Tanrı’nın Lütfu… O sabah İstanbul’a kapkara bir bahar fırtınası yaklaşıyordu; ağır bulutlar Boğaz’ın üstünde alçalmış, uzaklardan gök gürültüsü duyuluyordu. İstanbul’a baharın ilk şimşeği çakarken, soğuk ve rüzgarlı günler hâlâ hüküm sürüyordu. Dallarda tomurcuklar sabırsız, toprak susuz, hayat yağmura hasretti… Vika, Sacha’yı kahvaltıya çağırırken umutla fısıldadı: “Ne olur, artık bahar gelsin!” Ama evde derin bir hüzün vardı: Dün ünlü bir profesör, Sacha’nın geçmişteki felaketi yüzünden asla çocukları olamayacağını söylemişti… Yaşananlardan sonra Vika kararlıydı: “Bir Türk yetimhanesinden bir erkek çocuk alalım Sacha, ona oğlumuz gibi sahip çıkalım,” dedi gözyaşlarıyla. Gök gürültüsüyle beraber yağmur başladı; Erenköy’deki evlerinin penceresinden bahar yağmurunun tazeliği içeri doldu. Koca bir mevsim beklenen bu yağmur, içlerindeki karanlığı silmişti. Birkaç gün sonra, Sacha ve Vika, bir Türk yetimhanesinin kapısında kalpleri çarparak içeri girdiler. İçlerinde bir oğlan seçmeye geldiklerine rağmen, ilk odada gözü yaşlı, bakımsız, mavi gözlü küçük bir kız ilgilerini çekti. Yetimhane personeli itiraz etti: “Ama seçtiğiniz çocuk bu değildi, üstelik o kız hasta ve sakat, ailesi de tamamen terk etti…” Vika ve Sacha kararlıydı: “Biz bu kıza kalbimizi verdik, onu almak istiyoruz.” Tıbben zor ve pahalı operasyonlar gerekecekti, imkanları zorlasalar da kararlarından dönmediler. Eşyalarını sattılar, hayatlarını baştan kurarak Lenay’ı evlat edindiler. Aylarca kızlarını ameliyatlar için İstanbul’dan Ankara’ya, İzmir’e götürdüler. Onca acı, uykusuz gece ama sonunda Lenay’ın ayakları düzeldi. Sonra, baharın İstanbul’da nihayet yüzünü gösterdiği bir gün, Lenay artık koşabiliyor, güzel resimler çizip sergilerde ödüller alıyordu. Hayat onlara güldü: Sacha’nın işleri büyüdü, bir evleri, güzel bir okulları oldu. Lenay şimdilerde altıncı sınıfta, mavi gözlü, ince uzun örgülü zarif bir kız; tüm okulun sevgilisi… Ve herkes bu mucizevi aileye tek bir isim veriyor: “Allah’ın Bahar Lütfu – Bir Türk Ailesinin Umut, Merhamet ve Sevgiyle Yeniden Doğuşu”

Tanrının Hediyesi…

Sabah kapkara bulutlarla başlıyor, gökyüzünde gri bir örtü uzanıyor. Uzaklardan hafif hafif gök gürültüleri duyuluyor. Fırtına yaklaşıyor. Bu yılın ilk bahar fırtınası olacak.

Kış nihayet bitti, ama baharın tam anlamıyla gelmeye niyeti yok gibi. Hava hâlâ soğuk, arada sert rüzgârlar esiyor, rüzgâr geçen yılın yapraklarını savurup duruyor. Toprak çatlamış, güçlükle yeşeren genç ot filizleri güneşi arıyor. Ağaçların tomurcukları sırlarını ortaya çıkarmakta acele etmiyor.

Bütün tabiat büyük bir yağmuru bekler gibi. O yıl İstanbulda kış serin, kuru ve kar yağışsız geçmişti. Toprak yeterince dinlenememiş, nem biriktirememiş, karın yumuşak örtüsü altında rüya görememiş. Şimdi, yaşamak için büyük bir susuzlukla baharı bekliyor.

O fırtına toprağa can suyu katacak, yağmuru bol olacak, kir ve tozu yıkayacak, tabiatı yeniden doğuracak. Gerçek baharın o zaman başladığını herkes bilecek. O zaman doğa cömertçe ot, çiçek, yaprak ve meyve verecek. Bahçelerde kuşlar şakıyarak yuva kuracak. Hayat devam ediyor.

Mert, gel, kahvaltı hazır! diye seslendi Nilay. Kahven soğuyacak.

Mutfaktan taze demlenmiş kahvenin ve sade omletin kokuları geliyor. Uyanmak gerek. Dünkü o ağır konuşmadan, Nilayın gözyaşlarından, uykusuz geceden sonra uyanmak insanın içinden gelmiyor.

Ama lazım. Çünkü hayat devam ediyor.

