlar sergiden farksız oldu; ki, Zühre bu resimlere hiç tahammül edemezdi. Dolaplar, raflar, kil heykelciklerle dolmuş taşmıştı.
Keşke güzellik olsa Ama yoktu.
Sayılı sanatçı dostları, eskiden beraber okuduğu ve uğrayan eski arkadaşları, sergiyi sessizce dolaşır, incelerken bakışlarını kaçırır, iç çekişlerini gizlerdi.
Tek bir güzel söz eden çıkmadı.
Bir tek, en yaşlıları olup bir şişe kızılcık likörü yuvarlayan Levent Pehlivan şöyle bağırdı:
Allah aşkına, bu ne biçim saçmalık! Hiçbir şey göremedim burada! Evin güzelliğinden başka tabii hanım hariç.
Veysel buna çok içerledi, ayaklarını yere vurdu, bağırdı ve karısından misafiri kapı dışarı etmesini istedi.
Defol git!diye bağırıyorduSanattan anlamayan sensin, ben değil! Anlaşıldı, elin titremesinden fırça tutamıyorsun, bana imreniyorsun da ona yanıyorsun!
…Levent, merdivenlerden düşe kalka inip kapıya yöneldi. Zühre ardından koşup özür diledi:
Ne olur, alınmayın. Keşke sizi önceden uyarsaydım, kusura bakmayın.
Onun adına kendini üzme, güzel kızım, dedi Levent. Her şey yolunda, taksi çağıracağım. Ama sana acıyorum; evin çok güzel, ama Veyselin bu berbat resimleri her şeyi mahvetmiş! Kil canavarlarını kimse görmesin diye saklamak lazım. Yine de, Veyseli bilirim, zor bir hayatın var. Çünkü sanatçı ne üretirse ruhudurVeyselin ruhu ise; bomboş!
Zührenin elini öpüp gitti.
Veysel bir ay boyunca kendine gelemedi, bağırdı, bazı heykellerini parçaladı, resimleri yırttı, cinnet geçirdi, sonra sakinleşti
***
Ama Zühre hiç karşı çıkmadı kocasına.
Belki bir gün, çocukları olur, atölye çocuk odasına döner, bu sevdadan da vazgeçer diye düşündü.
Evlenince başlarda düzgün bir aile babası olmayı denemişti Veysel. Eve taze meyve, maaş getiriyor, karısına bakıyordu.
Ama kısa sürede soğudu. Para vermemeye başladı, Zühre hem kocaya hem evin işine koşmaya mecbur kaldı. Bir de bahçe, tavuklar ve kaynanası başına kaldı…
Hamile olduğu haberini alınca, Veysel sevinçten havalara uçtu; ama çok sürmedi, bir hafta geçmeden Zühre hastalandı, hastaneye yattı ve düşük yaptı.
Bunu duyan Veysel birden değişti; ağlamaklı, sinirli, karısına bağırıp eve kapanan biri oldu.
Zühre’nin taburcu olduğu gün, kadın neredeyse hayalete dönmüştü. Güçlükle eve dönerken, Veysel kapıyı açmadı.
Aç kapıyı, Veysel!
Açmam, diye hıçkırdı arkasından, Neden geldin? Benim çocuğumu doğuracaktın, başaramadın! Anam da bugün senden kalp kriziyle hastaneye kaldırıldı! Neden evlendim seninle, felaket getirdin! Çık git! Artık seninle yaşamak istemiyorum!
Zührenin gözleri karardı, basamakta oturup kaldı.
Ne yaptım ben sana, Veysel? Ben de acı çekiyorum, lütfen aç kapıyı!
Adam hiçbir tepki vermedi, Zühre havanın kararmasına dek oturdu.
Nihayet, kapı gıcırdayıp açıldı. Veysel hayli zayıflamıştı, kapıyı kilitlemek istedi, anahtarı bulamadı.
Zaten ne nerededir bilmezdi, genelde her şeyi Zühre’ye sorardı.
Öylece düşünceli, karısına bakmadan dışarı çıktı.
O uzaklaşınca, Zühre içeri girdi, yatağa kendini attı.
Gece boyunca bekledi kocasını. Sabah, komşu gelip Zührenin kaynanasının vefat ettiğini haber verdi.
Olanlar Veyseli sarstı, okuldan ayrıldı, yatağa düştü ve Zühreye şöyle dedi:
Seni hiç sevmedim. Annemin isteğiyle evlendim. Hayatımızı mahvettin, affetmeyeceğim!
Sözleri yaraladı ama Zühre “onu yalnız bırakmam” dedi.
***
Günler geçti, hiçbir şey düzelmedi. Veysel yataktan çıkmaz oldu, su dışında bir şey içmiyor, yemek yemiyordu.
Çünkü ülseri nüksetmişti.
