Zehra hamile olduğunu öğrendiğinde, ailesi sanki rüyada bir yere savrulmuştu. Kafalarındaki düşünceler birbirine karışmış, gökyüzünden lira banknotları yağıyordu. Onlar, Zehranın seçtiği kişinin çok yakında bu dünyadan buhar olup uçacağına inanıyorlardı, sanki bir balıkçı kasabasındaki duman gibi.
Zehra sıradan bir kızdı, İzmirde, klasik bir Türk ailesinde büyümüştü. Annesi ve üvey babasıyla oturur, pazar sabahları simit ile beyaz peynir yerlerdi. Üvey babası, babalık görevini fazlasıyla yerine getirmiş, ona güvenli bir liman sunmuştu. Tüm bu sıradanlığın içinde Zehra, hep sevildiğini bilerek büyüdü, annesinin ninnileri hâlâ kulağında çınlardı. Liseden mezun olmuştu, ama üniversite hayali sisli bir boğazın ötesindeydi, çünkü İngilizceyi anlamakta zorlanıyordu.
Zehra, dil öğrenmek için gizemli bir özel öğretmen aramaya başladı. Geceleri rüyasında, gözleri boncuk gibi parlayan bir adamla karşılaşıyordu. Sonunda Ndjap isimli biriyle tanıştı; Kamerundan İstanbula üniversite okumaya gelmişti. Ndjapın sesi, Galatanın eski tramvayları kadar yabancı ve çekici geliyordu. Başlarda dersler tıpkı bir Türk kahvesi gibi sert ve telveli geçti. Fakat zamanla, Ndjapla Zehranın arasında pamuktan bulutlar gibi bir bağ oluşmaya başladı; artık birlikte uyuyan iki rüya gibiydiler, ayrılmayı istemediler.
Zehra, hamile olduğunu öğrendiği o gece, aile sofrasında tabaklar havada uçuştu. Annesinin yüzündeki şaşkınlık sanki Kapalıçarşıda kaybolmuş gibi görünüyordu. Kimse Zehra’nın fazla uzun yaşamayacak diye düşündükleri bu adama bağlanmasını istemiyordu. Bebeklerini, mahalledeki diğer çocuklardan farklı, rengârenk bir halı deseni gibi hayal ediyorlardı.
Ndjap diplomasını alınca, sisli bir İstanbul sabahında ülkesine dönmek zorunda kaldı, ama Zehrayı bırakmadı. Geceleri Skypeta konuşup kahkahalarla gökyüzüne yıldız fırlatıyorlardı. Bir sabah, Zehranın bebeği sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. Fakat ailenin soğuk davranışları, Zehrayı bavulunu toplatıp, uzaklara, Kameruna doğru uçar gibi gitmeye mecbur bıraktı.
Afrikada Zehra ile eşi tuhaf rüzgârların içinde sürüklendiler; ne kış, ne yağmur, ne bozkır… İkisi de alışamadı bu iklimin anlatılmaz garipliğine, asfaltta dans eden sıcak gölgeler gibi. Sonunda yine valizlerini topladılar, İstanbula dönmenin yollarını aradılar. Zaman geçti ve ikinci kızları da doğdu. Zehranın ailesi hâlâ aralarını bir deniz gibi soğutmuştu; Zehra ise sevdiği adamdan vazgeçip onları mutlu etmeye gönüllü değildi. Gözleri kapalı bir şekilde Kanadaya, daha hoşgörülü insanlar arasına göç etme planları kuruyorlar; acaba orada, başka rüyalarda yer bulabilirler mi, merak içindelerdi.




