Eylül ayının son günlerinde İstanbuldaki şehir mezarlığında bir yas töreni ağır ağır tabutun arkasından ilerliyordu. Veli başını eğmiş, adımları ayaklarının altına bakacakmış gibi sürükleniyordu; hayatında neler olduğunun tam bir kavrayışı yoktu. Düşünceleri durmuyor, hiçbir duygu kalmamış gibi hissediyordu; sanki kendisi ölmüş, bedeninin içinde bir tabut gibi bir hayata hapsolmuş gibiydi.
On sekiz yıl öncesine dönelim. İlkokulda Veli ile Ege, teneffüs sırasında okul bahçesinde çarpışıp gerçek bir kavga etmişti. Çığlıklar, toz bulutları yükselmiş, formaları çamura bulanmıştı. Çevredeki çocuklar bağırıyordu: Haydi, Ege, ona bir darbe vur! Veli, ona bir darbe daha! Aniden Ege, rakibinin kulağını ısırdı, rakip bağırarak kulağını tutup kıvırıldı ve kavga sona erdi. Çocuklar yere oturmuş birbirine bakıyordu; Veli’nin yanağından kan damlıyordu. Zil çaldı ve ders başladı.
O günden sonra Veli ile Ege ayrılmaz dost oldular. Veli okuldaki en başarılı öğrenci, öğretmen sorulduğunda elini çabuk kaldıran biriydi. Ege ise ortalama bir öğrenci, sınıfta oturan bir uykucu, öğretmenlerin sık sık uyarılarına maruz kalan biriydi. On yıl boyunca aynı sırada oturdular; ortak ilgi alanları onları bağladı.
Bir gün aynı sınıfta okuyan, ince yapılı, sarışın bir kız olan Ayline ikimiz de aynı anda aşık olduk. Gözleri gökyüzü gibi masmavi, bakışları bir göle benzerdi. Aylin baleye gidiyordu, biz de onu karşılamaya koşuyorduk. Her biri onun seçim yapacağını umut ediyordu; Aylin ise kimseyi tercih etmez, kararsız kalırdı. Yıllar geçip mezuniyet geliyor, herkes kendi yoluna gidiyordu.
Veli üniversite hayali kurdu; ama tek bir sınavın bile yeterli olmayacağını gördü. Aile maddi imkânsızlıktaydı, ücretli bölüme giremezdi; bu yüzden meslek yüksekokuluna gitmek zorunda kaldı. Ege ise maddi açıdan zengin bir aileden geliyordu, eğitim için para sıkıntısı çekmiyordu; ama bilimle ilgilenmek istemiyordu. Şaşırtıcı bir karar vererek oto tamir atölyesinde çıraklık yapmaya başladı; bu seçim uzun vadede ona kazanç getirecekti. Aylin ise baleyi bırakıp, dans topluluğuyla yurt dışına gidip para kazandı; bir kere gelen bir fırsatı kaçırmadı.
Hepsi farklı yönlere dağıldı, ama aralarındaki bağ hiç kopmadı; telefonla sık sık haber alıyorlardı. Veli ile Ege daha çok buluşur, akşamları kafelerde ve kulüplerde vakit geçirirlerdi. Ege, Veliye bir şeyler ikna etmeye çalışır, hayat akıp gidiyordu.
Veli lise sonrası bir fabrikada çalışmaya başladı, uzaktan eğitimle okumasını sürdürdü. Ege, atölyede tecrübe kazanıp ailesinin desteğiyle kendi garajını açtı. Üç yıl içinde iyi bir arabası oldu, işadamı gibi görünmeye başladı.
Aylinin beş yıllık yurtdışı sözleşmesi bitti, Türkiyeye döndü. Buluşmayı, bir araya gelmeyi planladılar. Herkes Aylinin kim seçeceği konusunda heyecanlıydı, bir masa etrafında oturup Aylini bekliyorlardı. Velinin kalbi hızlı hızlı çarpıyordu.
Ege, bak şu şey normal mi? diye Veli, gömleğinin yakasını sıkıca tutarak sordu.
Endişelenme, her şey yolunda, dedi Ege, soğukkanlı bir sesle, Derin bir nefes al, cesaret içeceği iç.
Aylinin sesi yükseldi: Selam çocuklar, ne kadar şık görünmüşsünüz!
Merhaba Aylin, dedi Ege nazikçe, sandalyesini iterek elini öptü.
Selam! diye Veli mırıldandı, bir türlü sözcük bulamadı.
Geçmişi yad ettiler, okul günlerini anımsadılar. Ege bütün gece Aylinle dans etti, Veli ise bir köşe oturup iç çekiyordu. Şansım ne? Ege çok iyi bir rakip, diye düşündü Veli. Ben hâlâ anneannemle oturuyorum, param yok. Ege ise atölyesi, şık arabası var; elinde her zaman para.
Akşamları eski çocuk gibi Aylini eve götürürlerdi. Dört kez böyle gecelerden sonra Veli kararını verdi; Ayline evlenme teklifi etmeye karar verdi. Kapısının önünde uzun uzun düşündü, doğru kelimeleri bulmak için çabaladı, çan çaldı. Aylin kapıyı açtı ve Evet, evet, evet! diye bağırarak Veliyi öptü.