İştahı gitti, apati sardı, zamanla tamamen halsizleşti, kalkamaz oldu, besinsizlikten dert yandı.
Sonra anlaşıldı ki, Veysel boşanma davası açmış. Mahkeme ayrılığa karar verdi.
Zühre epey gözyaşı döktü.
Veysele sarılmak, öpmek istedi; Veysel uzaklaşıp iyileşince seni kovacağım, hayatımı mahvettin dedi.
***
Zührenin gidecek yeri yoktu. Annesi erkenden evlendirip, ikinci bir hayat peşine Karadenize, bir dulun yanına taşınmıştıevi hemen satıp, gelen parayı da alıp gitmişti. Zühre boşanırsa, dönüş yapacak evi kalmamıştı.
Böylece çaresizlik girdabına yakalandı.
***
Bir gün evde yiyecek her şey bitti. Dolabın dibi kazındı, kümesten son yumurta alındı, Zühre, Veysele sulu lapayla ezilmiş yumurta sarısı yedirmeye başladı.
Hayat böyle işte, şimdi minik bir bebeği kaşıkla besleyecek yerde, eski kocasına uğraşıyordu.
Biraz gideceğim, köy meydanında pazar var. Tavuğu satıp yiyecek bir şeyler alayım.
Veysel tavana bakıyordu, boğazı düğümlenerek:
Niye satacaksın ki? Onu haşla, güzel bir tavuk suyu çorbası yap. Lapa lapa yemekten bıktım.
Zühre, tek zarif elbisesinin (mezuniyetinde ve düğününde giyindiği, şimdi ise yalnızca sıcak günlerde giyebildiği) eteğini buruşturdu.
Sen de bilirsin, elim kesmez… Satacağım ya da değiş tokuş yapacağım. Komşulara da verebilirdim, ama Papatya bana çok alıştı, tekrar gelir sanırım.
Papatya mı, dedi Veysel küçümseyerek, Her tavuğa isim mi taktın? Ne beklenir ki senden
Zühre başını eğdi.
Pazara gideceğim diyorsun, dedi adam, azıcık canlanarak, benim birkaç tablo ile heykelciği de götür. Belki biri alır?
Zühre kaçamak bakıp kaçınmaya çalıştı:
Kıyamazsın ki, sen onları çok seviyorsun
Dedim ya götür! diye diklendi.
Konsolun üzerindekilerden iki kuş şeklinde düdükle, kocaman bir kumbara domuz aldı. Eşikte dışarı kaçtı, Veysel ardından daha fazla tablo taşımasını istemesin diye dua etti.
Heykelleri satmak belki mümkündü, ama tablolar tam bir yüz karasıydıkim alır ki? Zühre de utanıyordu.
***
Gün sıcaktı. İncecik giyinmiş olsa da, terden sırılsıklam olmuştu. Yüzü parlak, saçaklı perçemi alnına yapışmıştı.
Köy günüydü.
Zühre son ne zaman bir şenlikte yürüdüğünü hatırlamıyordu, şaşkınlıkla tezgahtan tezgaha koşan canlı kalabalığı izledi.
Her yerde bal, ipek eşarplar, çocuklar için şekerlemeler vardı. Şiş kebapların kokusu cazipti, müzik çalıyor, kahkahalar yükseliyordu.
Bir satıcının tezgahında durdu. Tavuğu sarıp okşadı.
Nedense ayrılmakta zorlanıyordu. Yıllar önce civciv almıştı; biri sakatlanınca eve aldı, iyileştirip, sevgiyle büyüttü. Papatya tam bir dost olmuştu; kümese girince, hemen aksak aksak koşardı.
Şimdi de, gezi meraklısıydı; torbadan çıkmaya çabalıyor, gagasıyla Zühreyi dürtüyordu.
***
Yaşlı bir kadın baktı:
Buyur kızım, takı al, paslanmaz çelikten var, gümüş, altın kaplama zincirler var.
Yok, sağ olun, tavuk satmak istiyorumyumurtası bol, sağlam bir tavuk, dedi.
Tavuk mu Ne yapacağım tavuğu?
O sırada tezgahta duran genç bir adam canlandı:
Bir göstersene tavuğu.
Tabii…
Zühre tavuğu dikkatlice uzattı. (Tanımıyordu adamı.)
Kaça vereceksin, ucuza mı düşüyorsun?
Adam dikkatle bakınca, Zühre daha da sıkıldı.
Biraz sakat ama, genel olarak iyi bir tavuktur.
Tamam, senden alayım. Bunlar da ne?
Adam elindeki kil biblo ve kumbara domuzu işaret etti.
El yapımı düdük ve kumbara.
Adam domuzu inceledi, alayla gülümsedi:
İlginçmiş, el emeği demek?
Evet, uygun fiyata vereceğim.
