Murat evden ayrıldı, genç bir kadınla. Gözyaşı dökmemiştim. Oturdum, derin bir nefes aldım ve uzun bir süredir hissetmediğim rahatlığa kavuştum.
Kamil ve ben otuz beş yıl boyunca evliydik. Düğünümüz gençken gerçekleşti; ben yirmi iki, o yirmi dokuz yaşındaydık. Başlangıçlar sevgiyle doluydu: ev kurmak, konut kredisi, ilk çocuğumuz, ikinci çocuğumuz, tadilatlar, mesai sonrası çalışmak. Normal bir yaşam sürüyorduk, herkes gibi. Büyük tutkular yoktu, dram da yoktu.
Zamanla yollarımız ayrılmaya başladı. O, işten geç saatlerde dönüyor, projelerle bahane buluyordu. Ben ise kütüphanede çalışıyor, alışveriş yapıyor, akşam yemeği hazırlıyor, çamaşır yıkıyor, torunların ödevine yardım ediyor, komşumla sohbet ediyordum. Akşamları televizyonda ayrı köşelerde otururduğumuz bir rutin hâlâydı.
Dokunuşlarımız durdu. En son ne zaman beni sarıp sarmaladığını hatırlamıyorum bile. Fakat şikayet etmedim; olgun bir hayatın böyle bir şekil aldığını düşündüm. Sevgi sadece form değiştiriyordu sanmıştım.
İki yıl önce Ahmet garip davranmaya başladı. Görünümüne daha çok özen göstermeye koyuldu; karnındaki yağları attı, yıllardır dolapta tozlanan gömlekleri giymeye başladı. Parfüm kullanmaya geri döndü. Seyahat ve görev adıyla iş gezileri çıkarmaya başladı, halbuki daha önce hiç dışarı çıkmazdı. Ben ise göz yumuyordum.
Sormaktan çekindim, içimde bir şüphe vardı. Belki yalnız bir dönemdir, diye düşündüm. Belki sıkılmıştır.
Bir akşam, akşam yemeğini yemeden eve döndüğünde, daha önce hiç görmediğim bir sessizlik içinde, şöyle dedi:
Seninle bir şey konuşmam lazım.
Masa karşısında oturdu, gözlerime bakarak şöyle ekledi:
Başka birini tanıdım. O genç ve yanımda kendimi iyi hissediyorum. Ayrılıyorum.
Bu kadar. Bağırış yok, tereddüt yok.
Onu izledim; 62 yaşındaydı, ben ise 58. İçimde bir rahatlama dalgası yükseldi. Gerçekten bir hafiflik hissettim.
Gözyaşı akmadı, dram da yoktu. Ardından mutfakta çayımı yudumlarken, yıllardır duymadığım bir sessizlik hâkim oldu. İlk defa kimse çayın çok tatlı olduğunu şikayet etmedi. Kimse akşam yemeğinde çırpınmadı. Kimse kapıyı kapı çarparak kapatmadı.
O gece uyuyamadım; ama hüzünle değil, rahatlıkla. İlk kez sadece kendimle ilgilenebiliyordum. Ahmet bir hafta içinde evden çıktı, valizini, birkaç gömleğini, bilgisayarını götürdü. Geri kalan her şey, onun sözlerine göre, Zaten benimdi.
Çocuklar farklı tepkiler verdi. Kızı öfkeyle bağırdı: Baba çıldırdı, anne, ne düşünüyor böyle? Oğlum sessizdi; babasıyla daha çok bağlanmıştı. Bana destek de gerekmedi; özgürdüm.
Uzun yıllar boyunca görünmez bir rolde yaşadım. Aşçı, muhasebeci, hemşire, temizlikçi oldum; ama eş, kadın değil. Ahmet gittiğinde aşkı kaybetmedim; sadece ağırlığı bıraktı.
Bunu duyunca Başkalarının talihsizliğinden keyif alıyorum diye düşünebilirsin; ama öyle değil. Sadece yeniden kazandığım hayatın sevinciyle doluyum.
Onun genç kadınla macerasının ne kadar süreceğini bilmiyorum. Belki uzun sürer, belki çabuk biter. Artık benim işim değil.
Benim işim bal ile tatlandırılmış çay, geceye kadar kitap okumak, suçluluk duymadan uzun yürüyüşler yapmak. Benim işim kendim olmak.
Ve otuz yıllık bir evliliğin ardından nihayet gerçekten evimdeyim.




