Beni bu güzel, özenle kurulu sofranın başında bırakıp, arkadaşlarını kutlamak için garaja gitti
Şimdi gerçekten çıkıp gidecek misin? Bu kadar kolay mı? Kalkıp gidiyor musun yani? Elifin sesi titredi, ama içindeki sitemi değil, kararlılığı duyurmak istedi.
Mert, antrede donakalmıştı. Eski kot ceketinin bir kolunu geçirmiş, ayakkabıları da dışarıda giydiği spor ayakkabılardan seçmişti; hani arabayla uğraşacağı zaman giydiği. Mutfağın içinden fırında elmalı ördek kokusu dalga dalga yayılmıştı tam dört saatlik uğraş, marine, nar gibi pişmiş. Elifin sabahtan beri bıçakla şekil verdiği salatalar, el işi dantel örtülü masada kristal bardaklarla birlikte dizilmiş göze çarpıyordu.
Elif, ne olur şimdi başlama ya, dişine ağrı girmiş gibi suratını buruşturdu Mert. Çocuklar aradı. Vedatın arabada bir sorun varmış, kaldı yolda, yardım lazım. Hemen dönüyoruz, bak bir bir buçuk saat. Döneyim, kutlarız beraber. Yemin ederim ördeğin soğuma bile vakit bulamaz.
Vedatın arabası her cuma akşamı yedi gibi bozuluyor zaten, dedi Elif, omzunu kapının pervazına yaslayarak, buz gibi bir ifadeyle. Mert, bugün evlilik yıldönümümüzün tam onuncu yılı. İşten erken çıktım. Senin en sevdiklerinden aldım, ithal şarap, öyle böyle değil, maaşımın yarısı. Şu elbiseyi giydim bak. Bunların hepsine rağmen garaj mı kazanıyor?
Mert ceketini nihayet geçirdi, anahtarlarını telaşla ceplerinde aramaya başladı.
Aşkım olay büyütüyorsun. Ya bir demir parçası işte, elle tutulur derdimiz var. Erkek dayanışması. Ben bir sıkıntıya düşsem Vedat da gelirdi hemen, biliyorsun. Bencil olma. Zaten restorana gitmiyoruz, bir iş var yapılacak. Hadi küsme, geliyorum birazdan.
Elifin yanağına aceleyle dokundu, kuru bir öpücük. Kapı arkasından kapanırken yayılan sessizlikte kilidin şıkkı silah sesi gibi yankılandı.
Elif, koridorda öylece kaldı. Aynadaki kadına baktı; abiye koyu lacivert elbisesiyle gösterişli, saçlar toplanmış, her haliyle kendini ortaya koymuştu. Ama kadının gözleri sönüktü.
Yavaşça mutfağa geçti. Fırın, zamanlayıcıyla kapanmıştı; ama ördek hâlâ cızırdıyordu içinde. Tabağa ağır ağır koyduğu ördek, krokan kabuğuyla, elma ve baharat kokusuyla harikaydı; tam bir şaheserdi, ama kimseye gerek kalmamıştı artık.
Masaya getirdi, oturdu yalnızca. İki tabak, iki kadeh, hiç yakılmamış mumlar. Evin içindeki sessizlik kulaklarını uğuldatıyordu. Yan dairede televizyondan haber sesi geliyordu, burada ise bomboşluk.
Elbette geri dönmezdi bir saat sonra. Ya da bir buçukta. Garaj, bir tür Bermuda şeytan üçgeniydi; zaman burada bükülüyordu. Önce karbüratöre bakacaklar, sonra başka bir şey çıkacak, kısa bir yalnızca birer bira içelim diyecekler, sonra yan garajdan bir komşu gelip yeni doğmuş torununu ya da kaçan kedisini anlatacak, olaylar başlayacaktı.
Elif bir kadeh kırmızı, koyu, buruk şarap doldurdu kendine. Bir ısırık aldı ördekten, bacağından, en iyisinden. Çiğnedi, ama tatsız bir mekaniklikle. İçinde patlayan bir histeri yoktu, buz gibi, ağır bir berraklık vardı. Sanki son yıllarda gözlerinin önünü kaplayan perde yere düşmüştü.
İlk defa mıydı bu?
Geçen yıl doğum gününde, Mert üç saat geç kalmıştı annesiyle koltuk taşıyordu. Taşıma şirketi tuttuk mu? Hayır, gereksiz demişti Mert, benim elim var. Sonra eve terli, tozlu, sinirli geldi; tüm gece sırtını ağrıdan şikâyet ederek geçirdi.
