Dikkatli kullan kızım, bu sadece altından yapılma bir yüzük değil; içinde ailemizin tarihi var, Fatma Hanım, kristal bir vazo gibi özenle sakladığı kadife kutuyu gelini Zehraya verdi. Bu yüzük, büyükannemin yadigârı. Savaşı, yokluğu, zor günleri gördü. Annem anlatırdı; kırklı yıllarda, açlık zamanında bu yüzüğe karşılık bir çuval un teklif etmişler, ama büyükannem vermemiş. Hatırayı ekmekle değiştirmek olmaz, açlığa katlanırız, demiş.
Zehra, genç ve bakımlı bir kadın; ojeli tırnakları ve her daim kuaförden çıkmış gibi duran saçlarıyla kutuyu açtı. Avizeden yansıyan ışıkta, eskimiş altının arasında büyük bir yakut solgun bir şekilde parladı. Yüzük oldukça büyüktü, günümüz gençlerinin zarif takılarının aksine, ağır ve belirgin.
Aman Allah’ım, ne kadar… ciddi görünüyor, dedi Zehra, hediyeyi elinde evirip çevirerek. Artık böyle şeyler üretilmiyor. Tam nostalji.
Nostalji değil Zehra, antika, orijinal, diye düzeltti eşi Mustafa, Fatma Hanımın oğlu. Uzun bir akşam yemeğinden sonra, keyifli bir halde masada oturuyor, kadınları tebessümle izliyordu. Anne, emin misin? Hep diyordun, ailede kalmalı diye.
Zehra da artık bizim ailemiz, Fatma Hanım sıcak bir tebessümle cevap verdi, ama içi yanıyordu. Karar kolay olmamıştı. O yüzük onun koruyucusuydu; geçmişle olan bağıydı. Ama oğlunun bu kadına duyduğu sevgiyi, onun uğruna verdiği emeği görüyordu. Hoşgörümü gösteriyim, dedi içinden. Gelinine, artık evin bir parçası olduğunu hissettirmek istemişti. Üç yıldır evlisiniz. Artık vakti geldi. Bu yüzük sizin yuvanızın koruyucusu olsun, aynen annemle babamın evliliğini koruduğu gibi.
Zehra yüzüğü parmağına taktı. Yüzük, yüzük parmağına bol geldi, gevşek bir şekilde sallandı.
Çok güzelmiş, dedi, ama Fatma Hanım aradığı heyecanı bulamadı Zehranın sesinde. Daha çok nezaket vardı. Teşekkür ederim Fatma Hanım. Dikkat edeceğim. Ama galiba küçültmem gerekecek, yoksa kaybolur.
Kuyumcuda dikkat et, dedi hemen Fatma Hanım. Madenin ayarı eski, ustalar zor der. Altını yumuşak, taş da hassas. Orta parmağına tak, eğer oluyorsa.
Olur, bakarım, Zehra kutuyu kapatıp çantasının yanına bıraktı. Mustafa, kalkalım artık. Yarına erkenden arabamızın kredisi için bankaya uğramamız lazım.
Çocuklarını yolcu ettikten sonra, Fatma Hanım uzun süre pencerede kaldı. Gözleriyle yeni model arabanın uzaklaşmasını izledi. Göğsüne bir boşluk yerleşmişti sanki; sanki yüzükle birlikte bir parçasını vermişti. Ama kötü düşünceleri uzaklaştırdı. Gençler kendi yolunda, değerleri başka… ama aile hafızası, o gücünü yitirmez.
Bir hafta, gündelik telaşlar içinde geçti gitti. Emekli olmuştu ama evde durmak ona göre değildi. Kimi gün hastaneye, kimi gün pazara peynir almaya, kimi günse komşularla parka yürüyüşe gidiyordu. İstanbul’un büyük caddeleri hareket istiyordu.
O salı günü havalar bozmuştu; gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı, ince bir yağmur yağıyordu. Fatma Hanım, eczaneden dönerken kestirmeden gitmeye karar verdi; küçük dükkânların, ayakkabı tamircisinin, kargo şubelerinin sıralandığı bir ara sokağa saptı.
Kaldırımdaki su birikintisine basmamak için dikkatlice yürürken, birden gözleri parlak bir tabelaya takıldı: KUYUMCU ALTIN, TEKNİK EŞYA, 24 SAAT. Vitrin pırıl pırıl ışıklarla donatılmıştı, paranın acelesini anlatıyordu adeta. Fatma Hanım genelde buraların önünden tiksintiyle geçerdi; buralarda başkalarının başına gelen felaketlerin kokusu vardı sanki. Ama bugün bir şey ayağını yavaşlatmıştı.
