– Anne, ben Zeyneple evleniyorum. Üç ay sonra çocuğumuz olacak, dedi oğlum, beni bir anda karşısına alıp.
Bu habere pek şaşırmadım aslında, çünkü Zeyneple tanışmamızı oğlum önceden ayarlamıştı. Sadece gelinin yaşı beni düşündürüyordu. Henüz on sekizine bile basmamıştı. Hem oğlumun da askerliğini yapması gerekiyordu. Daha kendileri çocuk, ama şimdiden düğün, bebek istiyorlar.
Zeynepe uzun süre uygun bir gelinlik bulamadık. Nihayetinde yedinci ayına girmiş hamile birine kolay değildi bir gelinlik seçmek.
Düğün bir telaşla geçti gitti, gençler Zeynepin ailesinin yanında oturmaya başladılar. Ama oğlum her hafta yanıma gelirdi. Kendisini odasına kapatır, rahatsız edilmek istemezdi. Bir anne olarak bu durum beni endişelendiriyordu.
Bir gün Zeynepi aradım.
Sizin her şeyiniz yolunda mı, Mertle? dedim.
Tabii ki, neden sordunuz? Zeynepin sesi buz gibiydi.
Zeynep, peki kocan şu an nerede, biliyor musun? diye üsteledim.
Sevim Hanım, lütfen kendi işinize bakın. Biz kendi başımıza hallederiz, bu cümle, ilk ama son olmayacak kadar kaba bir çıkış oldu bana.
Vaktini aldığım için kusura bakma, deyip telefonu kapadım.
Ben sakin, uzlaşmacı bir kadınım. O yüzden onların özeline girmedim, bırak kendi yağınızda kavrulun dedim içimden.
Bir süre sonra Zeynep bir kız çocuğu dünyaya getirdi. İsmini pek beğenmesem de, ona kendi aramızda Bahar dedim.
Oğlumu askere aldılar.
Mert, memleketten uzak bir yerde askerlik yapıyor. O iki sene boyunca torunum Baharı sık sık ziyarete gittim. Her seferinde Zeynepin daha da güzelleştiğini fark ettim. Çok çekici bir kadındı, hatta biraz fazla. Bu bana hep dert oldu. Zeynep üniversiteye başladı, orada türlü çeşit cazibeler, erkekler… Bu kız Merti beklemez diye düşünüp endişeleniyordum.
Zeynep, bana hiç sıcak davranmadı. Baharı görmeye gittiğimde iç çekerek, aceleyle puseti verip sokağa yollardı. Adeta Gözüm seni görmesin derdi. Bakışlarıyla bile beni ezmeyi beceriyordu. Dışarıdan da hoşlanmadığı çok belliydi. Kendi değerini iyi biliyordu. Kavga istemediğimden, oradan bir an önce çıkmak isterdim hep.
Mert askerden döndü, ailesine kavuştu. Baktım, her şey yolunda; Bahar büyüyor, Mert karısına hayran, Zeynep de güzel gelin, eli maşalı ev hanımı. Bu huzurda tam on beş yıl geçti.
Sonra Zeynep, sanki bambaşka biri oldu. Sevgililer çıktı ortaya. Hem de bir iki değil, aleni aleni geziyordu. Herkesin dediği gibi, maya tutmayınca kapağı zor tutarsın. Mert üç yıl boyunca bunlara dayandı. Hala seviyordu, ama çok acı çekti.
Zeynep ise hiç acımasızdı; iğneleyip aşağılar, dalga geçerdi. Böyle şeyleri görünce şoke oluyordum. Ama hiç nasihat etme cesaretim olmadı. İtiraf edeyim, Zeynep bana korku salıyordu. Bir bakışıyla insanı dondururdu.
Oğlum, sizde sorun ne? Zeyneple bir ayrılık mı var, neden? diye sordum.
Boş ver anne, hallediyoruz, dedi Mert.
Sanki oğlum suçluluk hissediyor, o yüzden dayanıyormuş gibiydi. Dayanamadım, gidip Zeyneple konuşmaya karar verdim.
Zeynep, sana bir şey sorabilir miyim? dedim kısık sesle, kızmasın diye.
Sevim Hanım, en iyisi siz oğlunuzdan sorun; kimi, neyle ilgilendiğini. Aynı işyerinde olan teyzem her şeyi anlatıyor bana, hem de ballandıra ballandıra. Sonuç, sizin oğlunuz bana ihanet ediyor! O başlattı, diyerek bağırmaya başladı.
Allahım, niye karıştım ki? Merte tek laf etmedim, ne olacaksa olsun dedim. Kendini hırpalarsın da herkesi mutlu edemezsin.
Zeynep ve Mert kısa sürede boşandı. Bahar annesiyle kaldı.
Mert, kendini dağıttı. Kadınları sık değiştiriyordu. Sarışın, esmer demeden yatağı hiç soğumaz oldu.
