FARKLI İNSANLAR İgor’un karısına bir bakın: çok güzel, doğal sarışın ama simsiyah gözlü, alımlı, uzun boylu, göğüsleri dolgun. Yatakta ise tam bir ateş topu. Başlarda tutkuyla başladı her şey, düşünmeye bile vakit yoktu. Sonra hamilelik… Usulüne uygun evlendiler. Bir oğulları oldu—tıpkı annesi gibi beyaz tenli, simsiyah gözlü. Her şey herkesin olduğu gibiydi: bezler, ilk adımlar, ilk sözler. Yana da sıradan, şefkatli anneydi. Ama oğulları ergen olunca işler değişti. Yana birden fotoğrafa merak sardı. Sürekli bir şeyler çekiyor, kurslara katılıyordu. Hep elinde o makine… “Daha ne istiyorsun?” diye soruyordu İgor. “Hukukçusun, çalış işte!” “HukukçuYUM,” diye düzeltirdi Yana. “İyi ya, evinle ilgilen, saçma sapan yerlerde dolaşma.” Ama neyin sinir ettiğini kendisi de anlamıyordu. Ev işini ihmal etmiyordu Yana; yemekler hazır, ev tertemiz, çocuk dersen yine onda. İgor işten gelip TV karşısına uzanıyor, olması gerektiği gibi. Ama canını sıkan bir şey vardı, karısı sanki gözünün önünde kayboluyor, ona ait olmayan bir dünyaya giriyordu. Yanındaydı ama sanki yoktu da. Hiç televizyon izlemezdi onunla, ilginç konuları tartışmazdı. Yemeğini koyar, yine kendi işine dönerdi. “Sen evli bir kadın mısın, değil misin?” diye kızardı İgor, yine Yana’yı bilgisayar başında yakaladığında. Yana susardı. İçine kapanırdı. Bir de egzotik ülkelere gitmeye meraklıydı. Yıllık iznini alır, sırt çantası ve fotoğraf makinesiyle gezerdi. İgor anlamazdı. “Gidelim arkadaşlara, bahçede mangal, hamam, şahane bir ortam, kendi bahçemiz de olmalı artık…” Yana reddeder ama seyahate birlikte gitmeyi teklif ederdi. Bir kere denedi İgor. Hiç hoşuna gitmedi! Herkes başka dilde konuşuyor, yemekler acılı, ortam yabancı. Zaten güzel manzaralardan da hoşlanmazdı. O yüzden Yana yalnız gitmeye başladı. Sonunda işinden de ayrıldı. “Peki ya emeklilik?” diye isyan etti İgor. “Sen kim oluyorsun? Büyük fotoğrafçı filan mı oldun? O işte köşeyi dönmek için ne para gerekir biliyor musun?” Yana tek kelime etmezdi. Bir defasında usulca, “İlk kişisel sergim olacak,” dedi. “Herkes sergi açıyor,” dedi İgor tersçe. “Bundan bir şey olmaz.” Ama açılışa gitti. Hiçbir şey anlamadı. Yüzler var, pek de güzel değil! Kırışık eller, martılar gökyüzünde. Garip, aynen Yana gibi. O akşam dalga geçti onunla. Ama Yana gidip İgor’a araba aldı! “Bir aileyiz, kullan,” dedi. Kendisi ehliyet bile almamıştı, kazandığı fotoğraf parasıyla, sipariş işleriyle biriktirmişti. İşte o zaman korktu İgor. Rahat edemez oldu. Karısının ne biçim bir yaratık olduğuna bir türlü akıl sır erdiremiyordu. O para nereden geliyor? Erkekler mi verdi yoksa? Yani bu ‘oyuncakla’ araba mı alınırmış? Aldatıyor mu? Olmasa da, illaki olacak gibi. Onu “terbiye” etmeyi bile denedi—hafifçe tokat attı. Yana mutfağa gidip bıçak kaptı, rastgele salladı—iki dikiş atıldı göbeğine. Neyse ki saplamaya elim gitmedi, “isterik” dedi içinden. Sonra özür diledi kadın. Ama bir daha el kaldırmadı. Kedileri çok severdi Yana. Her bulduğunu eve getirir, bakar, iyileştirir, sahiplendirirdi. Kendilerinde de hep iki kedi olurdu. Ne var ki! Sevimliler ama nihayetinde insan