Nilay da yorgun, gözleri kıpkırmızı, mor halkalar var. Beyaz yanağını öptürmek için uzatıp hafifçe gülümsüyor.

Günaydın, canım! Galiba bugün fırtına var. Allahım, ne kadar isterdim bir yağmur yağsa! Artık gerçek bahar gelsin di mi? Dinle bak, aklıma bir şiir geldi:

Bahar gelsin, varsın dokunsun yüreğime,
Kışın soğuğundan, yalnızlığından,
Bir açıklık, bir ferahlık getirsin,
Beni sarsın yeni umutlara.
Hep hayal ettim, gelir elbet,
Her şey akar, aydınlanır anında.
Zannettim ki, bir tek bahar,
Düzeltecek her şeyimi
Daha doğru,
Daha sade,
Daha güvenli,
Daha dürüst.
Neredesin ya bahar? Gelsen de kurtulsak!

Mert, omuzlarını sarıp, başını öptü. Nilay’ın saçları Yasemin ve kır çiçekleri gibi kokuyordu. Yüreği sıkıştı. Güzelim, bahtsız kızım, tanrım, neden biz böyleyiz? Yıllarca tek umudumuz buydu; ona sarıldık.

Dün ise ünlü bir profesör, umutlarını kesmeleri gerektiğini söyleyerek onları yerle bir etti.

Çok üzgünüm ama, çocuğunuz olamaz. Mert Bey, o yıllar Erzincanda çalıştınız, o bölgedeki radyasyon etkileri… Maalesef, tıp burada çaresiz. Size yardımcı olamıyorum, gerçekten üzgünüm.

Nilay gözyaşlarını kurulayarak, saçlarını düzeltip derin bir nefes aldı.

Mert, ne çok düşündüm, ne çok! Ama artık karar verdim. Bir çocuk yuvasından bir evlat alalım. Bak, orada ne kadar öksüz, kimsesiz çocuk var. Bir oğlan alalım, büyütelim, bizim de bir oğlumuz olsun. Ne dersin? Yıllardır bekledik evladımızı, yıllardır…

Gözyaşları sel oldu. Mert Nilayı göğsüne bastırdı, onunla birlikte ağlıyordu.

Tabii ki kabul ediyorum! Ağlama canım, ne olur ağlama…

O anda kuvvetli bir gök gürültüsü duyuldu, sanki tüm ev sallandı. Sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Gök kapılarını açmış gibiydi! Nihayet, Allah dualarımızı duydu!

Sağanak yağmur karanlık yaptı ortalığı, geceden farksız. Sürekli şimşek çakıyor, gök gürültüsü kulakları sağır ediyor. Mert ve Nilay birbirine sarılmış, pencereden gelen serin damlaları kokluyor. Yağmurun taze kokusu, umutları diri tutuyor.

Ruhlarını saran kara bulutlar, ilk bahar yağmuruyla yavaş yavaş eriyor, siliniyor. Tek bir şey istiyorlar: Yağmur daha da yağsın. Çünkü baharı getiren bu yağmur, hayatın devamının ve umutlarının simgesi!

Ve birkaç gün sonra İstanbuldaki çocuk esirgeme kurumunun kapısında bekliyorlar. Onlar için tanışma günü. Nihayet bekledikleri çocuk için umut dolular; henüz görmeseler de adını koydular: Eymen, Emre, ya da Can… Daha görmeden sevdiler bile. İçlerinde biriktirdikleri sevgiyle, ona öğretme, onu büyütme duygusuyla dolular.

Kapıdan içeri adım attıklarında kalpleri hızla çarpıyor. Mert zile basıyor, kapı açılıyor, bekleniyorlar zaten.

Müdürle yapılan ilk görüşme günler öncedendi. Şimdi onları potansiyel evlatlık adaylarıyla tanıştırmaya götürüyorlar. Daha ilk odaya girdiklerinde, gözleri mavi gözlü bir kız çocuğuna takılıyor. Islak tulumuyla, soğuk linolyumun üzerinde oturuyor.

Üstü başı perişan, pişiği var, minik burnunun altında kurumuş sümük… Kocaman mavi gözlerinde hüznü gören Mertin yüreği sızlıyor. Burası kimsesizler yurdu işte: Kimsesiz çocukların evi!

Sonra başka bir odaya giriliyor. Temiz yataklarda bebekler uyuyor ya da oturuyor. Rehber hemşire yaşlarını, aile bilgilerini söylüyor. Tertemiz görünüyorlar.

Hemşire, çocukları yataklarından nazikçe çıkarıp gösteriyor, sanki çarşıda bir mal bakıyor gibi, diye düşünüyor Mert. Biz de müşteri gibi geldik! Bir tek Kilosu kaça? diye sormak kaldı.

Mert, dönelim, o zavallı kıza bakalım yine diye fısıldıyor Nilay. Mert, omzunu sıkarak onaylıyor.

