— Merhaba dede, burada ne yapıyorsun? Yürüyüş yapmaya mı ihtiyaç duyuyorsun? Senin yaşında ben evde dururdum!

Ne yapıyorsun burada, dede? Gezmek mi istiyorsun? Yaşın ilerlemişken evde kalırdın!

Ahmet Dede sırtını gaza kadar doğruladı, şapkasını bir iki kez alnına kaydırdı. Soğuk rüzgar yanaklarını büzüyor, ama o yerinde durmuyordu. Yolun kenarında, bir elinde ağır bir hamak sepeti, diğer elinde ise şehre doğru gelen bir aracı durdurma umuduyla tutuyordu.

Bu yol ona yabancı değildi. Şu ki, eşi Gülizar hastaneye yatınca, tozlu toprakları, bekleyişi ve sabırsızlığı öğrenmişti. Ama bugün bir başka şey çarpıyordu göğsüne.

Gülizar sabahları her zamankinden daha zayıftı; hemşire, İyi değilsin, gel de yanında oturayım, dediğinde, gelmek güzel olur sözleriyle yerin sarsıldı Ahmetin içindeki dünyayı.

Düşünmeden dışarı çıktı, sepetine temiz bir gömlek, bir havlu, meyveler ve yıllar önce Gülizarın kendisi için sakladığı, hasta olduğumda benimle olur diye bir kavanoz kompostu koydu. O komposto, Seni unutmadım demenin bir yoluydu; her bir reçelin, titrek ellerinle raflara konulmuş hatırasıydı.

Ara sıra arabalar geçiyor, ama hiç durmuyorlardı. Kimisi yol kenarındaki çürük bir ağaç gibi ona bakıyor, kimisi telefonuna dalmış, kimisi ise telaş içinde geçip giden hayatlarına bakıyor, yaşlı adamın sepetini görmezden geliyorlardı.

Bir an bir araba yavaşladı. Ahmet’in kalbi bir çene çarpması gibi sıkıştı. Tamam, yakalandım, diye düşündü. Bir adım öne çıktı, sepeti göğsüne bastırdı. Cam aşağı indi ve genç bir kadın, hafif bir alayla, ama yumuşak bir sesle karşına çıktı:

Burada ne yapıyorsun dede? Gezmek mi istiyorsun? Yaşın ilerlemişken evde kalırdın!

Şakacı bir tonda söylenmişti, ama sözlerin bıçağı derin kesiyordu. Ahmet ağzını açıp, Gezmiyorum, hasta eşime gidiyorum demek istedi, ama sürücü çubuğu çevirip arabasını hızlandırdı. Toz bulutu içinde kayboldu geride yalnız bir sessizlik.

Birkaç saniye içinde yolun çarpması göğsünü deldi gibi hissetti. Kırık ellerine, yıpranmış ayakkıtlara, eski sepete baktı. Belki de burada kalmalıyım ne var ki bir amcam yok, diye mırıldandı.

Fakat Gülizarın gözlerini hatırladı. Hastane koridorunda kapıya doğru bakarken ona sorduğu Geldin mi? Burada mısın? sorusunu, yılların ve kırışıklıkların ötesinde hâlâ genç bir adam gibi hatırlıyordu. Sevgi kilometre saymaz, kırışıklık ölçmez; sadece kalp atışıyla ölçülürdü.

Yerinde kaldı. Gitmiyorum, Gülizar, diye fısıldadı içinden. Seni bekliyordun, benim gelmem nasıl olur?

Zaman ağır ağır akıyordu. Bulutlar gökyüzünü karanlık maviye çevirirken, rüzgar sertleşti. Ahmet ceketi daha sıkı çevirip, kemiklerinin buz gibi titrediğini hissetti ama bir adım bile atmadı.

Ara sıra bir araç farlarını yakıp bir saniye yorgun yüzünü aydınlattı, ardından gölgeler içine çekti.

Gülizarın ona baktığı anıları canlandı: tarladan yorgun dönerken masayı kurmuş, sıcak ekmek kokusuyla elleri ona uzanmıştı. Hasta olduğunda, geceleri uykusuz kalıp çay demlemiş, alnına soğuk kompres koymuştu. Beni bırakma, dede, derdi; o da gülerek, Beni kırmaz hiçbir şey, diye cevap verirdi.

