Kayınvalideden ve Eşten Yıldım: Bir Köyde Suskunluğun Ardındaki Çığlık — O Akşam Köyümüzün En Sessiz ve Sabırlı Adamı, Stepan Ivanov, Bana Geldi; Sırtı Dik, Elleri Nasır, Gözlerinde Asırlık Huzur, Her Zaman Yardımsever, Hiçbir Şikayeti Olmayan, Ama O Gece Kapımda Çaresizce Durdu… Sonra Yaşananlar Tüm Kasabaya Umudu Öğretti

Kaynanadan ve eşten bıkmak

O akşam köyümüzün en suskun, en sabırlı adamı, Veli Demirci çıkageldi. Hani şu türden adamlar vardır ya, insan der çivi mi yapsak bunlardan? Omuzlar gergin, kollar iki kürek, eller nasırlı ve çatlak, ama gözlerinde öyle bir dinginlik var ki, sanki köyümüzün göletine bakıyorsun. Veli fazladan kelime etmez, şikayet etmez. Ne olursa olsunev mi tamir edilecek, yaşlı bir nineye odun mu kırılacakVeli hemen oracıkta. Sessizce yapar işini, kafasını sallar ve kayıverir hayatından.

Ama o gün Allah’ım, şimdi gibi gözümün önünde. Sağlık ocağımın kapısı öyle sessizce açıldı ki, sanki rüzgar içeri süzüldü de adam girmedi. Kapıda, eski şapkası elinde, kafası eğik Veli dikiliyor. Pardösüsü çisede ıslanmış, çizmeleri çamur kaplamış. Bir büzülmüş, bir ezik, körelmiş ki, inanın içim eridi.

Gelsene içeri Veli, niye kapıda kalıp donuyorsun?dedim, hem tencereyi çaydanlığa atıverdim. Ne de olsa bazı dertleri ne antibiyotik, ne iğne, güzel bir kekikli çay tedavi eder.

Geçip sedirin ucuna oturdu, başı hala yerde. Konuşmadı. Yalnızca duvardaki eski saat bir, iki, bir, iki saniyeleri tıkırdatıyor, onun suskunluğunun ağırlığını büyütüyordu. O sessizlik, her çığlıktan daha ağırdı. Odayı bastı, sağır etti, adeta nefes aldı. Bir bardak sıcak çayı önüne koydum elimle. Elleri buz gibiydi, ellerine tutuşturdum. Titreyerek bardaktan bir yudum aldı, çay taşarken. O sırada, yüzündeki sakalla karışık yanaklarından bir damla yaş akıverdi. Ağırdan, sessizden, adamın gözünden kurşun misali. Sonra bir tane daha. Hıçkırık yok, acı bir inilti yok. Sadece oturuyor ve yaşlar sessizce iniyor, kayboluyor sakallarında.

Gidiyorum ben Kevser Hanım, dedi öyle bir fısıltıyla ki neredeyse duymayacaktım. Dayanamıyorum artık. Gücüm kalmadı.

Yanına oturdum, elini kendi nasırlı elimle kapadım. Eli titredi ama çekmedi.

Kimden gidiyorsun Veli?

Kadınlardan, yine suskun cevabı.Hanımdan, Zehradan kaynanadan. Bıktırdılar, Kevser Hanım. Çekilmez oldular. Sanki iki akbaba. Ne yaparsam yanlış. Zehra çiftlikteyken çorba yapayım diyorum: “Tuzunu fazla koymuşsun, patatesi iri doğramışsın.” Raf çakıyorum: “Yamuk, diğer erkekler gibi değilsin işte.” Bahçeyi kazıyorum: “Yeterince derin değil, yabani ot dolu bırakmışsın.” Gün gün, yıl yıl. Bir tatlı söz yok, bir sıcak bakış yok. Hep bir didişme, gencecik çıban gibi.

Sustu, bir yudum daha aldı.

Ben ağam paşam değilim ki, Kevser Hanım. Zor hayat, biliyorum. Zehra çiftlikte sabahtan akşama kadar, yoruluyor, sinirleniyor. Kaynanam, Perihan Hanım, bacakları hep ağrır, koltukta yığılıp kurt gibi bakar hayata. Anlıyorum. Katlanıyorum. Sabah herkesten erken kalkarım, sobayı yakarım, su taşırım, hayvanlara bakarım. Sonra işe. Akşam dönerim, yine bir türlü yaranamam. Bir ters laf edecek olsam üç gün ağız dalaşı. Susarsam, o daha beter: “Ne susuyorsun öyle? Yoksa bir şey mi çeviriyorsun?” İnsanın ruhu da demirden değil ya, Kevser Hanım. O da yıpranıyor.