Evvelki yaz? Birlikte tatile gideceklerdi, aylar önceden rezervasyon yapmışlardı. Ama bir gün önce, Mert Vedata tatile ayırdıklarının yarısını borç verdi, kredi ödemesi sıkışmıştı. Biz dostuz Elif, birkaç ayda öder. Vedat yarımşar yarımşar altı ay ödedi, tatildeyse dışarı çıkmak yerine odada hazır çorba yemişlerdi.
Elif, boş ikinci tabağa baktı. On yıl. Kalay yıldönümü. Derler ki kalay esnektir ama aynı yana çok bükersen kırılır.
Ördeği yedi, garnitüre dokunmadı. Sonra kalktı, mumları bile yakmadan üfledi, masayı topladı. Salataları buzdolabına, şarabı mantarlandı. Bulaşıkları makineye dizdi ama çalıştırmadı.
Mertin telefonu gece birde ulaşılamaz oldu. İkide Ağ geçişi sağlandı diye bildirim geldi. Elif aramadı. Yatağı açtı, ışığı kapadı. Uyku yoktu. Gözleri açık yatıyor, asansörün uğuşturmasını dinliyordu.
Anahtar saat dörde doğru döndü. Mert sessiz olmaya çalışıyordu ama gecenin huzurunda her kıpırdama yankı oldu. Komodine takıldı, bezgince küfretti, üstünü çıkardı. Ondan ucuz tütün, makine yağı, eskimiş alkol kokusu geliyordu; o tipik garaj kokusu, başka yere benzemez.
Battaniyenin altına kaydı.
Uyudun mu? fısıldadı, nefesi ekşi, enseye vurdu. Elif, affet ne olur. Vedatın karbüratörü değilmiş, motor çökmüş resmen. Kol dirseğe kadar yağ içindeydi, bırakamazdım. Telefon da bitti şarjı, habersiz kaldım.
Elif yatağın ucuna kıvrıldı.
Bana dokunma, dedi kısık sesle.
Off Hala mı, abartıyorsun. Yani geldim işte. Sağ salim. Bir gün geciktim ne olmuş. Yarın kutlarız. Hatta yani, bugün oldu artık. Pasta alırız…
Bir dakika bile geçmeden horlamaya başlamıştı. Elif kalktı, yastığı ve battaniyesini alıp salondaki kanepede uyudu. Orada hâlâ silik silik ördek kokuyordu gerçekleşmeyen kutlamanın kokusu gibi.
Sabah özür değil, şikayetle başladı. Mert mutfağa sallana sallana, suratı şişmiş geldi. Elif kahveyle, dizüstünde iş maillerine bakıyordu.
Kahvaltı yok mu? dedi Mert, buzdolabının raflarını aralayarak. Ooo, salata artmış. Süper. Ördek nerede?
Buzdolabında, kapta, dedi Elif, ekrandan kopmadan.
Isıtır mısın? Kafam kazan gibi, iyi doymalıyım.
Elif yavaşça bilgisayar kapağını kapadı.
Hayır.
Nasıl yani, hayır?
Isıtmam. Elin var. Hani o efsane ellerinle dün akşam Vedatın yarım arabasını tamir ettin ya, al ördeğini de kendin ısıt.
Mert şaşkın şaşkın döndü. Normalde Elif kırılır sonra yemek, hizmet bırakmazdı. Alışılmış oyun buydu: o çuvallar, Elif kızar, o çikolata getirir ya da iki tatlı söz, affeder.
Elif hâlâ dün yüzünden mi trip atıyorsun? Açıklama yaptım işte. Arkadaş darda kalınca Anla biraz. Adamı evde zincire vuramazsın ya.
Ben vurmuyorum, usulca cevapladı, Tamamen özgürsün. Artık ben de özgürüm. Senden sonra hasta sonrası kahvaltı etmek zorunda değilim.
O içki gecesi değildi, tamir gecesiydi! dedi savunmaya geçti, salatadan doğrudan kaşıkla yemeye başladı. Ayrıca sen de gerginleştin. Hormon mu eksik? Regl mi yaklaşıyor?