Şimdi hastaydı o; ve Ahmet, yaşının çaresizliğiyle bile, elini tutmak, bir şifa vermek istiyordu. İlacı, diploması yoktu; tek varlığı sevgi, tek tedavisi de sevgiydi.

Gece çöktü, nihayet bir araç durdu. Farlar bir anlığına gözlerini kamaştırdı. Kapı açıldı, beyaz bir önlük içinde, üzeri bir ceketle sarılı bir siluet indi.

Ahmet Bey?

Ses tanıdı.

Evet diye mırıldandı Ahmet, tereddütle.

Doktor Selim, Gülizarın bakımını üstlenen hekim, şaşkınlık ve hüzün karışımı bir bakışla ona baktı.

Burada ne yapıyorsun bu soğukta?

Gülizara gidiyorum kimse beni bugün buraya götürmedi, sabır bitti

Doktor derin bir iç çekti. Ahmeti, sepetiyle oturan yaşlı adamı, kapıdan içeriye bakarak anımsıyordu; ellerini sıkarken, Gülizarın durumu kötüleştiğinde, hemşire Bugün biraz daha iyi dediğinde yüzünün aydınlandığını görmüştü.

Lütfen otur, burada yalnız bırakmayalım.

Selim doktor, sepeti bir hazine gibi tutarak, kapıyı açtı. Ahmet bir an durakladı, gözlerine inanamadı.

Sen de mi?

Evet, Ahmet Bey. Ben de size eşlik edeceğim, sizi hastaneye götüreceğim.

Araç içinde sıcak bir kucaklaşma gibi bir his sardı Ahmeti. İlk kez o gün gözyaşları sessizce camdan süzüldü. Doktor, hiçbir soru sormadı; bazen sorular dondurucu soğuğu bile aşamaz.

Ahmet Bey

Evet?

Gülizar hâlâ sizden bahsediyor. İyi elleri var, diyor.

Doktor hafifçe gülümsedi.

Onun kalbi iyi, bu yüzden her yerde iyilik görür.

Yol boyunca sessizlik hüküm sürdü. Ahmet sepeti göğsüne çaldı, ara sıra yakalığındaki kolye ucunu silerken, belki de Tanrının onu unuttuğunu düşünüyordu. Arabalar geçip de ona bakmayanlar arasında, bu araç Gülizara bakmayı seçen tek araçtı.

Hastaneye vardığında, uzun ve aydınlık koridora, elinde sepetle, hafif adımlarla girdi. Artık sadece yol kenarında bir yaşlı değildi; bir söz verdiği koca, Sana geleceğim, ne olursa olsun, diyordu.

Salonun kapısına girdiğinde Gülizar onu hemen gördü. Yorgun gözleri bir ışık gibi parladı; tarladan eve dönerken beklediği gibi.

Geldin diye fısıldadı.

Geldim, canım Nasıl gelmem mümkün?

Sepeti ayağa koydu, yıllar önce sakladığı vişne kompostunu çıkardı.

O kompostu hâlâ saklamıştım, hasta olduğumda, Ahmet diye. Şimdi sen hastasın, ama birlikte iyileşeceğiz.

Gülizar hafifçe gülümsedi, gözlerinin köşesinde bir damla yaş belirdi. Bu acı değil, şükran damlasıydı.

O an, yolun soğuğu, arabadan gelen alaylar artık bir anlam taşımıyordu. Ahmet, bir şeyi anladı:

İnsanlar yanından geçip de görmezden gelir; ama tek bir iyi insan, Tanrının seni yol kenarında bırakmadığını hissettirir.

Sevgi, otostop yapmaz; kendi yolunu bulur, soğuğu, yorgunluğu, zamanı aşar ve hep doğru yere ulaşır: Gülizarın hastane yatağına, yorgun bakışına ve hâlâ senin için çarpan kalbine.

Bir dahaki sefere yaşlı birine uzanmış bir el görürsen, düşün ki belki sen ya da senin ebeveynlerin olabilirsiniz. Araç durdur, tozları kaldır; yalnızca bir iyi kalp, birini yoluna koyar.

Rate article
Lifequest
— Merhaba dede, burada ne yapıyorsun? Yürüyüş yapmaya mı ihtiyaç duyuyorsun? Senin yaşında ben evde dururdum!