Evde hâlâ işlerimiz var…
Fadime nine zar zor kapının sürgüsünü açtı, güçlükle avludan geçti, eski ve paslanmış kilidiyle epey uğraştıktan sonra soğuk evine girdi ve taş gibi sobanın yanındaki sandalyeye oturdu.
Evde kullanılmayan bir kokusu vardı.
Sadece üç ay yoktu evden, ama tavanları örümcek ağları sarmış, yıllanmış sandalye inler gibi gıcırdıyor, rüzgâr ocaktan homurdanarak geçiyordu ev sanki ona serzenişte bulunuyordu: “Neredeydin sen, nereye bıraktın evi, sahip hanım? Nasıl geçireceğiz kışı?!”
Birazdan, sevgili evim, bir nefesleneyim hele Sobayı yakacağım, ısınacağız…
Bir sene önceye kadar Fadime nine cıvıl cıvıl dolanırdı evde: badana yapar, boya tazeler, kuyu suyunu taşırdı. Minicik, hafif bedeni kimi zaman ikonaların önünde eğilir, kimi zaman sobada bir şeyler pişirir, kimi zaman da bahçede fır dönerdi; domates eker, otları yolup çiçekleri sular, her işin ucundan tutardı.
Ev de sahibiyle neşe bulurdu; kalaslar onun hafif adımlarına sevinçle gıcırdar, kapılar-pencereler bu çalışkan ellerle hemen açılır, soba nefis börekler pişirirdi. Fadime ile eski evi mutluydular birlikte.
Kocasını genç yaşta toprağa verdi. Üç çocuk büyüttü, hepsi tahsil aldı, adam oldu. Bir oğul uzak denizlerde kaptan, diğeri kariyer askeri ikisi de başka şehirde, seyrek uğrar.
En küçük kızı Gülşah köyde kaldı, ziraat mühendisi oldu, sabah akşam tarlalarda, sadece pazarları uğrayıp annesine özlediği böreklerle gönlünü alır, sonra bir hafta daha görüşmezler.
Avuntusu ise torunu Melike. Resmen Fadime ninenin eteğinde büyüdü.
Ama ne büyüme! Görenin gözünü alamadığı güzellikte; iri gri gözler, beline kadar bürümcük saçlar, altın rengi, parıl parıl… Dört bir yanda Melikenin güzelliği köyün bütün gençlerini mıhlardı. Kıyak gibi fizikle adın çıkmıştı. Nasıl bir köylü kızında bu endam, bu zarafet, bu güzellik diye herkes sorardı.
Fadime nine gençliğinde hoş bir kadındı, ama eski fotoğrafı alsan, Melikeyle yan yana koysan çobanla prenses…
Bir de akıllı. Şehirde tarım ekonomisi okudu, memleketine döndü, ekonomist olarak iş buldu. Evcil hayvan hekimiyle evlendi. Genç ailelere yeni ev programından yepyeni bir apartman dairesi verdiler.
Ev dediğin de ev mi! Sapasağlam, tuğladan. O zamana göre köyde sayılı bir yer.
Tek eksik dedenin evinin etrafı yemyeşil, meyveli bahçe; Melikenin yeni evi bomboş, üç çalı var, o kadar. Bahçeyle ilgilenmeye Melikenin de eli yatkın değildi doğrusu.
Gerçi hem köylü kızıydı ama narindi; Fadime nine onu her esintiden, ağır işten kollardı.
Sonra Vasif adlı bir oğlu dünyaya gelince zaten ne vakti kaldı ne hali. Yaralara bakım yoktu, bahçeye hiç.
Melike yalvardı: Hadi gel bizimle yaşa, ev geniş, her şeyi var, soba derdinden kurtulursun…
Fadime ninenin yaşı sekseni bulmuştu. Sağlığı azalmaya, ayakları tutmamaya başlayınca razı oldu, Melikenin evine taşındı.