değiller ki! Bir kadının kedileri kocasından fazla sevmesi akla sığar mıydı? Bir gün kedilerinden biri öldü; kurtaramadı, kollarında can verdi, klinikte. Yana mahvoldu! Günlerce ağladı, içki içti, kendini suçladı. İgor bıktı artık, bir akşam sitem etti: “Bir de haşereleri an!” Yana sert bir bakış atınca sustu, çekip gitti. Ne yaparsa yapsın… Arkadaşları İgor’a hak verirdi, eşinin arkadaşları da. Herkes “Yana iyice burnu havalandı, şımarık oldu,” deyip duruyordu. Tam o sırada İgor yan komşudan—aynı zamanda Yana’nın çocukluk arkadaşı—Irmak’tan teselli buldu. Irmak çok daha anlaşılırdı. Satış elemanıydı, sanattan anlamazdı, sohbet, seks dersen hazırdı. Fazla içiyordu ama olsun, nikah mı kıyacaktı ya? İgor bekledi ki Yana durumu fark edip kıyameti koparsın, kıskançlık yapsın, kavga çıksın, sonra da “Kendin neredeydin?” deyiversin. Sonra karşılıklı ihanetleri affederler, aile toparlanır, Irmak’tan da kurtulurdu. Ama Yana susuyordu. Sadece kötü bakıyordu. Yatakta da işler sarpa sarınca, ayrı odaya geçti. Oğulları büyüdü, üniversiteyi bitirdi. Tıpkı annesi gibi: kara gözlü, sarı saçlı, tuhaf biri… “Torunlar ne zaman?” diye sorardı İgor. Deniz sadece gülerdi: “Hayatta bir şey başarmak istiyorum baba, ayrıca gerçek aşkı bulunca düşüneceğim.” Kendi oğluyla bile “yabancı” kalmıştı İgor. Anne-oğul birbirini bir bakışta anlardı; İgor kendini hep fazlalık gibi hisseder, o gizemli kara gözlerden ürkerdi. Yine Irmak’a sığınırdı. Sonunda Yana öğrendi. Komşulardan biri söylemişti; İgor’un gizlisi saklısı yoktu zaten. Eve döndüğünde karısı masada oturuyor, sigara içiyordu. Sessizce ve fısıltıyla: “Defol git buradan! Çık evimden!” Ve gözleri, simsiyah, korkutucu, mor halkalar içinde. Irmak’a gitti. Eşinden geri çağırmasını bekledi. Bir hafta sonra Yana WhatsApp’tan yazdı: “Konuşmamız lazım.” Sevindi, duşunu aldı, pahalı parfümünü sıktı. Ama Yana kapıdan girer girmez: “Yarın gidip boşanma davası açıyoruz.” Sonrası rüya gibi. Boşanma, evraklar, imzalar, evin yarısına bile talip olmadı; zaten ev kadının anne-babasından kalmaydı… “E şimdi ne yapacaksın, dul mu yaşayacaksın?” dedi İgor, sinirle. “Kime lazımsın?” demek istedi ama sustu. Yana gülümsedi. Yıllar sonra ilk kez, samimi ve genişçe gülümsedi: “İstanbul’a gideceğim. Orada ciddi bir proje teklifi aldım.” “Evini satma bari,” dedi İgor, “dönecek yerin olsun.” “Dönmem ki,” dedi kadın, artık eski eşi; “Biliyor musun, ben artık başka birini seviyorum. O da fotoğrafçı ve İstanbullu. Yanında hayat çok ilginç. Ama düşündüm, ben evliyim, aldatmak istemem, boşanacak kadar bahanemiz de yok. Sadece biz seninle farklı insanlarız. Bundan boşanılır mı? Değil mi?” “Boşanılmaz,” dedi İgor. “Bak gördün mü, boşandık işte!” dedi gülerek Yana. “Önce Irmak’ı öğrendiğimde kızdım. Sonra düşündüm, her şey daha iyi olacak. Ben de mutlu olacağım, sen de. Irmak’la evlen, umarım mutlu olursunuz.” Ve gitti. “Evlenmem ben!” diye seslendi arkasından İgor. Ama Yana duymadı bile. O günden sonra bir daha haber alamadı. Sadece yılda bir WhatsApp mesajı gelir: “Doğum günün kutlu olsun! Sağlık ve mutluluk dilerim. Oğlumuz için teşekkürler.”