Elif ona uzun uzun, ilk defa görüyormuş gibi baktı. Ağzında şapırdatarak, mayonez bulaştırarak salata yiyen bu adam onun kocasıydı. Hayatını ona emanet etmişti. Sonra aklına geldi; bu ev ona babaannesinden miras kalmıştı. Mert sadece oturumcuydu. Tadilat ortak paraydı ama, doğruyu söylemek gerekirse en çok parayı Elif koymuştu; o hep sırası geçmişmiş, aracı bozulmuşmuş, annesine yardımmış.
Mert, çok kısık bir sesle sordu, Pencereler için biriktirdiğimiz para nerede?
Diliyle salatayı boğazına kaçırdı.
Ne demek nerede? Kutu da, başka nerede olsun.
Yok. Sabah baktım. O kutu bomboş. Elli bin lira kayıp.
Mert kaçamak bakış attı, kulakları kızardı.
Ha şey… Onu aldım dün. Hani Vedat’a giderken. Parça gerekiyordu, acildi. Ödünç verdim. Maaşını alınca ödeyecek.
Hiç bana sormadan, ev masrafından elli bin lira alıp Vedatın hurdaya para verdin yani? Biz o parayı yarım yıldır kışın donmayalım diye cam için biriktiriyorduk!
Abartıyorsun, kaşığı sinirle masaya vurdu. O da öder işte. Adam söz verdi. Hem evin erkeği benim, para işlerine ben bakarım. Yani her tornavida için senden izin mi alacağım?
Ortak parayı alırken sormalısın. Hem de o paranın çoğunu ben dolduruyorken.
Para mı başıma kakıyorsun? Gözümden düştün Elif. Hesapçı olmuşsun. Eskiden böyle değildin.
Yerinden kalktı, sandalyeyi devirdi, odaya çekildi. Televizyon sesini sonuna kadar açtı. Eleştirilerin bana vız gelir deyinceye kadar.
Elif mutfakta başı öne düşmüş, için için o son bağı hissediyordu koparken aile dedikleri o kırılgan yapının son lifleri. O camları asla değiştiremeyeceklerini biliyordu artık. Vedat para vermezdi, onda hep borç-duygu-sorun bitmezdi. Mert kendi cebinden adamlık oynardı, Elif ise öğle yemeğine, kremine bile kıyardı.
Bir hafta soğuk savaş geçti. Kısa, gereklilik cümleleriyle konuşuldu. Mert mağdurum tavrına bürünmüş, Elif dırdırcı karı rolünü üstlenmiş görünüyordu. Mert işte daha çok oyalandı, eve ne bulursa yedi, tavır koyup yüzünü duvara döndü.
Perşembe akşamı ansızın erkenden, elinde ucuz, köşe başı krizantemler ile geldi.
Hadi barışalım, uzattı çiçekleri Tamam mı?
Elif aldı, vazoya koydu.
Tamam, dedi isteksizce. Artık zerre umursamıyordu. Kafasında netleşmiş bir plan vardı.
Oh be! Tatsızlık bitti. Şey, cumartesi doğum günüm malum
Biliyorum tabii.
Restorana da gitmek istemiyorum. Pahalı, yabancısıyız. Evde kutlayalım mı? Çocukları çağırayım, Vedat’lar, Tolga falan, altı-yedi kişi. Sonra sen sofrayı donatırsın, senin gibi kim hazırlayacak! Kuzu tandır, zeytinyağlılar Onlar da methettiler senin yemekleri.
Elif kocasına baktı. Onda şüphenin zerresi yoktu ki Tüm bunlardan sonra, işin doğum gününü elini öperek kutlayacağını sandı. Şefkatle değil, tarifsiz bir başka duyguyla gülümsedi.
Tabii, dedi. Gülümsemesi biraz tuhaftı, ama Mert anlamadı. Davet et. Cumartesi öğlen.
İşte benim karım! sarmaya yeltenince, Elif incecik sıyrıldı, örtüyü düzeltti. Alışveriş listesini yazar mısın? Ben her şeyi alırım.
Boş ver, eliyle geçiştirdi. Sürpriz olsun istiyorum. Sürprize bayılırsın ya?
Seviyorum vallahi! Mert gözleriyle parladı. Çocuklara hemen haber veriyorum.
Cuma sessizce geçti. Elif markete gidip eşya aldı, döndü. Poşetlere bakmaya çalışan Mert’in elini Sakın bakma, sürpriz! diyerek çimdikledi. Akşam boyunca mutfakta uğultu, kapalı kapılar Ama alışık olunan tatlı-tuzlu değil, haşlanmış, sası kokular yayıldı. Mert herhalde zor yemeklerin hazırlığı diye düşündü.