Aklı çakmaktaşa takıldı, düşünceli gözlerini minik ateşe dikerken konuştu Sanki yılların seti yıkılmış. Haftalarca selam verilmiyor bana, sanki evde ben yokum. Arkamdan fısıldaşıyorlar. Marmeladın en iyisini benden saklıyorlar. Zehra’nın doğum gününe kendime gelen primle yün şal aldım ona, kız “Bari kendine çizme alsaydın, yırtıklarla dolaşıp millet güldürüyor” diye sandığa fırlattı. Şu koca dağ adamı, isterse çıplak elle domuz yakalasın, karşımda yavru sokak köpeği gibi sessizce ağladı, içim fena oldu.

Bu evi ellerimle yaptım ben, ancak kısık sesle devam etti.Her kerestesini bilirim. Yuva olacak sandım. Aile. Ama kafese döndü. Kuşları bile ters. Bu sabah bile kaynanam yine başladı: “Kapı gıcırdıyor, uyutmuyor. Adam mı bu?” Baltayı elime aldım gönlümdeki çengelin düğümünü çözecektim. Tam o sırada gözüm elmanın dalındaki halkaya takıldı Kuru bir düşünce kafamı sardı, son anda silkindim. Bir bohça yaptım, biraz ekmek kattım, sana geldim. Nerede bulursam orada yatarım, sabah da trene binip giderim, artık nereye kısmetse Bari giderken bir iyi söz duyarım. Geç de olsa.

O anda meselenin sıradan bir yorgunluk değil, bir çöküş, gerçek bir acı çağrısı olduğunu anladım. Bırakamazdım onu şimdi.

Bak şimdi, Demirci,dedim, biraz sertçe de olsa. Siler misin yaşını. Yakışıyor mu sana? Gidecekmiş. Peki sen gidince Zehra tek başına ne yapacak? Perihan Hanım kime kaldı, hastalığıyla ne olacak? Sen onların sigortasısın.

Ee, Kevser Hanım, ya bana kim dönecek? Kim bana acıyacak?acı bir gülüş kondurdu.

Ben acırım, dedim kararlı şekilde. Tedavi de edeceğim. Bunda ciddi hastalık var: “Ruh eskimesi.” Tek reçetesi de var, iyi dinle! Şimdi eve döneceksin. Sus. Ne derlerse desin, cevap yok. Göz göze gelme. Yat, sırtını dön, dinlen. Sabaha ben geleceğim. Hiçbir yere gitmeyeceksin. Anlaştık mı?

Gözlerinde hafif bir umut ışığı çaktı. Çayını içti, başını salladı ve hiçbir şey söylemeden serin geceye karışıp gitti. Ben ise uzun süre soba başında oturup düşündüm: İnsanların birbirinden esirgediği o güzelim şefkatli söz, ilaçtan kıymetliymiş.

Sabah, güneş yüzünü daha yeni göstermişti ki, Demircilerin evinin kapısını çaldım. Zehra açtı. Surat beş karış, uykusuz.

Hayırdır, Kevser Hanım, sabah sabah?

Şu senin Velinin haline bakmaya geldim,dedim, içeri buyurarak.

Evde soğuk, kasvet hakim. Perihan Hanım köşe minderde, başını şalla sarmış, gözlerini dikmiş bana. Veli, benim dediğim gibi, sırtı duvarda, yatakta.

Bakacak ne var ki, öküz gibi adam, keyif çatıyor işte,dedi kaynana. Çalışmaya gelince yok.

Velinin alnını tuttum, dinledim, gözlerine baktımher şeyden haberdardım zaten. Sessiz yatıyordu, yalnızca çenesinde kaslar oynuyordu.

Kadınlara döndüm, sertçe, hiç gülmeden:

Kötüymüş işleriniz, kızlar,dedim.Hem de ciddi. Velinin kalbi, gerilmiş tel misali, dokunsan kopacak. Sinirleri iflasta. Biraz daha sıkarsanız o tel cızz diye gider. Ve evde kimse kalmaz.

Bakıştılar. Zehranın gözünde şaşkınlık, Perihan Hanımda inanmamazlık.

Yapmayın ya, Kevser Hanım, abartmayın,diye atıldı kaynana.Dün bile odun kırıyordu, kıymıklar uçuştu.

O dün,kesip attım.Bugün son nokta. Hepiniz ufak ufak içini kemirdiniz. Kırılsın diye değil! Taş değil adam, o da insan. Ruhu var, acıyor. Baksanıza, ne hale düştü. Ben ona reçete yazdım. Esas tedavi bu: Tam istirahat. Evde iş güç yasak. Tam yatak. Ve sessizlik. Duydunuz mu? Bir şikayet, bir kem söz yok. Sadece ilgi, sadece sevgi. Onu kırılacak vazo gibi saklayacaksınız. Kuşburnu çayı içireceksiniz, yorganla örteceksiniz. Yoksa ben sorumluluk almam. Belki şehir hastanesinde bulursunuz kendinizi. Oradan her hasta dönmüyor bilirsiniz.