Bak, sana Azizin hikayesini anlatacağım, çok ilginç bir hikaye bu. Azizin eşi vallahi, tuhaf bir kadın çıktı. Hem de nasıl güzel anlatamam; sarı saçlı, simsiyah gözlü, dillere destan fiziğiyle bir kadın. O kadar çekici, o kadar ateşliydi ki; evlenmeden önce hayatları tutkulu geçti, düşünmeye fırsatları bile yoktu neredeyse. Sonra hamilelik derken, evlendiler işte, olması gerektiği gibi.

Bir oğulları oldu, annesi gibi sarı saçlı, kara gözlü bir çocuk. Her şey aynen herkesin hayatındaki gibi devam etti başta. Bezler, emzikler, ilk adımlar, ilk kelimeler Ve Esra da o dönemde oldukça sıradandı hani, oğlanın üstünde titreyen, gayet normal bir genç anneydi.

Ama oğlan büyüyüp de ergenliğe gelince bir baktı ki Esra hayata farklı bir yerden bakmaya başladı. Fotoğrafçılığa merak sardı mesela. Sürekli bir şeyler çekiyor, kurslara gidiyor, elinden makinayı düşürmüyordu resmen.

Aziz bir gün bunaldı:
Kız, daha ne istiyorsun? Avukatsın zaten, git işini yap.
Avukatım, diye düzeltti Esra.
Evet evet, avukat. Biraz da aileye zaman ayır. O makinayla oradan oraya dolaşıp duruyorsun ya…

Azizin neye sinirlendiğini, aslında kendisi de anlamıyordu. Çünkü Esra evi de hiç ihmal etmiyordu. Akşam eve gelince yemek hazır, ev mis gibi, oğlanın okulu, dersleri hep Esrada. Adam işten gelir, koltuğa uzanır, TV karşısında akşamı beğendirmeye bakar, olması gerektiği gibi. Ama bir eksik vardı: Kadın sanki ruhuyla başka bir yerdeydi, kendi evi olmasına rağmen. Hani orada ama bir yandan da yok gibi. Hiç Azizle oturup televizyon izlemez, bir şeye dair sohbet de etmezdi. Yemeğini koyar, hemen makinesinin başına giderdi.

Sen evli kadın mısın değil misin? diye çıkışırdı Aziz, karısını yine bilgisayar başında bulunca.

Esra susardı, içine kapanırdı.

Bir de geziye gitmeyi çok severdi Esra. İzin alır, çantasını, makinesini kapıp dünyanın bir ucuna giderdi. Aziz anlam veremezdi bu işe:
Gel bizim dostların yazlığına gidelim, geçen sene harika bir mangal yaptık, rakımızı açıp sohbet edelim. Biz de bir yazlık alalım artık, vakti geldi.

Ama Esra her seferinde reddederdi, kendi gittiği yerlere gelmesini isterdi Azizin. Bir kere denedi adam, hemen pes etti. Yabancı dil bilmiyor, yemekleri çok acı, kimseyle kaynaşamıyor. Doğanın güzelliğini de anlamıyordu ki zaten.