Veli sevinçle arkadaşına, Egeye: Aylin beni gerçekten kabul ediyor mu? Şaka mı bu? dedi.
Evet, evet! diye bağırdı Aylin.
Veli daha sonra Egeye duygu dolu bir anekdot anlattı: Ne buldu Aylin bende? Ona bir şey teklif edebilecek biri değilim. Şimdiye kadar şanssızım, ama risk alıp bu teklifi yaptım. Ege, düğünümde şahit ol!
Ege, bir an durup, Ben de aynı zamanlarda ona evlenmek istedim ama kesin bir hayır aldım. dedi.
Veli şaşkınlıkla baktı: Nasıl olur? Sen çok başarılı, finansal açıdan bağımsız bir adamsın.
Ege gülerek: Boş laf! Aylin beni bir baba gibi görmesin. Sen ise çalışkan bir işçi, stabil bir hayatın var.
Gülüşmeler eşliğinde uzun uzun sohbet ettiler, kardeşçe sarıldılar. Düğünleri büyük bir coşkuyla gerçekleşti. Veli ile Aylin, Aylinin yurtdışında biriktirdiği parayla yeni bir daireye taşındılar. Veli yeni hayatına alışmakta zorlanıyordu, ama Aylin şaka yaparak: Merak etme! Yatakta kahvaltı yapacaksın, her şey güzel. diyordu.
Aylin, pratik ve bilge bir eş oldu; kendi dans stüdyosunu açtı, sevdiği işi yaparak para kazandı. Aile hayatı sorunsuz ilerliyordu.
Ege, ailenin bir parçası gibiydi; öyle ki Veli zaman zaman Ayline Aylinin planlarını anlatırken kıskanıyordu. Ege, markete eşliğe gitmek, kötü havalarda işten alıp bırakmak gibi her işe yardım ederdi. Bir gün Aylin provada bir sakatlık geçirdiğinde, Ege hemen onu hastaneye götürüp tedavi ettirdi. Neden olmasın, derdi, eşi hep çalışıyor.
Ege bütün bunları yaparken nasıl bu kadar enerjik kalabiliyordu anlaşılmazdı; işini yönetir, Aylinin koruyucu meleği gibi dolaşırdı. Mahalledeki komşular, Veliye Egeyi çok iyi kullandığını söylerdi.
Bir akşam Veli, Neden bu kadar takıntılı? diye sorar, Ege bana çok mı takıldı? derdi. Aylin, Veli, bırak gitsin, o bizim ailemiz. diye gülerdi. Veli derin bir nefes alıp eşine sarıldı, kalbinde hiçbir kin kalmadı.
Günlerden bir gün, akşam çaldığında kapı çaldı. Veli, merhaba! dedi tanıdık bir ses, Ben Egenin babasıyım.
Ah, Merhaba, Ömer Bey! diye sevinçle karşıladı Veli. Uzun zaman oldu, nasılsınız?
Ege öldü! dedi baba, sesi kısık, Dün kaza geçirdi, vücudu
Ne? Nasıl olur? diye Veli şaşkınlıkla bağırdı, ardından bir an için sustu. Üzüntü boğazını tutup nefes alamaz hâle geldi. En yakın dostu bir anda ortadan kaybolmuştu. Gözyaşları damla damla akıyordu, gözleri sisli bir perdeyle kapalıydı. Aylin, durumu anlatıp cenaze tarihini bildirdi.
Veli, kaybın tarifsiz acısıyla başa çıkmaya çalıştı. Aylin hamileydi, sekizinci aydaydı; Veli onu ve bebeklerini korumak için evde kalmaya karar verdi. Tek başına cenazeye gitti, ardından mezar başında uzun uzun oturdu. Ayakları titriyor, bir fotoğrafına bakıyor, yumruklarını sıkıyordu.
Ege, dostum! diye başladı, başını eğerek gözyaşlarını gizlemeye çalıştı. Sana teşekkür ediyorum, tanıştığımız her an için minnettarım. Bu yıllar boyunca yanımda oldun, hiç unutmayacağım. Çocukluk şakalarını hatırladı, içindeki protesto yükseldi. Ege, biliyor musun, Aylin yakında doğuracak, diye fısıldadı, Tanrım, eğer hâlâ buradaysan, ruhun yeni bir bebekle bize dönsün, lütfen!
Bir yıl geçti. Oğulları sekiz aylık, Egenin adıyla anıldı. Veli, oğlunda dostunun benzer özelliklerini gördü; aynı kahkaha, aynı gözlerdeki parıltı, aynı işaret kolunda doğuştan bir benek. Veli, oğlunun Egeye ait olduğunu düşünüp teselli buldu, ama bir yandan da tam olarak aynı olduğunu kabul edemedi. Ege, bize bildirin ki sen gerçekten buradasın! diyerek çocuğu kucağında tutup pencereye baktı.
Bir anda çocuğun kulağına bir dokunuş geldi; Veli, bir zamanlar Egenin ısırdığı kulağı hatırladı ve bağırdı: Aa! Bu ben miyim? Çocuk burun kıvırıp güldü.
Böylece hayat, kayıp ve hatıraların bir başka hâlinde ilerledi; dostluk, sevgi ve yeni neslin umudu iç içe geçmişti.