İki ay kadar torununun yanında kaldı. Sonra Melike bir gün birden dedi ki:
Babaanneciğim, seni çok seviyorum, bilirsin. Ama hep oturuyorsun! Baksana, nasıl yayıldın İşe yardıma gel, sana güveniyorum, yardım bekliyorum
Evladım, ayaklarım artık tutmuyor yaşlandım
Ne tuhaf, buraya gelince yaşlandın sanki
Böylece, Fadime nine, beklentileri karşılayamadığı düşüncesiyle yine eski evine yollandı.
Kendini suçlamaktan yataklara düşmüştü.
Ayakları yavaşça sürterdi yere, ömrü boyunca ne çok yol gitmişti, ne çok çalışmıştı Artık yorulmuştu. Yataktan sofraya gidip gelmek bile büyük mesele olmuştu; camiye gidebilmek ise imkânsızdı.
İmam Halil kendi geldi sadık cemaat üyesini görmeye, Fadime nine zamane caminin elinden tutsun diye çalışan hanımlarından biriydi. Dikkatlice etrafa baktı.
Fadime nine masada oturmuş, her ay yazmayı huyladığı mektupları oğullarına yazıyor.
Ev serince, soba tam yanmamış. Yer buz gibi. Üstünde eski bir yünden hırka, başında biraz solmuş bir yazma, ayağında pandan terlikler.
Halil Hoca içini çekti: Yardım gerek bu nineye. Kim olabilir? Nahide mi? Yakın oturur, daha yirmi yaş gençtir Fadime nineden.
Bir somun ekmek, biraz cevizli çörek, kocaman balık böreğinin yarısını da canıgönülden getirmişti hanımı Emineden selamla.
Cübbesinin kollarını sıyırdı, sobadan külleri temizledi, üç kez odun taşıdı, köşeye yığdı. Suyu getirdi, sobanın üstüne büyük bir çaydanlık koydu.
Yavrum! Yani hocam yardım et bana zarfın adresini yazarken. Benim yazımı okuyamazlar!
Halil Hoca oturdu, adresleri güzelce yazdı, göz ucuyla hızlıca mektuplara baktı. Gözünden kaçmadı; iri, titrek harflerle, Çok iyiyim, canım oğlum, her şeyim var, Allaha şükür! yazıyordu.
Ama o çok iyi olan Fadime ninenin mektupları mürekkep lekeleriyle dolu, belli ki gözyaşıyla ıslanmıştı.
Nahide nineyle ilgilenmeye başladı; Halil Hoca da sık sık uğrayıp sohbet, ibadet için yanında oldu. Büyük bayramlarda Nahidenin kocası Ercan amca, eski bir denizci, motosikletin arkasında Fadime nineyi camiye getirirdi. Hayat tekrar düzene girmişti.
Melike ise ziyaret etmez oldu; iki sene sonra da ağır hastalandı. Uzun zamandır midesi rahatsızdı, hep ona bağlardı.
Meğerse ciğerler kanser olmuş. Kim bilir neden? Kar gibi eridi Melike altı ayda.
Kocası adeta mezarının başına yerleşti: Şişe aldı, içti, mezarın yanında yattı, uyanınca yeni şişeye gitti. Dört yaşındaki oğlu Vasif ise kimsenin istemediği bir çocuktu artık üstü başı pis, burnu akıyor, aç
Gülşah aldı yanına, ama işleri başından aşkındı, torununa bakacak zamanı yoktu. Vasif ilçedeki çocuk yurduna hazırlanıyordu artık.
Yurt iyiydi gerçi: girişken müdür, iyi beslenme, haftasonu aileye dönebilme imkanı
Ama yuva gibi değildi tabii. Gülşah’ın başka çaresi yoktu: geç saatlere kadar işte, pensiyona daha vakti vardı.
O sırada eski Ural motosikletinin yan koltuğunda Gülşahın evine geldi Fadime nine. Direksiyonda yanında komşusu Ercan amca, kollarında dövmelerle, kendinden emin bir tavırda.
Fadime nine kısaca dedi ki:
Ben Vasifi yanıma alacağım.
