Kimi Seviyoruz, Kiminle Evleniyoruz: Herkesin Kaderi Ayrı, Hayat Kolay Değil – Vefa, Emeğin ve Kadınlarla Büyüyen Bir Kızın İstanbul’a Uzanan Umut ve Hayal Kırıklıklarıyla Dolu Yaşamı

Hayatta yol almak kolay değildir, kaderden de kaçılmaz derler. Her insanın kendi kaderi, kendi doğrusu vardır bu dünyada. Ayşegül, çocukluğunu kadınlardan oluşan bir ailede geçirmişti. Kadınlar saltanatı desek de, aslında kimse kraliçemsi bir hayat sürmüyordu. Kendi hallerinde, bağ bahçe işleriyle, odun kırmakla, kuyudan su çekmekle, bitmeyen ev işleriyle uğraşırlardı.

Babaannesi Fahriye, köyde yıllardır yalnız başına yaşardı; eşini genç yaşta kaybetmişti. Fahriyenin kızı Mevlüde de yalnızdı; Ayşegül iki yaşındayken, babası onları terk edip gitmişti. Böylece ailede sadece kadınlar bir arada tutunuyordu hayata. Küçük yaştan itibaren Ayşegül ineği sağmayı, bahçe çapalamayı öğrenmişti, hatta basit yemekleri pişirmeye bile başlamıştı.

Fahriye ellisini çoktan geçmişti, bir gün ahırdan yorgun döndü ve içini döktü:

Mevlüde, kızım, vallahi bu hayat artık çekilmez oldu

Anne, ne oldu, diye sordu Mevlüde, Ayşegül de merakla yanaştı yanlarına.

Ne mi olacak kızlar? Yoruldum artık, şu tezekleri kürekle atmaktan, bütün yük bizim sırtımızda. Bizim de farklı bir hayat yaşamaya hakkımız yok mu, dedi, nasırlı ellerini dizlerine bırakarak.

Ne yapalım peki anne?

Gelin, her şeyi satıp şehre gidelim. Biraz birikmiş param var, onunla şehirde bir ev alırız.

Babaanne, ben de isterim, diye sevinçten hopladı Ayşegül, şehirde okumak istiyorum.

Sözlerini tuttular. Fahriyenin şehirde abisi İsmail vardı, ilk zamanlar onun yanında kaldılar.

Size bir oda ayırırız, diye İsmailin eşi yardımcı oldu. Kendi evinizi bulduğunuzda taşınırsınız.

Akrabaları sabırla ve tatlı dille onlara sahip çıktı. Mevlüde hemen ev aramaya başladı, İsmail de yardım etti. Kısa sürede uygun bir apartman dairesi bulup taşındılar.

Elbette eve bir tadilat lazım, dedi Fahriye, ama tüm pararayı eve yatırdık. Zamanla toparlarız.

Haklısın anne, dedi Mevlüde. Ben de bir iş buldum, un fabrikasında başlıyorum yarın. Ayşegülü de okula yazdırmalıyız, yaz tatiline bir buçuk ay kaldı. Hemen yakınımızda bir okul var, işe giderken önünden geçiyorum.

Tamam evladım, Ayşegülü birlikte okula götürürüz, senin pek zamanın olmaz artık, dedi Fahriye.

Ayşegül altıncı sınıfa kaydoldu. Okulla ev gerçekten yakındı, Ayşegül mutluluktan uçuyordu:

Babaanne, şehirde okumayı çok istiyorum, elimden geleni yapacağım, diye söz verdi.

Mevlüde ilk iş gününden eve döndüğünde annesi ona müjde verdi:

Beni okulda temizlik görevlisi olarak aldılar, Ayşegülün gittiği okulda. Gücüm yettiğince çalışacağım, paraya ihtiyacımız var.

Aman anne, sen artık emekli maaşı alıyorsun, keşke dinlensen biraz.

Yok kızım, gücüm varken çalışayım, hem torunuma da göz kulak olurum okulda, henüz yeni

Zaman geçti. Fahriye okulda temizlik yaptı, yorgun oluyordu ama şikayet etmiyordu. Mevlüde fabrikada çalışıyor, Ayşegül ise orta düzeyde bir öğrenci olarak okuyordu.

Sekizinci sınıfı bitirince Ayşegül okula devam etmedi. Anne ve babaannesine yardım etme kararı aldı, çalışmak gerektiğini biliyordu. Bir gün restoranın önündeki ilanı gördü: Bulaşıkçı aranıyor. Tereddüt bile etmedi, hemen başvurdu ve işe kabul edildi.

Ayşegül işini gayretle yaptı. Arada mutfakta patates soydu, aşçıyı bazen idare etti, yemek taşırdı. Kızlarla arkadaş oldu, sonra birlikte halk oyunları kursuna gitmeye başladılar.

Anne, ben bu akşam halk oyunlarına gideceğim, dedi, geç döneceğim.

Aman kızım, dikkat et, erkeklere hemen inanma, aklını kullan, diye uyardı babaanne.

Merak etme babaanne, ben artık büyüdüm, her şeyi anlarım.

