MASUMİYETİN GÖLGESİ

Masum

Beş yaşında, Meryem birdenbire yuvarlak bir yetim kızı haline geldi.
İlk önce annesi, hastalığın pençesine düşüp dünyadan göç etti; kısa bir süre sonra babası da silinip gitti. Altı ay içinde dedesi Hasan huzur içinde dinlendi, büyükannesı Ayşe ise en yakın akrabalarını bir yıl daha taşıdı.

Meryemi, yalnız yaşayan, üç çocuğu olan Halime Teyze aldı.
Halimenin evinde hayat, ince bir sis gibi çalkantılıydı; çocuğuna ve kendi evlatlarına acımasızca bağırır, çivi gibi çarpardı. Bazen ikonların önünde ağlar, gözyaşlarını damla damla dökerdi. Ağlayan çocuklar annelerine sarılır, ona merhametle yaklaşırdı ve evde gökkuşağı gibi kırılgan bir huzur aniden doğardı.

Meryem, bu çalkantılı aileden uzak durmaya çalışır, kızgın Teyzenin yakıcı eline düşmekten korkardı. Çocukluk anılarını, sevgiyle yoğrulmuş bir aileyi hayal eder, Sevgili annem, benimle birlikte yok mu olacaksın? diye içini sızlatır, annesinin başını yumuşakça okşayan sesini duyardı. Yıllar böyle geçip gitti.

On sekiz yaşına geldiğinde, Meryem Halime Teyzeye, çocuklarına ve evin gölgelerine veda etti. Nereye gideceği umursuzdu; tek dileği, o nefret dolu evden çabuk kaçmaktı.
Teyzesinin onu çocukluğunda, onu şehir dışına götürdüğü yerdenİzmirin eski bir mahallesindenyeni bir sokak bulması, havanın daha tatlı, yıldızların daha parlak ve insanların daha sıcak olduğunu hissetmesiyle başladı. Kısa bir süre önce annesinin kiraladığı daireye geri döndü; burada eski anılar, güzel bir çiçek gibi kokuyordu. Daireyi Halime yıllar boyunca kiracıya vermişti.

Meryem, bir kafede garson oldu; müşteriler cömert bahşişler atar, hayranlıklar çiçek gibi açar, şampanya bir nehir gibi akarkısacası, genç bir ruhun çalkantısına sürüklenmek zorundaydı.
Bir yıl sonra, bir bebek çocuğu kucağında tutarak köyüne geri dönmek zorunda kaldı. Halime, Daha kapıdan bile inmeye cesaret etmemişken, bir bebek getirdin! diye bağırdı. Fakat yeni doğan kız çocuğunu hemen köyün küçük kilisesinde vaftiz ettirdi, Melek kanatlarını açsın diye dua etti. Kızın adı Vildan oldu.

Meryem günlerce, gecelerce ağladı; gençliği bir sis perdesi gibi çökmüş gibiydi. Köyde ise iş eksik olmaz, el birliğiyle tarlalar, hayvanlar, çamaşır, çorapher şey bir ritüel gibi sürerdi.

Zaman akıp geçti, Meryem yumuşadı ama hayalini yitirmedi: köyden sonsuza dek ayrılmak. Kızı büyüdükçe, yola çıkma arzusu da güçlendi. Halime ona Bak evlat, bağrışan günahlar seni uçuruma sürükler; insanları seçerken temkinli ol dedi.

İzmire döndüğünde, Vildanı anaokuluna yerleştirdi, kendisi de pazarda doğu şekerlemeleri satan bir Arapın yanına yardımcı oldu. Arap, adı Alper, ona sürekli göz kırpar, tatlılar sunar, evlenmek, memleketine götürmek ve akrabalarla tanıştırmak vaat ederdi. Meryem, Alparın önerdiği isimle kızını Yasemin adlandırdı.

Kısa sürede Alpar, Meryemi görmezden gelmeye başladı, sonunda onu işten çıkardı ve tüm teması kesti. Meryem, Halimeye bir daha yük olmayacağını düşündü; iki küçük yarı yetim çocuğu yanına alarak Bu çukurdan nasıl çıkabilirim? diye içini döktü.

Tanrı, genç kadının yükünü yalnızca bir kez bilir. Ellerini bırakıp yalnızlık çığlığı atarken, Halimenin Artık soyun yok, kendine güven. Belki bir gün güneş ışığı pencerene dokunur sözleri bir fener gibi yanıyordu. Halime, bir zamanlar kendi çocuklarını ve bir yetimi evlat edinmiş bir stoacıydı; şimdi Meryem onun cesur bir örneğini anladı.