Esra da tek başına gitmeye başladı. Sonra işi de bırakınca Azizin kafası iyice karıştı.
E peki ya emeklilik ne olacak? diye söylendi. Sen kendini ne zannediyorsun? Büyük fotoğrafçı mı? O işten araba alacak kadar para kazanılır mı ya!

Esra genelde cevap vermezdi. Sadece bir kere çekinerek anlatmıştı:
İlk sergim olacak. Kendi fotoğraflarımdan.

Kime ne ki sergiden? diye homurdanmıştı Aziz. Büyük marifet

Ama açılışa yine de gitti. Hiçbir şey anlamadı tabii. Fotoğraflarda kırışık eller, martılar, sıradan insanlar. Her şey Esra gibi tuhaftı yani.

Kadın bunun üzerine Azize bir araba hediye etti. Al, dedi, ailemiz için, sen kullan. Kendisi henüz ehliyet bile almamıştı, kazandığı parayla Azize araba hediye etmişti. Müşterilere özel çekimler yapıyor, oradan para topluyordu.

Bu olay Azizin içini ürpertti. Ne biçim bir kadın bu, diye kendi evinde yabancı hissetmeye başladı. Bu kadar parayı nereden buluyor? Kim veriyor bunları? Erkeklerle mi görüşüyor? O kadar para öyle makineyle elde edilir mi? Başka biri mi var? Belki de yoktur ama illa ki olacak diye düşündü.

Bir keresinde kıskançlığından hafifçe Esraya bir tokat attı, öyle sinirle bir hamle. Esra kalktı, mutfaktan bıçağı kaptığı gibi salladı, makasla iki dikişlik bir yer açtı göbeğinde. Saplamaya kalkmadı da iyi ki, öyle işte. Sonra özür diledi kadıncağız. Ama bir daha dokunmaya bile cesaret etmedi Aziz.

Esra kedilere çok düşkündü zaten. Sürekli hasta, terk edilmiş kedilere yardım eder; eve taşır, iyileştirir, yuva bulurdu. Evde de hep iki kedi vardı. O kadar şefkatliydi ki, sanki hayvanları Azizden bile çok seviyordu.

Bir gün, Esranın kedisi hastalandı, kurtaramadı; kadın resmen yıkıldı. Günlerce ağladı, kendini içkiye verdi, suçladı durdu. Aziz nihayetinde patladı:
Hamamböceklerini de ağıt yak bari!
Kadıncağız o kadar derin baktı ki Azizle göz göze, adam sustu, çekildi gitti. Ne hali varsa görsün dedi içinden.

Arkadaşlar destek oldular Azize, Esranın arkadaşları da ona çok takıktı. Tamam, Esra iyice ayarı kaçırdı, kafayı yedi, dedi herkes. Derken Aziz, teselliyi karşı komşu ve Esranın çocukluk arkadaşı Sibelde buldu. Sibel daha kolay, daha anlaşılırdı. Market çalışanıydı, ne sanattan ne hayallerden anlamazdı, sohbeti, cinselliği de hazırdı. Eh, fazla içiyordu ama hiç değilse evlenme niyeti yoktu ya…

Aziz, Esra artık kıskançlık krizleri geçirir, kavga çıkarır diye bekledi. O zaman sen neredeydin, şimdi kime kızıyorsun diyecekti; kavga ederler, sonra birbirlerini affeder, tekrar toparlanırlardı. Ama Esradan çıt çıkmadı. Sadece bakışları değişmişti, soğumuştu. Hatta Azize dokunamaz olmuş, ayrı odaya geçmişti.