Hemşire, ilk odadaki mavi gözlü kızı bir daha görebilir miyiz?

Ama siz erkek çocuk istemiştiniz! O kız size uygun değil, biz onu göstermedik bile.

Lütfen geriye dönelim. Onu bir kez daha görmek istiyoruz.

Hemşire şaşkın, pek bir şey demiyor, geriye götürüyor. Yanlarına müdür Hanife Hanım geliyor. Yüzündeki kaygı belli oluyor.

Size uygun değil o çocuk. Çok zorlanırsınız.

Neden? Onu sevdik biz. Nilaya çok benziyor! Gözleri bile aynı.

Mert kararlı şekilde odaya giriyor. Kız çocuğunu yıkamışlar, üstünü değiştirmişler. Artık yüzü daha canlı, yanakları pembeleşmiş. Onlara bakınca utangaçça gülümsüyor, küçük ellerini uzatıp ayağa kalkmaya çalışıyor… Nilay heyecanla Mertin elini sıkıyor. Kızın ayakları anormal, dizden aşağısı çarpık duruyor.

Mert hiç düşünmeden çocuğu kucağına alıyor. Kız başını Mertin boynuna dayıyor, hareketsiz kalıyor. Nilay omzuna kapanıp ağlıyor, Hanife Hanım başını yana çevirip gözlerini siliyor.

Buyurun, odama geçelim. Hemşire, Elifi al, getir. diyor Hanife Hanım.

Elif, yaşlı ve yoksul bir ailenin kuzeydeki bir köyde doğan son çocuğuymuş. İstenmeyen bir bebek olduğu belliydi. Doğuştan sakat ayaklarıyla doğmuş. Annesi gösterildiğinde baba hemen Almayız, bende zaten çocuk dolu, ekmek zor geçiyor, ayrıca sakatla uğraşamam. demiş.

İşte Elif böylece yurda getirilmiş.

Şimdi siz karar verin, böyle bir çocuk istiyor musunuz? Evet, şansı var ama çok uğraşacaksınız, masrafı olacak, sabır, çokça sevgi gerekecek. Düşünün, gerekirse hocayla da görüşün. Bir ay düşünme süreniz var. Daha fazla ziyaret olmayacak. Çocuklar kolay alışıyor, sonra vazgeçerseniz… Hanife Hanım iç çekip kalıyor.

Bir ay sonra Mert ve Nilay ilk günden kararlarını çoktan verdiler: Elifi alacaklar. İstanbuldaki profesör tedavi sürecini anlatınca içleri rahatlıyor: Operasyonlar zor olsa da neticede Elif koşup oynayabilecek. Tüm birikim sorgulanıyor, arabayı ve yeni yapılan evi satmaya karar veriyorlar. Tek odalı evde yaşasalar da önemli değil, Elif sağ olsun yeter.

Gözleri yollarda direksiyondaki buluşma gününü bekliyorlar. Yine o tanıdık psikolog odasında. Mertin elinde pembe şakayıklar, Nilayda çocuklara çikolata dolu bir torba. Hanife Hanımın dudakları titrek, gözleri yaşlı. Bir çocuğun daha ailesi olacak!

Beraber çocukların odasına ilerliyorlar. İşte Elif. Sarı saçları gürleşmiş, yanakları al al, iki dişi çıkmış, gülümsüyor. Mert aldığında Elif, kollarıyla boynuna sarılıyor. Nilaya da gidiyor. Herkes heyecanlı. Tüm gün yuvada kalıyorlar, hemşirelerden bakımı ve beslenmesiyle ilgili ipuçları alıyorlar. Ama Elif henüz verilmiyor.

Resmi işlemler başlıyor. Hanife Hanımın önerisiyle, Elifin gerçek ebeveynlerinin terk kararı mahkemeye taşınıyor. Ebeveynlerin velayeti alınıyor, artık geri dönmeleri mümkün değil.

Nihayet Elif evde. Nilay işini bırakıp kendini tamamen çocuğa adıyor. İlk ameliyat için İstanbulda hazırlıklara başlıyorlar.

Bir ay hastanede kalınıyor; Elif artık kaşığını tutup yemeğini yiyor, kediyi miyavlatıyor, keçiyi meelettiriyor. Ayaklarına bakarken hala içleri acıyor. Dışarıya sadece bol pantolonlar giydirerek çıkarıyorlar.

Elif biraz hantal yürüyor, ördek gibi sallanıyor. Ama çok canlı, lafı da erken sökmüş, herkesi ismiyle biliyor, selamlıyor.

En çok Merti seviyor. Benim babam! Artık Nilay da benim babam diyor. O da kızında ayrı bir mutluluk buluyor. Elif, onun güneşi oluyor.