Bakışları önce cep telefonları rafında gezindi, sonra mücevherlere kaydı. İnce zincirler, haçlar, alyanslar… Kırık hayallerin yanı başında. Ve birden kalbi yerinden fırladı, kulaklarında uğuldayan bir çınlama başladı.
Kadife bir kaidenin üstünde, tam ortada duruyordu o.
Başka bir yüzük olamazdı. O kadar eşsizdi ki. O iri, koyu kırmızı yakut, sanki camın arkasından azarlar gibi bakıyordu ona. O özel altın işçiliği, taşa sarılmış yapraklar ve içerideki, sadece kendisinin bildiği küçük çizik…
Olamaz… diye fısıldadı Fatma Hanım, elini göğsüne bastırarak. Allahım, olamaz…
Ayakları tutmuyordu sanki, dünya dönüyordu altında. Bir benzeri mi acaba? diye düşündü, Ya da sahtesidir…
Ağır kapıyı itti, içeri girdi. Burnuna kesif bir toz ve ucuz oda kokusunun karışımı geldi. Kalın camın ardında bir genç, vurdumduymaz bir halde telefonunu kurcalıyordu.
Merhaba, Fatma Hanımın sesi titriyordu, bunu kendine yediremiyordu.
Genç, lakaytça başını kaldırdı.
Buyurun, bozdurmak mı, satın almak mı, ne istiyorsunuz?
Ben… şu yüzüğü incelemek istiyorum. Vitrindeki, yakutlu olanı…
Çocuk, canı sıkkın bir tavırla yerinden kalktı, vitrini açıp kutuyu çıkardı.
Antika, dedi, yüzüğü küçük bir çekmecede uzatırken. Ağır işçilik, eski ayar, şimdilerde bulunmaz. Taşı gerçek, kontrol ettik. Fiyatı etikette.
Fatma Hanım titreyen parmaklarıyla yüzüğü aldı. O tanıdık ağırlık hemen elini ısıttı. Çevirip baktı. Evet, o çizik ve ustanın yıllarla silikleşmiş damgası…
Yüzüğü Zehraya bir hafta önce, hayır duasıyla, kendi elleriyle verdiği yüzüktü bu.
Çok kötü oldu. Boğazı düğümlendi. Nasıl olurdu bu? Sadece bir hafta… Savaş zamanı aç kalan büyükannesinin bile satmadığı değeri… Bunlar bir haftada!
Ne kadar? sesi çatallandı.
Otuz beş bin lira, umursamazca cevapladı genç. Hurda fiyatı, biraz da taş için. Yüzük karakteristik, herkes almaz. Parmağı kalınca olan için bile zor.
Otuz beş bin lira… Üç kuşağın hatırasına biçilen bedel buydu işte. Oysa antikacıya gitsin, çok daha fazlaydı değerinin.
Satın alıyorum, dedi kararlı bir sesle.
Kimliğin var mı? çocuk hemen canlandı.
Var, kartım da var.
O para, kara gününde kenara attığı son birikimiydi. Demek o kara gün, düşündüğü gibi değil, işte şimdi gelmişti. Evrak işleri yapılırken Fatma Hanım, tezgahtan tutunmasa düşecekti sanki. Kafasında binbir soru: Acaba başlarına bir şey mi geldi? Hastalık mı, kaza mı? Neden söylemediler? Neden yardım istemediler de böyle gizlice…
Yüzüğü çantasının en dibine saklayarak çıktı içerden. Ne bir huzur, ne bir rahatlama; sadece içini kemiren bir kırgınlık vardı. Yağmur artık hızlanmıştı, ama o soğuk damlaları hissetmiyordu. Düşüne düşüne eve yürüdü.
Hemen telefon açıp bağırmak, içini dökmek istese de… Bu kolay olurdu, mazeret bulurlardı. Yalan söylerlerdi. Ona gözleriyle bakmaları lazımdı.
Beklemeye karar verdi. İki gün evden çıkmadı, tansiyonunu bahane etti. Kolonyalı mendille o yüzüğü okşadı, sanki Affet beni, başka ellere düştün, dercesine.
Cuma günü oğlunu aradı.
Mustafa, nasılsınız yavrum? Çok özledim. Cumartesi yemeğe gelsenize. Karnıyarık, börek yaparım, en sevdiğin gibi.
Anneciğim! Tabii ki geliriz! Zehra da seni sordu. İki gibi oradayız, olur mu?
Olur yavrum. Bekliyorum.
O gece gözüne uyku girmedi. Konuşacaklarını kafasında defalarca döndürdü; ne derse desin, yaşadığı ihanete kelimeler yetmiyordu. Ya oğlunun haberi yoksa?..