Oğulları büyüdü, üniversiteyi bitirdi. Tıpkı annesi, sarı saçlı, siyah gözlü, içine kapanık bir delikanlı oldu.
Ne zaman torun vereceksin? diye hep dert yanardı Aziz.
Oğlu ise gülüp geçerdi: Baba, önce şu hayatta bir şeyler başarmak istiyorum. Sonra aşkı bulursam, sen de torun sahibi olursun. Hep annesinin yanında Esrayı anladığını hissettirirdi. O evde Aziz, kendini hep fazladan bir misafir gibi hissederdi; oğlunun ve karısının gözleri gibi, duyguları da hep derindi, Azize yabancıydı.

Aziz de teselliyi Sibelde aramaya başladı sık sık.

Bir gün, Esra gerçeği öğrendi tabii. Komşulardan biri duyurmuş. Aziz hiç gizlememişti zaten. Eve bir geldi ki, Esra mutfakta oturuyor, sigara içiyor, yüzü sapsarı, gözleri daha da siyah. Bir fısıltı gibi ama; Çık git buradan. Defol evden! dedi.

Aziz çekip gitti Sibelin yanına. Bekledi ki Esra arayacak, dönecek. Bir hafta sonra bir WhatsApp mesajı geldi: Konuşmamız lazım. Aziz sevindi, duşunu aldı, en güzel parfümünü sıktı.

Ama Esra kapıyı açar açmaz, Yarın boşanma davası açıyoruz, dedi.

Sonrası rüya gibi aktı; boşanma, evrak işleri, imzalar… Adam kendi payından vazgeçti, zaten ev Esraya annesinden kalmıştı…

Peki şimdi ne yapacaksın? dedi Aziz, sinirli bir hâlde evden ayrılırken. Kim seni ister ki? diyecekti, kendisini zor tuttu.
İlk defa yıllar sonra Esra yüzüne genişçe, içtenlikle gülümsedi:
İstanbula gideceğim. Orada büyük bir fotoğraf projesi teklif ettiler.

Bari evi satma, dedi Aziz şaşkıyla. Dönersin belki
Dönmem, dedi Esra gözlerinin içiyle. Uzun zamandır başka birini seviyorum. O da fotoğrafçı, İstanbulda yaşıyor, onunla hayatım çok heyecanlı. Ama diyordum ki ben evliyim, aldatmak bana göre değil, boşanacak bir sebebimiz de yok. Sadece farklı insanlarız. İnsanlar bundan ayrılır mı? Ayrılır mı sence Aziz?
Genelde ayrılmazlar, dedi Aziz kısık sesle.
Ama biz ayrıldık, dedi Esra ve güldü. İrkildim başta Sibeli duyunca. Sonra düşündüm ki böyle daha iyi. Ben mutlu olacağım, sen de. Sibelle evlen, hayatınız güzel olsun.
Ve çıktı gitti.

Ben evlenmem, dedi Aziz arkasından.
Ama Esra hiç duymadı bile.
O günden sonra Esradan bir daha haber gelmedi. Sadece yılda bir WhatsApp mesajı: Doğum günün kutlu olsun. Sağlık ve mutluluklar. Oğlum için teşekkürler