İşte o halk oyunları kursunda tanıştı Muratla. Murat hemen dansa kaldırdı onu ve bütün gece hiç yanından ayrılmadı.

Ben bu akşam seni eve kadar götüreceğim, deyince, Ayşegül ses etmeden kabul etti.

Birlikte görüşmeye başladılar, kısa süre sonra Murat, askere gideceğini söyledi:

Ayşegül, askere gidiyorum, beni bekler misin? Mektup yazacağım, sen de cevap yaz.

Söz, mutlaka yazarım, dedi Ayşegül.

Muratı askere uğurladı, düzenli mektuplaştılar. O da her bir mektubuna cevap verdi, Murat yılda bir izinle gelmesini sabırsızlıkla bekledi. Nihayet izin günü geldi, buluştular.

Merhaba Ayşegül, nasılsın bakalım, evlenmedin değil mi, diye şaka yaptı Murat.

Söz verdim ya, bekliyorum seni.

Hı hı, dedi ama sesi pek sevinçli değildi, göz göze gelmekten kaçındı.

Güzel günler çabuk geçti, Murat tekrar birliğine döndü. Sonra, mektupları seyrekleşti, yazdıkları da kısaydı. Bir müddet sonra ise mektuplar bitti.

Nihayet Muratın askerliği bitti. Ama Ayşegüle döndüğünü bile haber vermedi; Ayşegül onu bekledi, ama aramadı. O zamanlar telefon yoktu. Halk oyunları kursuna da uğramaz oldu, Ayşegül ise geliş saatini üç aşağı beş yukarı biliyordu.

Arkadaşlarıyla eve dönerken içini çekti:

Kızlar, Murata bir şey mi oldu acaba? Askerliği bitti diye duydum ama ailesinin nerede oturduğunu bilmiyorum, keşke gidebilseydim.

Git, git, dedi arkadaşı dalgacı bir sesle, yeni eşiyle de tanışırsın. Sen de çok safsın be Ayşegül Murat askerde evlendi, karısını da getirdi, onun için gözükmüyor. Kafana takma, unut gitsin.

İnanamıyorum! Ben onu beklemiştim, dedi Ayşegül üzgün.

Sen bekledin, ama o beklemedi.

Bir süre sonra yol kenarında, Murat ile tesadüfen karşılaştı. O, bir zamanlar beraber oturdukları parkta, bir bankta oturuyordu.

Selam, Ayşegül, dedi Murat, ayağa kalkarak.

Ama Ayşegül yoluna devam etti, durmadı. Murat peşinden yürüdü:

Dur Ayşegül, affet beni Büyük hata yaptım. Hep aklımdasın, geceleri rüyama giriyorsun, eşimi sevmiyorum. Mecbur kaldım evlenmeye, çocuk bekliyor benden. Ama senin yokluğun acı.

Ayşegül diklenip gözünün içine bakarak konuştu:

Benden ne bekliyorsun şimdi? Eşin varken benimle mi görüşeceksin, asla! Beni kandırdın, sana güvenim kalmadı. Git kendi aileni kur, çocuklarını büyüt, ama benden uzak dur. Bana mutluluk dile, Murat! omzuna hafifçe dokundu, yoluna devam etti.

Ayşegül restoranda çalışmaya devam etti, restoran müdürü onu fark etti:

Ayşegül, mutfakta gayet iyisin, yemekleri zevkle yapıyorsun. İstersen aşçılık kursuna git, burada aşçı ol.

Harika olur! Yemek yapmayı çok seviyorum, dedi Ayşegül sevinçle.

Moda giyinmiş, şık Ayşegül kurs için tren garında heyecanla tren bekliyordu. Hayatında ilk kez yalnız, büyük bir şehre gidiyordu. O sırada gençler ellerinde saz, şarkı söyleyerek bir arkadaşlarını askere uğurluyorlardı.

Birden askeri üniformalı bir genç kalabalıktan ayrılıp Ayşegülün yanına geldi:

Hanımefendi, tanışalım, ben Yunus, sizin adınız ne?

Ayşegül, dedi dalgınca.

Tren mi bekliyorsun, diye sordu, Ayşegül başıyla onayladı.

O anda tren gözükünce, genç arkadaşlarının yanına koştu.

Ne tuhaf bir çocuktu bu Yunus, diye içinden geçirdi Ayşegül, adımı neden sordu ki

Ayşegül trenin sondan bir önceki vagonuna binip oturdu. Camdan dışarı bakarken, arkasından biri seslendi:

Aha, işte seni buldum! dedi o genç asker.

Tüm vagonları dolaştım, sonunda seni buldum. Vaktimiz az, ben de askerden izne geldim. Ama seni ilk gördüğümde çok hoşlandım. Adreslerimizi yazalım, mektuplaşalım, ne dersin? Nereye gidiyorsun bu arada?

Aşçılık kursuna, dedi Ayşegül.

Tren boyunca konuştular, dertleştiler, adres değiştirdiler ve ayrıldılar. Ayşegül, bu buluşmanın devamı olur mu diye umutlanmadı bile; Murattan sonra kimseye kolay kolay güvenmek istemiyordu. Ama Yunus ona çok sıcak, samimi; abartılı hiçbir söz vermiyor, mektuplaşmayı teklif ediyordu. O da yazmak zor gelmez diye düşündü.