Hepsini alayım, ben farklı şeyleri severim.
Takıcı kadın seslendi:
Delikanlı, bunları ne yapacaksın? Git kardeşine yardıma koş, kebaplar soğudu!
Zühre parayı alınca panikledi:
Kebap satıyorsanız, tavuğu satmam size! Papatya kebap yapılacak bir tavuk değil!
Tavuğu geri almak istedi, ama adam çevikçe kaçındı.
Buyur paranı geri al!dedi, titrek bir seslePapatya dyarıdır, kebap olamaz!
Anladım, adam güldü, anneme hediye edeceğim, o tavuk besler.
Kesin mi?
Söz, kızma. İstersen gelip bakarsın Papatyaya.
***
Zühre eve yaklaşırken, bir araba yanaştı. Camdan az önceki adam sarktı:
Hanımefendi, elinizde başka kil heykelcik var mı? Hediye olarak almak isterim.
Güneş gözünü aldı, gözlerini kısmış, hafifçe gülümsedi:
Evde tonla var Gördüğünüz gibi, bolca satacak eşya mevcut!
***
Veysel, yataktan kalkmış başını kaldırıp homurdandı, kapıdaki sesleri duyunca:
Kim geldi Zühre? Su getir, susadım.
Gelen, eşiğin önünde duran adam, tabloları incelemeye başladı.
Enteresan, diye fısıldadı. Bunları siz mi yaptınız? diye, su getiren Zühre’ye dönüp sordu.
Evet ben! Veysel yataktan fırladı Çocuklar çizim yapar. Ben ise ressamım!…
Yatakta yükseldi, misafiri keskin gözlerle süzdü.
Resimlerimle niye ilgileniyorsunuz? diye söylendi.
Çok beğendim. Almak istiyorum. Heykeller de mi size ait?
Hepsi benim! Veysel bağırdı, Zührenin uzattığı bardağı itti. Hepsi bana ait!
Yorganı fırlatıp, hafifçe aksayarak misafirin yanına gitti.
İlginç çalışmalarınız var, dedi adam, tek gözünü Zühreye kaydırarak.
Veysel tüm baş yapıtlarını ahenkle anlatadurdu; misafir ise her fırsatta kızın yanaklarına yayılan heyecana dikkat kesiliyordu.
Epilog
Zühre eski kocasının bu mucize iyileşmesine hayret etti.
Meğerse Veysel hasta falan değilmiş!
Evde sanatına ilgi duyan biri olunca, bir anda hastalık falan kalmadı.
Garip misafir her gün gelmeye, yeni bir tablo ya da heykel satın almaya başladı.
Resimler bitince, heykellere sıra geldi.
Veysel sevinip yeni eserler yapmaya koyuldu.
Ama anlamıyordu; müşteriye ilham olan tablolar değildi Aslında bizzat karısıydı.
Yani, eski karısı.
Her gelişte, Deniz müşterimizin adı uzun süre kapı önünde durup Zühre ile sohbet etti.
Aralarında bir çekim oluştu.
Gönül işi doğdu…
Ve hikaye şöyle bitti: Deniz, Veyselin evinden istediğini aldı; yani Zühre’yi.
Zaten tüm gelişinin sebebi de oydu.
Kendi köyüne dönerken Deniz, topladığı resimleri sobada yaktı, kil canavarları ise çuvalla bir kenara koydune yapacağına karar verememişti.
Hep Zührenin güzel yüzünü düşünüyordu.
Daha ilk pazar yerine geldiği gün, o hafif elbisesi ve çantasıyla Zühreye tutulduğunu anlamıştı.
Bunları araştırıp, kızın tuhaf, kendini sanatçı sanan bir adamla çaresiz yaşadığını öğrenmişti.
Fazla dayanamadıher gün saçma tabloları almaya gelerek kızla görüşmeye devam etti. En sonunda da Zühre her şeyi anladı.
***
Veysel bu sonuca şaşırdı.
Onca resmini satın alan Deniz, Zühreyi götürdüktan sonra uğramaz oldu.
Veysel, onların evlendiğini duyunca burukluk yaşadı; böylesine kolay kandırıldığını yeni anlamıştı.
Çünkü iyi bir kadın bulmak kolay değil, Zühre de tam aranan cinstendi.
En kıymetlisini, yani karısını kaybettiğini hemen anlamadı.
Nereden bulurdu artık böyle birini? Zühre sadece tahammül etmemişti, ona ana gibi şefkat göstermiş, bakmıştı. Bir de gayet güzeldi!
Ama o, bu değerli kadının kıymetini bilememiş, kaçırmıştı.
Bir ara depresyona girmeyi düşündü, ama sonra vazgeçti. Artık ezilmiş yumurta sarısı yediren yoktu, su getiren yoktu. Evle ilgilenecek biri de yoktu…




