Ayşe, çocuğunu görmeden, bebek arabasını harap bir garajın yanına koyup, gölgeler içinde kaybolmuş bir sokaktan uzaklaşarak dinlenmeye götüldü. Nefesleri sık, gözleri etrafa tararken adımlarını hızlandırdı. Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu; bir an düşündü, hayatının en korkunç hatasını mı yapıyordu? Şimşek çaktı, gök gürledi; yağmurun şiddeti arttı. Ayşe, fırtınanın altında yürümeyi tercih etmişti; yağmurun altında yürüyenler az, gölgelerde saklananlar ise daha azdır.
Şehrin kenarındaki terkedilmiş garajlar ve köpek sesleri arasında, Ayşe bir kez daha durdu, arkasını döndü. Çocuğunu terk etmenin insanlık dışı bir davranış olduğunu söyleyebilir miydi? Kafasını salladı, kendini haklı gördü, bir yükten kurtuluyormuş gibi hissetti; vicdanı temizdi. Eve vardığında, tek elbiseyle yatağa uzandı, derin bir uykuya daldı, rüyalar içinde kayboldu.
***
Gül, kocasına bağırıp bağırdı, sesi boğazına kadar çıktı. Kemal, yüzünde duymayan bir maske gibi oturmuş, bütün sözlerini dinliyordu. Kemal, anneannesinden kalma dairesini satmıştı. Açıklamak istiyordu, ama Gül sözünü kesip Bırak gitsin! Çek git buradan! diye haykırdı. Nereye gideceğim? dedi Kemal. Bu tartışma, Gülün içinde bir şeylerin çığlık attığı bir fırtına gibi yükseldi; sanki içindeki şeytanlar onunla konuşuyordu.
Gül, iki odalı geniş bir dairede oturuyordu; kiraya verilen daire gelirinin yaşlılıkta bir güvence olacağını düşünmüşlerdi. Şimdi bu plan bir anda çöküyordu. Gülün öfkesinin kaynağı, satışı kendi kararıyla yapması değil, Kemalin ona danışmadan hareket etmesiydi. İki saat boyunca neden bağırdığını düşündü, kontrollü ve dengeli bir kadının içinde bir yabancı ortaya çıktı. Görünmez bir güç sözlerini ele geçirmişti.
Kemal, uzlaşı arayan, her kavgada orta yolu bulmaya çalışan biriydi; Gideceğim, ağlama! diyerek kapıyı kolları kadar kapattı, karakterinin bir yanını gösterdi. Dışarıda yağmur çise çise yağıyordu, gitmek bir yere değildi. Yirmi yaşındayken ailesini kaybetmiş, arkadaşlarına dertlerini anlatmak istemiyordu. Düşünceler karanlık bir pazara benziyordu; Ben ne kadar kötü bir adamım? diye sormadan duramıyordu.
Arabanın farlarıyla gölgeli bir otobüs durağının yanına geldiğinde, Gülün gözleri camdan dışarı bakıyordu. Kemal, Belki de hatamı anlıyorum diye fısıldadı ve dairesini satmanın bir hata olduğunu düşündü. Gül, doktorların önerdiği hormon tedavileriyle kendini kaybetmişti; bir bebek hayaliyle yanıp tutuşuyordu ama hiçbir mucize gerçekleşmemişti. Tüm masraflar, sayısız tahlil, sayısız lira Her şey bir klinik için bir araç gibi görünüyordu.
Bir gece, çatı katında otururken, Sağlıklı bir kadın mı yoksa mutlu bir kadın mı daha çok isterim? sorusunu kendine sordu. Çocuk olmayacağının farkına varınca, içindeki bir boşluğa bir çocuk bağışı yapma fikri yerleşti. Neden bir yetim evlat almayalım ki? diye düşündü. Kemal, tüm düşüncelerini Güle anlatmak istedi, fakat o duvar ördü, Başka birini var mı? O yüzden mi beni bırakıyorsun? diye sordu. Gül, çocuğun olmadan mutlu olamayacağını fark etti.
Kemal, garajın yolunu hatırladı; şehir dışındaki eski bir garaj, yağmurun sesiyle dolu bir gece, içinde eski bir çaydanlık saklıydı. Garajda yalnızca lastikler ve kullanılmayan eşyalar birikmişti; iki kez yılda hatırlanırdı, ama o gece bir kaçak su birikintisi gibi akıyordu. Gas pedalına bastı, su birikintisi içinde süzüldü, garaja doğru ilerledi.
Garajın içinde, bebek arabasını gördü; içi boş, bir çocuğun çığlığıyla yankılanıyordu. Gül, arabayı fark etmeden, Belki bir telefon çevirip özür dilerim diye düşündü ama bir şey onu durdurdu. Kemal, arabayı açtı, içinde ıslak, titreyen bir bebek, yanına sarılmış doğum belgesi ve bir parça çiğ et buldu. Zaman yoktu; bir ambulans çağırmak yerine çocuğu evine götürmeye karar verdi. Gül, çocuğu tutarken Nasıl olur da birisi böyle bir yağmurda çocuğu bırakır? diye düşündü, sonra Kader, kader diyerek kabullendi.
Çocuğu teslim ederken, Gül hâlâ ellerinde tutmaya çalıştı; Kemal, nerede, ne zaman bulduğunu anlattı. Polis memurları, çiğ eti gördüklerinde şaşkınlıkla bakıyordu; Anne ne zaman kayboldu? sorularıyla doluydu. Gül, Belki annesi mağazaya gitmek istedi, yağmurda garaj yolunu tercih etti, bir şey oldu diye teoriler uydurdu. Ya da çocuğu köpeklere vermek istedi mi? diye düşündü, ama içindeki bir ses hayvanların böyle bir şey yapmayacağını söyledi.
Kemal, Bunu satmıştım, çocuğa bir şans vermek için ev alacaktım diyerek kendi vicdanını savundu. Gül, Hiçbir anne çocuğunu böyle bir şeyle bırakmaz diyerek gözleri kızardı. Şaşkınlık içinde, Kaderin bir hediyesi olmayan bir şey diye düşündü. Çocuğun adı Levent oldu; isimleri, onların yeni hayatının sessiz bir yankısıydı.
Zamanla, Levent büyüdü, sağlıklı ve mutlu bir çocuk oldu; Gül, beşikteki çocuğa bakıp, Artık çocuk sahibi olamasak da, ona bir aile sunduk dedi. Kemal, bir zamanlar satılan daireyi hatırladı; artık o daire bir hayal, şimdi eski bir garajda başlayan bir mucizeyle doluydu.
Beş yıl sonra, Ayşe hâlâ o garajda bebek arabasını bıraktığı anı hatırlıyor, Keşke o anı farklı bir şekilde yapmış olsaydım diye düşünüyor. Kendi özgürlüğünü, sorumluluktan kaçışı, bir rüyanın içinde kaybolmuş gibi hissediyor. Hayat onun için bir otobüs durağı, yağmur damlaları gibi düşen anılarla dolu bir yolculuk; her bir gölge, bir başka gerçekliğe açılan kapı.