Babaannem Fahriye hep, Doğru insanı bulamayız, yanlış insanlar için üzülürüz, derdi, içlendi Ayşegül, Yunusla şansının döneceğine fazla ihtimal vermedi.

Neredeyse bir yıl boyunca mektuplaştılar. Sonunda Yunus askerden döndü, mektubuyla verdiği adrese geldi. O gün Ayşegülün izin günüydü. Görüşmeleri ikisini de çok sevindirdi. Ayşegül, bu adam güvenilir, sözüne sadık diye düşündü.

Zaman aktı gitti, Ayşegül Yunusla evlendi. Kadın, bir restoranda aşçı oldu, kocası ise fabrikada çalışıyordu. Ayşegül titiz ve düzenliydi; evi pırıl pırıl, kıyafetler ütülü, yemekler hep hazırdı. İkiz oğulları vardı, onlar da bakımlı ve temizdi.

Ama iş kocasına gelince işler değişiyordu. Yunus, neyi nereye bıraktıysa olduğu gibi kalıyordu. Ayşegül söylenmekten bıkmıştı; onun dağınıklığını topluyordu hep. Sonunda akıllıca davranmaya karar verdi:

Başka türlü olmalı; biraz tatlı dille, biraz aklımla bu işi çözeceğim, dedi kendi kendine.

Yavaş yavaş Yunusu teşvik etti, işi güzellikle halletti. Kirli, mazot kokan iş giysilerini kapının girişinde bırakıyordu Yunus artık; alet edevatları garajda topluyordu, bahçeyi, garajı süpürüp temizliyordu. Hatta garaj bile düzenliydi. Ayşegül görünce mutlu oluyordu.

Meğer babaannemin dediğinin tam tersi olmuş, ben doğru insanı bulmuşum ve onunla mutlu olmuşum, diye düşünüyordu şimdi.

Uzun yıllar mutlu yaşadılar. Fakat bir gün, Yunus işten eve dönemediyse Yolda yere yığılıp kalmış, kalbi duruvermişti; hiç beklenmedik bir ölüm. Ayşegül çok üzüldü.

Yalnız kaldı Ayşegül, tıpkı babaannesi Fahriye gibi, annesi Mevlüde gibi. Şimdi o da yalnız ama çocukları ve torunları gelip ziyaret ediyorlar. Hayatta kaderden kaçış yokYazgının ördüğü bu zincir, Ayşegülü yine başa döndürmüş gibiydi; kadın başına, yalnız bir evde, hatıralarla iç içe yaşamak Fakat bu kez içindeki boşluk farklıydı, çünkü ardında sevdikleriyle paylaşılmış huzurlu yıllar, emekle var edilmiş bir yuva ve onca mücadeleden sonra edinilmiş bir kendine güven kalmıştı.

Bir akşamüstü, bahçesindeki fasulyeleri toplarken komşu çocuklarının neşeli sesi ona çocukluğunu hatırlattı. Onların kahkahalarıyla, annesi Mevlüdenin ve babaannesi Fahriyenin kuvvetli ellerinin izlerini anımsadı ellerinde. Yaptığı leziz yemeklerin kokusu, oğullarının ayak sesleri, Yunusun akşamları evde bıraktığı iş tulumu bile, artık onu hüzünlendirmiyor, aksine hayatının ne kadar gerçek, ne kadar güzel yaşandığını anlatıyordu.

Birden, eski günleri düşünüp gülümseyerek mırıldandı: Hayat, bana en zor yolları gösterdi ama en güzel insanları da verdi. Yavaşça başını gökyüzüne kaldırdı, güneşin son ışıkları altında eski bir melodiyi hummayla söyledibabaannesinin en sevdiği ninniyi.

Haftanın bir günü, torunları geldiğinde, onlara kendi hikâyesini anlatmaya başladı. Yaşadıklarını, mücadelelerini, kayıplarını ve umudun hiç sönmeyen ışığını yavru kalplere fısıldadı. Çocuklar onun dizine başlarını koyarken, Ayşegül artık şunu iyi biliyordu: Yalnızlık bazen bir bitiş değil, nice güzel başlangıçların sessiz kapısıydı.

Ve herkes bir gün, kendi yolunu bulurdu; kimi bahçesinde hayatı demler, kimi toprağın çekirdeğinde, kimi de bir başkasının kalbinde filizlenirdi. Ayşegülün hayatı da işte o bahçede, sevgiyle büyüttükleriyle devam etti. Çünkü yaşamak, onun için kadere boyun eğmek değil, her yeni gün umutla yeniden başlamak demekti.

Rate article
Lifequest
Kimi Seviyoruz, Kiminle Evleniyoruz: Herkesin Kaderi Ayrı, Hayat Kolay Değil – Vefa, Emeğin ve Kadınlarla Büyüyen Bir Kızın İstanbul’a Uzanan Umut ve Hayal Kırıklıklarıyla Dolu Yaşamı