Bunu dedim ve gözlerinde ilk defa o gerçek, korkunç korkuyu gördüm. Ne kadar dırdırcı olsalar da, Veliye duvarda gibi yaslanıyorlardı. Bir an o duvarın yıkılabileceği ihtimali onları mahvetti.

Zehra sessizce yatağa yanaşıp Velinin omzuna dokundu. Perihan Hanım dudaklarını büktü, ama bir şey demedi, sadece gözleri gezindi odada.

Onları baş başa, korkularıyla ve vicdanlarıyla bıraktım, bekledim. Sonra Velinin anlattığı gibi evde sessizlik hakim olmuş. Fısıldayarak konuşmuşlar, tedirgin, tabana basmadan dolaşmışlar. Zehra her gün ona tavuk suyuna çorba getirip bırakır, bir şey söylemezmiş. Perihan Hanım geçerken dua okurmuş. Garipti, ama bağırma yoktu artık.

Bir sabah Veli, mutfaktan gelen elma ve tarçın kokusuna uyandı. O sevdiği, annesinin çocukken pişirdiği o nefis elmalı tatlı. Zehra yatağının yanında çekirdek soyuyordu. “Ye şunu,” dedi kısık sesle. İlk defa yıllardır gözlerinde az biraz sevgi, samimi bakım gördü Veli.

Sonra, bir iki gün sonra Perihan Hanım siyah yün çorap getirdi. “Ayakların üşümesin,” diye söylendi, ama kızgın değildi. “Pencerenin altı soğuk çekiyor.”

Veli ilk defa o evde sadece kas gücü ya da adam diye değil, varlığı değerli bir insan hissediyordu. Kayıtsız kaldığında bile aranan, istenen biri olduğunu anladı.

Bir hafta sonra tekrar uğradım. Manzara değişmişti. Evde ılık bir hava, fırından yeni çıkmış ekmek kokusu… Veli sofrada, hâlâ biraz soluk ama kaybolmamış. Zehra süt dolduruyor, Perihan Hanım börek uzatıyor. Kucak kucağa oturmuş değiller elbette ama o elektrikli, kasvetli hava uçup gitmişti.

Veli bana baktı, gözlerinde o nadir, pırıl pırıl bir teşekkür vardı. Hafifçe gülümsedi, bütün evi ışık doldurdu sanki. Zehra da karşılık verdi tedirgin bir tebessümle. Perihan Hanım pencereye döndü, ben fark ettim: Ucundan mendiliyle gözyaşı sildi.

Bir daha onlara ilaç vermedim. Birbirlerine ilaç oldular. Masal gibi mükemmel bir aile olmadılar; kaynana yine azarladı arada, Zehra sinirle çıkıştı bazen. Ama artık bambaşka. Kudurdular mı, ardından Perihan Hanım hemen kuşburnu çayı demledi, Zehra bir dokundu omzuna. Kusurları değil, birbirlerini görmeyi öğrendiler. Yorgun, yakın, sevdalı bir aile oldular.

Bazen akşam, evlerinin önünden geçerken üçünün bankta oturduğunu görüyorum. Veli bir şeyler tamirliyor, kadınlar ay çekirdeği çitliyor, hafif hafif konuşuyorlar. O kadar huzur veriyor ki! Bakınca asıl mutluluğun, pahalı hediye ya da ihtişamlı sözde değil, usulca pişen elmalı kekte, el emeğiyle örülen çorapta, sıcak bir bakışta saklı olduğunu görüyorsun. Gerçekten; evde olmak, değerli hissetmek kadar kıymetli ne olabilir ki?

Şimdi siz söyleyin, sevgili köylülerim: Ne daha etkili, acı bir hap mı, zamanında edilen içten bir söz mü? Ve sizce, bazen insanın bir güzel korkması mı lazım sahip olduğunun değerini anlaması için?

Rate article
Lifequest
Kayınvalideden ve Eşten Yıldım: Bir Köyde Suskunluğun Ardındaki Çığlık — O Akşam Köyümüzün En Sessiz ve Sabırlı Adamı, Stepan Ivanov, Bana Geldi; Sırtı Dik, Elleri Nasır, Gözlerinde Asırlık Huzur, Her Zaman Yardımsever, Hiçbir Şikayeti Olmayan, Ama O Gece Kapımda Çaresizce Durdu… Sonra Yaşananlar Tüm Kasabaya Umudu Öğretti