Cumartesi. Sabah. Mert kutlamaya hazır uyandı. Elif çoktan kalkmış, saçlı başlı, gömlek-ceketliydi.
Resmi olmuşsun. Elbiseni giysene, kırmızı olanı hani.
Böyle rahatım, dedi Elif. Konukların gelmesine ne var?
Az kaldı. Vedat yolda. Hemen hazırlanayım.
O duş alıp traş olurken, Elif sofrayı kurdu. Zil çaldı. Mert açınca ellerinde poşet, şişe, bağıra çağıra gelen bir grup doldu içeri.
İyi ki doğdun be Mert! dedi Vedat. Hanım ne hazırladı bakalım! Kokusu yok valla, havalandırma fenâ mı ne!
Salona doluştular, donakaldılar.
Masa, dantel örtüyle, tabak, çatal, peçete tertemizdi. Ama yemek…
Ortada; dağ gibi ucuz, birbirine yapışmış market mantısı. Çevre salata kaplarında hazır noodle, şişmiş, tatsızlaşmış. Dilimlikte dilimlenmemiş ucuz sucuk, kılıfı soyulmamış hatta. Salata tabaklarında direkt paket krakerler ve açılmış lüfer konserveleri, direkt kutudaydı.
Bu ne ya? Mertin sesi bozuldu. Elif bu şaka mı? Hani et, hani zeytinyağlılar, pastırmalar!
Bir sessizlik indi. Vedat mantıdan Merte, Elife döndü. Vedatın hanımı dudak büktü.
Elif salona çıktı. Duruşu dimdik, sakin, neredeyse görkemliydi.
Mert, bu Garaj Stili kutlama. Sen arkadaşlarınla garajda vakit geçirmeyi benden fazla seviyorsun ya; evlilik yıldönümümüzü bile onlar için harcadın. Ben de dedim ki, sana manevi önemini yaşatmalıyım. Buyurun, asıl üyeler burada. Yiyin. Hak ettiğiniz bu sofra.
Has… deli misin sen! kızarmış, fısıldadı Mert. Herkesin önünde rezil ettin. Şunu kaldır, düzgün yemek getir, duydum dün gece pişiriyordun!
O yemekleri önümüzdeki hafta kendime hazırladım dolapta kutuda. Sizin için ise bunlar. Senin paraların kalanıyla. Kazandan arta kalan.
Vedat öksürdü.
Mert, biz yavaştan kaçalım en iyisi…
Oturun! Mert bağırdı. Kimse gitmiyor! Elif düzelt bunu. Şimdi gidip mutfaktan gerçek yemekleri getireceksen affederim. Yoksa…
Yoksa ne olacak? Elif ilgiyle sordu.
Yoksa, kendimden beklemem. Kadın haddini unutma. Burası benim evim, benim misafirlerim.
Senin evin mi? Elif acı acı güldü. Hadi bakalım, en yasalından konuşalım madem; bu ev bana ait, babaannemden miras. Sen sadece oturuyorsun. Türk Medeni Kanunu göre; evlilik öncesi veya karşılıksız verilen eşya, mal yalnızca alana aittir. Sadece burada kayıtlısın. Oturum hakkı, sahiplik değildir.
Mert sersemlemişti, böyle hukukça hiç konuşmazdı Elif; onunla hep yemek, indirim, tatil üzerinden konuşulurdu.
Saçmalama, beraber tadilat yaptık burada!
Ustaya ben ödedim, primimden. Faturalar, belgeler, dosyada. Senin katkın iki çimento çuvalı taşımak, bir hafta pilsenle kutlamaktı. Mahkemede bir hakkın çıkarsa, belki ufak tazminat; ama bunca kez aile bütçesini boşalttıysan, o da imkansız.
Yeter lan! Polis çağıracağım! Zırvalık bu! Beni atmaya çalışıyorsun!
Çağır, başıyla onayladı. Ama önce şu bavullarını al.
Yatak odasından iki büyük valizi çekerek getirdi.
Hepsini topladım; kıyafet, ayakkabı, garaj el aletlerin, hatta kupan bile kondu, benim takımım olmasına rağmen.
Misafirler kapıya kaçıştı. Vedatın eşi ayakkabı giyip kocasının kolunu çekti.