Böyle işte dostum, iki insanın farklı dünyalarında kayboluşu…

Rate article
Lifequest
FARKLI İNSANLAR İgor’un karısına bir bakın: çok güzel, doğal sarışın ama simsiyah gözlü, alımlı, uzun boylu, göğüsleri dolgun. Yatakta ise tam bir ateş topu. Başlarda tutkuyla başladı her şey, düşünmeye bile vakit yoktu. Sonra hamilelik… Usulüne uygun evlendiler. Bir oğulları oldu—tıpkı annesi gibi beyaz tenli, simsiyah gözlü. Her şey herkesin olduğu gibiydi: bezler, ilk adımlar, ilk sözler. Yana da sıradan, şefkatli anneydi. Ama oğulları ergen olunca işler değişti. Yana birden fotoğrafa merak sardı. Sürekli bir şeyler çekiyor, kurslara katılıyordu. Hep elinde o makine… “Daha ne istiyorsun?” diye soruyordu İgor. “Hukukçusun, çalış işte!” “HukukçuYUM,” diye düzeltirdi Yana. “İyi ya, evinle ilgilen, saçma sapan yerlerde dolaşma.” Ama neyin sinir ettiğini kendisi de anlamıyordu. Ev işini ihmal etmiyordu Yana; yemekler hazır, ev tertemiz, çocuk dersen yine onda. İgor işten gelip TV karşısına uzanıyor, olması gerektiği gibi. Ama canını sıkan bir şey vardı, karısı sanki gözünün önünde kayboluyor, ona ait olmayan bir dünyaya giriyordu. Yanındaydı ama sanki yoktu da. Hiç televizyon izlemezdi onunla, ilginç konuları tartışmazdı. Yemeğini koyar, yine kendi işine dönerdi. “Sen evli bir kadın mısın, değil misin?” diye kızardı İgor, yine Yana’yı bilgisayar başında yakaladığında. Yana susardı. İçine kapanırdı. Bir de egzotik ülkelere gitmeye meraklıydı. Yıllık iznini alır, sırt çantası ve fotoğraf makinesiyle gezerdi. İgor anlamazdı. “Gidelim arkadaşlara, bahçede mangal, hamam, şahane bir ortam, kendi bahçemiz de olmalı artık…” Yana reddeder ama seyahate birlikte gitmeyi teklif ederdi. Bir kere denedi İgor. Hiç hoşuna gitmedi! Herkes başka dilde konuşuyor, yemekler acılı, ortam yabancı. Zaten güzel manzaralardan da hoşlanmazdı. O yüzden Yana yalnız gitmeye başladı. Sonunda işinden de ayrıldı. “Peki ya emeklilik?” diye isyan etti İgor. “Sen kim oluyorsun? Büyük fotoğrafçı filan mı oldun? O işte köşeyi dönmek için ne para gerekir biliyor musun?” Yana tek kelime etmezdi. Bir defasında usulca, “İlk kişisel sergim olacak,” dedi. “Herkes sergi açıyor,” dedi İgor tersçe. “Bundan bir şey olmaz.” Ama açılışa gitti. Hiçbir şey anlamadı. Yüzler var, pek de güzel değil! Kırışık eller, martılar gökyüzünde. Garip, aynen Yana gibi. O akşam dalga geçti onunla. Ama Yana gidip İgor’a araba aldı! “Bir aileyiz, kullan,” dedi. Kendisi ehliyet bile almamıştı, kazandığı fotoğraf parasıyla, sipariş işleriyle biriktirmişti. İşte o zaman korktu İgor. Rahat edemez oldu. Karısının ne biçim bir yaratık olduğuna bir türlü akıl sır erdiremiyordu. O para nereden geliyor? Erkekler mi verdi yoksa? Yani bu ‘oyuncakla’ araba mı alınırmış? Aldatıyor mu? Olmasa da, illaki olacak gibi. Onu “terbiye” etmeyi bile denedi—hafifçe tokat attı. Yana mutfağa gidip bıçak kaptı, rastgele salladı—iki dikiş atıldı göbeğine. Neyse ki saplamaya elim gitmedi, “isterik” dedi içinden. Sonra özür diledi kadın. Ama bir daha el kaldırmadı. Kedileri çok severdi Yana. Her bulduğunu eve getirir, bakar, iyileştirir, sahiplendirirdi. Kendilerinde de hep iki kedi olurdu. Ne