Cumartesi günü, tam vaktinde geldiler. Ellerinde kocaman bir çiçek buketi ve pasta. Zehra yeni elbisesiyle, havadan sudan, indirimlerden söz ediyor, kaynanasını yanağından öpüyordu; Fatma Hanım neredeyse kendini geri çekmek zorunda kaldı.
Ay, nasıl da güzel kokuyor, hayranlıkla mutfağa koştu Zehra. Fatma Hanım siz efsanesiniz. Biz ancak paket siparişle idare ediyoruz, vakit olmuyor ki. İş, güç, evrak…
Herkes sofrada yerini aldı. Sıradan sohbetler, apartman tadilatı, benzine gelen zamlar… Fatma Hanım bir yandan oğlunun yemeğini doldurdu, çay koydu, bir yandan da gelininin ellerini kolladı gözüyle.
Zehra’nın parmağında birkaç ince halka, başka bir şey yoktu. Aile yüzüğüne rastlamadı.
Zehra, dedi Fatma Hanım, sofranın sonunda, çayları doldururken. O yüzüğü neden takmıyorsun? Hani sana verdim ya, bu elbiseyle yakıştırmadın mı?
Zehra, elinde fincan bir an duraksadı. O minicik duraksama; çok dikkatli olmasanız fark etmezdiniz. Mustafa’nın da ağzından lokması düştü, karısına baktı.
Şey, Fatma Hanım, dedi Zehra gülümsemeye çalışarak, gözleri kaçamak. Şimdi… onu kutusuna koydum. Hani biraz bol gelmişti ya, kaybolmasın diye. Haftaya kuyumcuya götürecektik, ama işten güçten vakit olmadı. Mustafa geç saate kadar çalışıyor, ben de öyle…
Haklısın evlat, vakit yok. Yani kutuda, evde duruyor.
Tabii evde, başka nerede olacak! Merak etmeyin, o kadar da abartmaya gerek yok, bir yere gitmez.
Fatma Hanım yavaşça kalktı. Oturma odasına geçip, eski porselen çorbalığın içindeki kadife kutuyu çıkardı, sofranın ortasına getirdi.
Odadaki sessizlik, duvardaki saatin tik takı dışında bozulmadı.
Kutuyu usulca Zehranın önüne koydu ve açtı kapağını.
Yakut, kandaki damla gibi parladı.
Zehranın yüzü bir anda kızarıp, sonra bembeyaz oldu. Ağzı açık kaldı, konuşamadı. Mustafa ise bir hıçkırıkla boğazına çayı kaçırdı, yüzüğe sanki bir hayalet görmüş gibi baktı.
Bu… dedi sonunda. Anne, bu da ne? Nereden buldun?
Şişli’deki kuyumcudan, dedi Fatma Hanım, adeta fırtına sonrası sakinliğinde. Salı günü, tamamen tesadüf. O da beni bekliyordu orada. Otuz beş bin liraya sattılar bana. İşte geçmişin bugünkü fiyatı.
Zehra başını eğdi.
Geri alacaktık, diye fısıldadı. Maaş çıkınca, önümüzdeki ay.
Önümüzdeki ay mı? diye tekrarladı Fatma Hanım. Ya başka biri alsaydı? Ya eritselerdi? Attığınız önemi hiç düşündünüz mü?
Lütfen büyütmeyin! birden Zehra patladı. Gözünde yaşlarla. Sadece eski bir yüzük! Eski, modası geçmiş! Ama bizim de acil paraya ihtiyacımız vardı! Arabanın kredisi, faizler… Mustafanın primi de kesildi! Size söyleyemedik diye… Yine azarlayacaktınız…
Zehra, yeter, dedi Mustafa, kısık sesle, ama o duymazdan geldi.
Yok, ben konuşacağım! diye bağırdı Zehra. Siz altınlarınızın üstünde oturun! Biz de yaşamak istiyoruz. Tatile çıkmak, yeni giyinmek… Sadece idare edecektik, sonra geri alacaktık! Kimse bilmezdi!
Kimse bilmezdi… diye yineledi Fatma Hanım. Yani senin için önemli olan, benim bilmemem… Peki ya vicdanınız? Size en değerlimi emanet ettim.
Asıl değerli olan insanlar! Bu sadece bir metal parçası! Satsak ne olurdu yani? Dünya mı yıkılırdı?
Fatma Hanım gözlerini oğluna çevirdi. O, başı öne eğik, elleriyle yüzünü kapamış… Susuyordu. Yine, her zamanki gibi kefaletini karısına bırakmıştı.
Haberin var mıydı? diye sordu.
Mustafa başını kaldırmadan başını salladı.
Vardı anne… Affet. Gerçekten yetişemedik. Zehra teklif etti… Ben de olur dedim, biraz idarelik.