Mert dışarıda bekleriz biz, dedi Vedat, kapıya yöneldi. Herkes çıktı.
Mert ortada kaldı. Donuk sıcak mantı ve bavullar arasında.
Gerçekten mi, ciddi misin? artık kısılmış bir sesle sordu. Gururu erimişti. Elif, fazla oldu… Yalvarırım bak, dize geleyim… Evet, aptalca yaptım, para meselesinde saçmaladım… Dönüş yolum yok annemin yanına gideceğim? Küçük eve mi?
O senin meselen, Mert. Yetişkin bir erkeksin. Arkadaşların var, garaj var, yeni motorun var. Nerede, nasıl yaşarsan yaşa; burada olmaz.
Elif, bak görürsün yalnız kalırsın! Ben genç, yeni biriyle çıkarım; sen otuz sekizinde boşanık kalırsın, kedilerle konuşursun!
Göze alıyorum, sakince dedi ve kapıyı açtı. Çık.
Mert bavulları kaptı. Yüzü nefretle kasılmıştı.
Cadaloz! Para göz koca karı! Mobilyanın yarısı benden!
Hepsi krediyle benim üstüme, dekontları arşivledim. Defol Mert. Anahtarları masaya bırak.
Bir an sendeledi; Elifin bakışlarını görünce anahtar demetini yere savurdu.
Evini başına yıkayım!
Bavullarıyla dışarı çıktı. Kapı Elifin arkasından kilitlendi.
Elif iki kez kilide çevirdi anahtarı, zinciri aldı, sırtını soğuk metal kapıya dayayıp gözlerini kapadı. Kalbi çılgınca atıyordu, elleri titriyordu, ama gözleri kupkuruydu. Sanki koca bir kaya, on yıl omzunda taşıdığı yük sırtından düşmüştü.
Salona geçti. Mantı, makarna, ucuz salamı masa örtüsüne sarıp çöp poşetine boca etti. Uğraşmadı bile; direkt attı. Odayı konserve lüfer, erkek parfümünden temizlemek için camı açtı.
Dolaptan yıldönümünden kalan şarabı aldı, kadehine koydu. Koltuğa oturdu.
Telefon öttü. Annesinden mesaj: Kuzum, kutlama nasıl geçti? Mert memnun mu?
Elif cevapladı: Harika geçti annecim. Şahane doğum günüydü. Benimse yeni hayatımın ilk günü.
Ertesi gün gidip kilidi değiştirecek. Pazartesi boşanmak için başvuracak. Kavgalar, tehditler, belki çatalların paylaşımı yaşanacak. Ama önemi yoktu. O akşam, yıllar sonra ilk defa yalnız sofrada değildi. Kendiyle, güçlü, zeki ve özgür bir kadınla aynı sofradaydı. Nihayet saygı duyduğu kişiyle.
(Eğer bu öyküyü beğendiyseniz, beğenip yorum yapmayı unutmayın. Hayatın tuhaf hikâyelerinde buluşmak üzere.)Elif sakince derin bir nefes aldı. Yavaşça şarabından bir yudum içti ve kendine gülümsedi; yalnızlığın acısı yoktu, aksine içini hafif bir sevinç sardı. Evin sessizliği bu kez ürkütmüyordu; sanki duvarlar, parkeler, camlar ona yeni baştan dostluk teklif etmişti. Başucundaki kitaplıktan bir roman çekti; kapağını açarken, ondan yıllardır eksik kalan bir hayatın aralığından huzur yürüyerek içeri girdi.
Pencereye yaklaşınca, sabahın ilk ışıkları şehri yıkıyordu. Sokağın köşesinde bir grup kedi gururla yürüyordu. Elif kendini hiç bu kadar yerinde, tamamlanmış hissetmemişti. Gözleri doldu, ama bu defa gözyaşı huzurdandı; yıllardır unuttuğu, kendine ait bir neşeydi bu.
Belki zor günler olacaktı. Belki yalnız yemekler, soğuk akşamlar, kararsız sabahlar Ama ilk kez geleceğe bakarken içinde hafif bir umut vardı. Camdan dışarı bakıp, güneşin yeni günü müjdeleyen ışığıyla gülümsedi.
Çünkü Elif biliyordu: En güzel sofralar aslında, insanın sadece kendini ağırlamaya başladığı an kuruluyordu. Yalnız değil, özgürdü artık.
Ve yeni başlamıştı.