Zeynep ise hemen yeniden evlendi. Bunu oğlumdan öğrendim, Mert bile ağladı haberini alırken. Zeynep bu sefer iyi bir eşti.
Yeni gelinimiz Şule oldu. Tatlı, hanım hanımcık, tuttuğunu koparan bir kadındı. Mert otuz beş, Şule ise kırk yaşındaydı. Oğlum adeta havalarda uçuyordu, kendini Şulenin ayakları altına sermeye hazırdı.
Şule hemen şartlarını sundu: nikah istiyorum; kızım için ayrı ev; bana tam maddi destek.
Oğlum bir dediğini iki etmezdi artık.
Şule, Zeynepten farklı çıkmıştı. Sürekli bana sokulmak ister, Sevim abla diye samimiyet kurmak isterdi. Ben ise böyle samimiyeti fazla bulurdum. O yüzden hediyelerini hiç kullanamadım, oğlumun parasıyla alınan eşyalar, dolabımda duruyor, hepsi etiketiyle asılı.
Bir de Şulenin içten olmayan gülümsemesi, samimiyetsiz sözleri Ruhu yok gibi, oğlumu sevmiyor. Sadece Merti bir para torbası olarak görüp isteklerini önüne koyuyor, kurnazlık yapıyor. Zeynep neyse, bağırırdı ama samimiydi, oğlumu seviyordu. Şule ise tamamen yapmacık.
Şule yemek de yapmaz, hazır ev yemekleri almayı sever. Bir gün ona şöyle dedim:
Keşke Mert için bir çorba kaynatsan, kuru kuru yiyorsunuz böyle.
Sevim abla, bana iş öğretme, dedi kurnazca bir gülümsemeyle.
Arkadaşları ise hep ön planda. Hepsi birbirinin benzeri, haftada bir pahalı bir hamama gitmek, kafede oturup boş sohbete dalmak, butikleri gezmek Bunlar Şulenin standartları. Bir şeye uymazsa hemen yaygara, gözyaşı, kıyamet! İstediğini elde etmeden susmak bilmiyor.
Bir yumurta ister, hem de soyulmuş olacak! Böyle birine nasıl katlanılır anlamıyorum. Mertin Şule ile evliliğini hep bir yanlışlık olarak görüyorum.
Bazen eski gelinim Zeynepi çok arıyorum. Onun gibi hamaratını bulmak zor. Elinden çıkan içli köfteler, dolmalar, nefis tatlılar Mert niye bu güzel düzeni bozdu ki? O kadını elinde tutamadı, kendi suçu. Neyse ki torunum Bahar beni unutmuyor, arada hediyeler getirir, küçük sürprizler yapar.
Zeynep, benim için hala öz gelinim. Kıymetini kaybetmeden bilemiyorsun. Şule ise bana göre bir misafirden öteye gidemedi. Oğluma üzülüyorum. Sanırım, Mertin gönlünde hala Zeynep yaşıyor. Ama o yollara dönüş yokBir akşam evde yalnız otururken, kapı çaldı. Karşımda Bahar vardı. Büyümüş, genç bir kadın olmuştu. Elinde bir demet çiçek ve gülen yüzüyle:
Babaanne, ben seni ziyarete geldim! dedi.
İçeri buyur ettim, salonun köşesine oturdu, odaya bahar kokusu doldu sanki. Uzun uzun konuştuk o gece. Bildiği her şeyi, geçmişte gördüklerini açık açık anlattı. Zeynepin yeni hayatına alıştığını, ama hiç kimsenin eksiksiz olmadığını, kimsenin sonsuza kadar aynı kalmadığını söyledi. Babasının arada bir kendisini arayıp gözyaşı döktüğünü, onu hayatında kaybetmekten çok korktuğunu fısıldadı. Sonra bana döndü ve elimi tuttu:
Herkes bir şekilde büyüyor, değişiyor babaanne, dedi. Ama ben senin yanında her zaman eski çocuk Bahar olarak kalmak istiyorum. İyi ki varsın.
Gözlerim doldu. İçimde yıllardır taşıdığım kırgınlık, yorgunluk sanki yavaş yavaş eridi. O an fark ettim ki, belki hayat pek çok şeyi elimizden alıyor, sevdiklerimizi birbirimize yabancı ediyor ama torunumun sıcaklığı, sevgisi hâlâ kalbimde bir ışık gibi yanıyor.
O gece, mutfağa girdim, Bahara sevdiği yemeği yaptım. Birlikte yedik, gülüştük. En sonunda küçük kızım kalktı, bana sıkıca sarıldı:
Sakın üzülme babaanne, ben buradayım. Her şey geçer, aile sevgisi kalır, dedi.
Bahar gittikten sonra pencereyi açtım, dışarı baktım. Gece sakindi, yıldızlar parlıyordu. Her şey gelip geçiyor, dedim kendi kendime, ama umut ve sevgi, insanın içinde hep taze kalıyor. Ve o an biliyordum; hayat nereye savurursa savursun, içimdeki bahar hiç solmayacaktı.