Onayladın yani, dedi Fatma Hanım. Kolay yolu seçtin. Çünkü karın istedi. Çünkü büyükannenin hatırası araba kredisine ödeme yapmıyor.
Kutuyu sıkı sıkı eline aldı.
Şunu bilin ki, sesi buz gibi, sertti. Haklısınız. Belki de çağ dışı kaldım. Nasıl olur da bir araba uğruna insan ailesine ihanet eder? Yalan üstüne yalan söylersiniz, börekleri yerken…
Paranızı ödeyelim, dedi Zehra, sesi çatallaşıyordu. Otuz beş bin liranın tamamını.
İstemem, kesti Fatma Hanım sözü. Bana zaten her şeyi verdiniz. Bu hareketinizle, elinizdeki değeri gösterdiniz. Benim gözümdeki değeri.
Ayağa kalktı, kapıya yöneldi.
Hadi gidin.
Anne, yapma, Mustafa arkasından koştu, elini tuttu. Bir hata yaptık. Bağışla. Biz aileyiz…
Aile olan böyle yapmaz Mustafa. Son gömleğini verir, ama hatırasını vermez. Gidin şimdi. Biraz yalnız kalmam gerek.
Aman, bu da kabahatimiz oldu, çıkıştı Zehra, çantasını kaparak. Aman ne suç işledik! Takıntısın işte! Hadi Mustafa, çıkıyoruz. Demek ki burada istenmiyoruz. Altınlarıyla baş başa kalsın!
Gittiler. Kapı çarptı, Zehranın parfümünün keskin kokusu şimdi Fatma Hanıma mide bulandırıcı geliyordu.
Sofrayı topladı, pastayı kaldırdı, bulaşıkları yıkadı. Her şey mekanikti, belki de o yüzden ayakta durabiliyordu. Sonra yüzüğü çıkardı.
Demek ki yerini bulmadı, diye fısıldadı, parmağına tekrar takarken. Ait olduğu yere döndün. Öyle demişler ya; her yiğidin bir pabucu.
O gece uzun süre masa lambasının ışığında yakuta baktı. Derin, ağır bir anlamla parlıyordu sanki: Üzülme. İnsanlar gelir geçer, gerçek değerler baki.
Oğluyla ve geliniyle ilişkisi tamamen kopmadı. Mustafa aradı, defalarca özür diledi, iletişim kurmak istedi. Fatma Hanım cevapladı, ama eskisi gibi sıcaklık yoktu. Bir şey kırılmıştı. Sıradan bir çay fincanı; hâlâ kullanırsın, ama misafire vermezsin.
Zehra ise bundan böyle, soğuk bir mesafe koydu araya; âdeta mağdur edasıyla, kendisinin haksızlığa uğradığını göstermek için can atıyordu. Yüzükten bir daha bahsetmediler. Fatma Hanım ise artık yüzüğü hiç parmağından çıkarmadı.
Bir gün, altı ay sonra, apartmandan eski öğretmen komşusu Münire Hanımla bankta otururken…
Ne güzel bir yüzük bu Fatma abla, dedi Münire Hanım. Gözlerim takıldı.
Annemden yadigâr, gülümsedi Fatma Hanım, yüzüğün altın halkasını okşayarak. Gençlere vermek istedim, erkenmiş. Daha anlayamamışlar kıymetini.
Doğru, onayladı komşusu. Böyle şeyler, ancak değerini bilenlere verilir. Şimdikiler, aceleci, ne his, ne eşya kıymeti var.
Olsun… dedi Fatma Hanım, sonbahar göğüne bakarak. Belki bir gün torunum olur, ona bırakırım. Şimdi bende kalsın. Şimdi yeri burada.
Şunu anladı: Sevgiyi hediyeyle satın alamazsın; saygı da ödün vererek kazanılmaz. Yüzük ona geri döndü; gözünü açması içindi. Gerçek bir yara, tatlı bir yalandan daima iyidir.
Hayat yine akıyordu. Fatma Hanım bilgisayar kursuna başladı, arkadaşlarıyla tiyatroya gitmeye başladı. Artık çocuklara para biriktirmeyi bıraktı; biraz da kendine yatırım yapmayı hak ettiğini düşündü. Parmağındaki yüzük, ona her gün; Senin bir kökün var, bunu kimse kıramaz, eğemez dedi. Atalarının emanetiyle, hiç yalnız hissetmedi.
Hikâyemi beğendiyseniz kanala abone olup beğen tuşuna basarak destek olabilirsiniz. Siz olsaydınız, Fatma Hanımın yerinde nasıl davranırdınız? Yorumlarınızı bekliyorum.