Yıllar geçti, Meryem ilişkilerde temkinli olduçünkü ilişki pek de yoktu. Çocuklar büyür, sorumluluklar birikirdi. Meryem, omzunda ağır bir haç taşıdığını hissetti; kaderini acı bir acıta benzetti. Yetmiş üç yaşına geldiğinde, hayat ona yeni bir buluşma sundu.

Veli, bir dinlenme evinde Meryemi fark etti; kızlarının ona nasıl baktığını, gülümsemesini, gözlerinin içindeki pırıltıyı sevdi. İlk gecede, Meryem ona hayatının çetin yolundan bahsetti; gözyaşları bir nehir gibi akıp gitti. Veli dinledi, başını salladı, sonunda şöyle dedi: Meryem, benimle evlen. Pişman olmayacaksın.

Veli ve Meryem evlendiler; Vildan ve Yasemin ona sevgiyle bağlandı. Veli, onları bir çiçek gibi korudu, ama Meryem hâlâ soğuk kalmıştı; geçmişin gölgesi kalbini sarıyordu. Eş, yemek hazır, çamaşır yıkanmış, daha ne isteyebilirim? diyerek duygularını sakladı.

Veli sık sık ortak bir çocuk düşüncesiyle işaret etti, ama Meryem Kızlarımı yetiştireceğim dedi. Bir akşam, Veli öfkeyle bağırdı: Buz Kraliçesi, bir kez nazikçe bak bana! Meryem ise soğukkanlılıkla yanıtladı: Seninle bir ipte sallanmak mı? Bırak gidin, ağlamam.

Ertesi sabah Veli eşyalarını topladı ve evden çıktı, bir daha geri dönmedi. Meryem, Ne eksikti ona? diye düşündü. Tek başına özgürlüğün tadını çıkarıyordu; ne yediğini ne zaman yediğini, kirli bulaşıkları, yıkanmamış çorapları, temizlenmemiş ayakkabılarını umursamıyordu.

Yıllar geçti, kızlar evlendi, kendi yuvalarını kurdu; Meryem geride, yalnız, özgürlüğüyle ve anılarıyla kaldı. Çocukluğunun bir gölgesini, Veliyi yeniden görmek için içi yanıyordu. Yirmi yıl sonra, ortak tanıdıklar sayesinde Velinin adresini buldu; şehrin dışındaki bir mahallede yaşadığını öğrendi.

Eğer Velinin eşi beni tanımazsa, ben uzak bir akrabayım diye bir senaryo hazırladı ve yola çıktı. Kapıyı çaldığında, kırk beş yaşında bir kadın, Kim arıyorsunuz? diye sordu. Meryem, Merhaba, Veli burada mı? dedi. Kadın, Veli burada yaşıyordu Sen de kimsin? diye sordu.

Meryem, Ben kuzen Ayla diyerek bir isim uydurdu. Kadın, Ben de Lale, onun dulüyüm, dedi ve Meryemi içeri aldı. Meryemin ayakları titredi, başı dönmeye başladı. Lale onu yatağa götürdü, su verdi, Ne zaman oldu? diye fısıldadı.

Lale, Bir yıl önce, Veli çok hastaydı. Bir sırrı vardı: bir kadın O da onu delilikle seviyordu. Biz evlilik yapmadık, çocuk da olmadı. Veli, son nefesine kadar senin Meryemi arıyordu. dedi. Lale, gözyaşları içinde, Velinin sevgisini yıldızlardan çarpar gibi bekledim, ama şimdi veda zamanı. diyerek ağladı.

Meryem, Benim adım Meryem, diyerek, Veliye tekrar kavuşmak istedim ama çok geç. Onun kalbini kırdım, sevgiye layık olamadım, diye itiraf etti. Lale, Sen onun için bir kutsal oldun! Keşke bir yıl önce gelmiş olsan, iyileşebilirdi, diyerek teselli etti.

Meryem omuz silkti, iki kadın birbirine sarıldı, acı dolu gözyaşlarıyla ıslak bir gökyüzü gibi süzüldü.

Bu rüya gibi öykü, geçmişin sislerinin içinde süzülürken, sonsuz bir çoraklıkta umut çiçekleri arar.

Rate article
Lifequest
MASUMİYETİN GÖLGESİ