var ki! Sevimliler ama nihayetinde insan değiller ki! Bir kadının kedileri kocasından fazla sevmesi akla sığar mıydı? Bir gün kedilerinden biri öldü; kurtaramadı, kollarında can verdi, klinikte. Yana mahvoldu! Günlerce ağladı, içki içti, kendini suçladı. İgor bıktı artık, bir akşam sitem etti: “Bir de haşereleri an!” Yana sert bir bakış atınca sustu, çekip gitti. Ne yaparsa yapsın… Arkadaşları İgor’a hak verirdi, eşinin arkadaşları da. Herkes “Yana iyice burnu havalandı, şımarık oldu,” deyip duruyordu. Tam o sırada İgor yan komşudan—aynı zamanda Yana’nın çocukluk arkadaşı—Irmak’tan teselli buldu. Irmak çok daha anlaşılırdı. Satış elemanıydı, sanattan anlamazdı, sohbet, seks dersen hazırdı. Fazla içiyordu ama olsun, nikah mı kıyacaktı ya? İgor bekledi ki Yana durumu fark edip kıyameti koparsın, kıskançlık yapsın, kavga çıksın, sonra da “Kendin neredeydin?” deyiversin. Sonra karşılıklı ihanetleri affederler, aile toparlanır, Irmak’tan da kurtulurdu. Ama Yana susuyordu. Sadece kötü bakıyordu. Yatakta da işler sarpa sarınca, ayrı odaya geçti. Oğulları büyüdü, üniversiteyi bitirdi. Tıpkı annesi gibi: kara gözlü, sarı saçlı, tuhaf biri… “Torunlar ne zaman?” diye sorardı İgor. Deniz sadece gülerdi: “Hayatta bir şey başarmak istiyorum baba, ayrıca gerçek aşkı bulunca düşüneceğim.” Kendi oğluyla bile “yabancı” kalmıştı İgor. Anne-oğul birbirini bir bakışta anlardı; İgor kendini hep fazlalık gibi hisseder, o gizemli kara gözlerden ürkerdi. Yine Irmak’a sığınırdı. Sonunda Yana öğrendi. Komşulardan biri söylemişti; İgor’un gizlisi saklısı yoktu zaten. Eve döndüğünde karısı masada oturuyor, sigara içiyordu. Sessizce ve fısıltıyla: “Defol git buradan! Çık evimden!” Ve gözleri, simsiyah, korkutucu, mor halkalar içinde. Irmak’a gitti. Eşinden geri çağırmasını bekledi. Bir hafta sonra Yana WhatsApp’tan yazdı: “Konuşmamız lazım.” Sevindi, duşunu aldı, pahalı parfümünü sıktı. Ama Yana kapıdan girer girmez: “Yarın gidip boşanma davası açıyoruz.” Sonrası rüya gibi. Boşanma, evraklar, imzalar, evin yarısına bile talip olmadı; zaten ev kadının anne-babasından kalmaydı… “E şimdi ne yapacaksın, dul mu yaşayacaksın?” dedi İgor, sinirle. “Kime lazımsın?” demek istedi ama sustu. Yana gülümsedi. Yıllar sonra ilk kez, samimi ve genişçe gülümsedi: “İstanbul’a gideceğim. Orada ciddi bir proje teklifi aldım.” “Evini satma bari,” dedi İgor, “dönecek yerin olsun.” “Dönmem ki,” dedi kadın, artık eski eşi; “Biliyor musun, ben artık başka birini seviyorum. O da fotoğrafçı ve İstanbullu. Yanında hayat çok ilginç. Ama düşündüm, ben evliyim, aldatmak istemem, boşanacak kadar bahanemiz de yok. Sadece biz seninle farklı insanlarız. Bundan boşanılır mı? Değil mi?” “Boşanılmaz,” dedi İgor. “Bak gördün mü, boşandık işte!” dedi gülerek Yana. “Önce Irmak’ı öğrendiğimde kızdım. Sonra düşündüm, her şey daha iyi olacak. Ben de mutlu olacağım, sen de. Irmak’la evlen, umarım mutlu olursunuz.” Ve gitti. “Evlenmem ben!” diye seslendi arkasından İgor. Ama Yana duymadı bile. O günden sonra bir daha haber alamadı. Sadece yılda bir WhatsApp mesajı gelir: “Doğum günün kutlu olsun! Sağlık ve mutluluk dilerim. Oğlumuz için teşekkürler.”