Bir yıl sonra yeni ameliyatlar başlıyor. Defalarca İstanbula gidip geliyorlar. Elifin çektiği acı çok, Nilayın onun başında uykusuz geçirdiği geceler… Ve sonunda başarı! Elifin bacakları artık tüm kızlar gibi. O da koşup zıplayabiliyor.

Beş yaşında Elif anaokuluna başlıyor. Orada resme yeteneği farkediliyor, yeteneğini geliştirmesi öneriliyor. Altı yaşında resim kursuna yazılıyor. Resimleri çocuk sergilerinde yer bulmaya başlıyor. Renkli manzaraları ve neşeli çizimleriyle herkesin dikkatini çekiyor. Küçük yaşına rağmen büyük bir yetenek.

Yedi yaşında okula gidiyor. Daha ilk haftadan sınıfın neşesi, lideri. Çok çalışkan, neşeli, girişken. Okulun resim kursunda, dans kursunda. Hep arkadaşlarının ortasında; etrafında kahkaha eksik değil. Mert ve Nilay okuldaki veli toplantılarına gururla gidiyor. Elifle gurur duyuluyor. Kimse, bu çocuğun ve ailesinin ne fedakarlıklar yaptığını, onları büyütenlerin gerçek anne baba olduğunun farkında bile değil.

Tanrı, Elif ile birlikte Mert ve Nilaya da şans veriyor. Elif geldikten sonra, Mertin ufak tefek işi yavaş yavaş büyüyor. Yeni hedeflerini gerçekleştiriyorlar: İstanbulda iyi bir semtten daire alıp, Elifi prestijli bir okula veriyorlar. Şimdi Elif altıncı sınıfta, dersleri harika. Yine resim kursuna devam ediyor. Uzun sarı saçlı, mavi gözlü güzel bir kız. Sevgi dolu, cana yakın, herkesin sevgilisi. O gerçek bir Tanrı hediyesi…

Rate article
Lifequest
Tanrı’nın Lütfu… O sabah İstanbul’a kapkara bir bahar fırtınası yaklaşıyordu; ağır bulutlar Boğaz’ın üstünde alçalmış, uzaklardan gök gürültüsü duyuluyordu. İstanbul’a baharın ilk şimşeği çakarken, soğuk ve rüzgarlı günler hâlâ hüküm sürüyordu. Dallarda tomurcuklar sabırsız, toprak susuz, hayat yağmura hasretti… Vika, Sacha’yı kahvaltıya çağırırken umutla fısıldadı: “Ne olur, artık bahar gelsin!” Ama evde derin bir hüzün vardı: Dün ünlü bir profesör, Sacha’nın geçmişteki felaketi yüzünden asla çocukları olamayacağını söylemişti… Yaşananlardan sonra Vika kararlıydı: “Bir Türk yetimhanesinden bir erkek çocuk alalım Sacha, ona oğlumuz gibi sahip çıkalım,” dedi gözyaşlarıyla. Gök gürültüsüyle beraber yağmur başladı; Erenköy’deki evlerinin penceresinden bahar yağmurunun tazeliği içeri doldu. Koca bir mevsim beklenen bu yağmur, içlerindeki karanlığı silmişti. Birkaç gün sonra, Sacha ve Vika, bir Türk yetimhanesinin kapısında kalpleri çarparak içeri girdiler. İçlerinde bir oğlan seçmeye geldiklerine rağmen, ilk odada gözü yaşlı, bakımsız, mavi gözlü küçük bir kız ilgilerini çekti. Yetimhane personeli itiraz etti: “Ama seçtiğiniz çocuk bu değildi, üstelik o kız hasta ve sakat, ailesi de tamamen terk etti…” Vika ve Sacha kararlıydı: “Biz bu kıza kalbimizi verdik, onu almak istiyoruz.” Tıbben zor ve pahalı operasyonlar gerekecekti, imkanları zorlasalar da kararlarından dönmediler. Eşyalarını sattılar, hayatlarını baştan kurarak Lenay’ı evlat edindiler. Aylarca kızlarını ameliyatlar için İstanbul’dan Ankara’ya, İzmir’e götürdüler. Onca acı, uykusuz gece ama sonunda Lenay’ın ayakları düzeldi. Sonra, baharın İstanbul’da nihayet yüzünü gösterdiği bir gün, Lenay artık koşabiliyor, güzel resimler çizip sergilerde ödüller alıyordu. Hayat onlara güldü: Sacha’nın işleri büyüdü, bir evleri, güzel bir okulları oldu. Lenay şimdilerde altıncı sınıfta, mavi gözlü, ince uzun örgülü zarif bir kız; tüm okulun sevgilisi… Ve herkes bu mucizevi aileye tek bir isim veriyor: “Allah’ın Bahar Lütfu – Bir Türk Ailesinin Umut, Merhamet ve Sevgiyle Yeniden Doğuşu”