Anne, senin ayağın zor basıyor, çocuğa nasıl bakacaksın! Yemek, çamaşır
Ben hayatta olduğum sürece Vasifi yurda göndermem, dedi Fadime nine net şekilde.
Normalde yumuşak başlı annesindeki bu kararlılığa şaşıran Gülşah sustu, düşünceli şekilde torunun eşyalarını toplamaya başladı.
Ercan amca yaşlı ve küçük torunu eve götürdü, neredeyse kucağında taşıdı. Komşuların dilinden kurtulamadı Fadime nine:
Yaşlı başlı kadın, haline bakılacak zaman, gidip çocuk almış başına, çocuk oyuncak olsa bari… buna bakım, ilgi lazım Gülşah da kim bilir kaçıyor
Halil Hoca pazar çıkışı, içi endişeyle Fadime nineyi yoklamaya geldi: Acaba Vasif aç mı, pis mi, çıkarmak gerek mi?
İçeri girdi, evi sıcacık, soba cayır cayır yanıyor. Temiz, güleç Vasif divanda eski pikapta ninni dinliyor. O güçsüz Fadime nine ise köydeki eski şenliğiyle hamur yoğuruyor, tepsiyi yağlıyor, lorlu börek hazırlıyor. Oysa daha bir süre önce yürümekte zorlanan bacakları şimdi hayret verici şekilde çevik ve canlıydı.
Hocaefendi! Bak, börek yapıyorum, biraz sabret; Emine hanım ve oğlan Kadire sıcak birşeyler götüreceğim…
Halil Hoca eve gitti, gördüklerine inanamaz haldeydi. Eşine başından geçenleri anlattı.
Emine Hanım bir süre düşündü, kitaplıktan kalın mavi defterini aldı, aradı, buldu:
Eski Nazire Hanım uzunca ömrünü tamamladı. Her şey geçti, bitti; hayaller, anılar, umutlar her şey bembeyaz, sessiz bir kar tabakasının altında uyuyor. Artık zamanı geldi; ne hastalık, ne hüzün, ne iç çekiş… Bir kış gecesi Nazire Hanım dualarını uzun uzun okudu, sonra yatağa uzanıp dedi ki: hoca çağırın, hakkın rahmetine kavuşacağım.
Yüzü karlar gibi bembeyaz oldu.
Evdekiler imamı çağırdı, Nazire Hanım günahlarını anlattı, helalleşti, tam bir gün boyunca ne yemek ne su aldı. Yalnızca hafif nefesi belli ediyor ki ruhu bedenden çıkmamış.
Birden kapı açıldı: serin hava, bir bebek çığlığı.
Sessiz olun, burada nine ölüyor.
Bebek nasıl anlatsın ki sessiz olmayı, daha doğalı saat olmuş
Nazire Hanımın torunu Asuman yeni doğmuş kız çocuğu ile doğumdan eve geldi. O gün herkes işteydi, evde ölmekte olan yaşlı kadın ile genç anne baş başa kaldı. Asuman daha yeni anne olmuştu, süt yok, bebek acıktıkça ağlıyordu, Nazireyi ölümlü yolculukta rahatsız ediyordu.
Nazire Hanım başını kaldırdı, donuk bakışı birden canlandı. Güçlükle yataktan oturdu, çıplak ayaklarını yere indirdi, terliklerini aradı.
Diğerleri işten erken çıkıp evde acaba Nazire Hanım öldü mü diye gelince, bambaşka bir manzara buldu: yaşlı kadın hiç ölmeye niyetli değildi, aksine gençleşmiş gibiydi.
Kucağında huzurlu bebeği sallıyordu, yorgun torunu ise kanepede dinleniyordu.
Emine Hanım günlüğü kapattı, eşine baktı, gülümsedi:
Benim rahmetli büyükannem Mevlüde Hanım beni o kadar severdi ki, Daha işim var, torunudur o da; ölmek erken bana evde hâlâ işlerim var! derdi. Ömrünü on yıl daha uzattı, anneme ve bana yardım etti.
Halil Hoca da eşine tebessümle karşılık verdi.




