— Yine yalıyor! Maksim, al şunu buradan! Nazlı, sabırsızlıkla ayaklarının dibinde anlamsızca zıplayan Temuçin’e bakıyordu. Nasıl oldu da böyle afacan bir köpeğe denk geldiler? Aylarca düşündüler, cins seçtiler, uzmanlarla danışıp konuştular. Ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu da biliyorlardı. Sonunda Alman kurdu almaya karar verdiler: Hem sadık bir dost, hem bekçi, hem koruyucu olacak diye. Hani şu “üçü bir arada” şampuanlar gibi… Ama bu bekçiyi şimdi kendileri kedilerden korumak zorunda kalıyorlardı… — Daha bebek o! Bekle, büyüsün de göreceksin. — Tabii, sabırsızlıkla bekliyorum o dev köpek büyüsün de gör. Fark ettin mi, senden benden çok yiyor, biz bu hayvanı nasıl doyuracağız? Bir de öyle höykürme, çocuğu uyandıracaksın kafasız! diye söyleniyordu Nazlı, Temuçin’in etrafa saçtığı ayakkabıları toplarken. İstanbul’da, tarihi bir apartmanın giriş katında yaşıyorlardı; pencereleri asfaltın içine gömülmüş, neredeyse yer seviyesindeydi. Konum güzeldi ama bir sorunu vardı: Evin pencereleri, akşamları gölgelerin gezindiği, mahallelinin toplanıp lafladığı, ara sıra kavgaların çıktığı çıkmaz sokağa bakıyordu. Nazlı, neredeyse tüm günü evde, yeni doğan kızı Esra ile geçiriyordu. Maksim sabah işe, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne gidiyor, boş zamanlarında ise sahafları ve antikacıları geziyordu. Sanat tarihi eğitimi sayesinde hemen eserleri, nadir kitapları ve eşsiz eşyaları seçebilen bir gözü vardı. Maksim tam bir koleksiyonerdi; zamanla ev, tablolar, 60’lı yılların porselen çay takımları, sosyalist döneme ait heykelcikler ve eski gümüşlerle dolmuştu… Nazlı, hem evde yalnız kalıp hem küçük kızı hem de bu kadar kıymetli eşyayla birlikte oturmaktan endişeliydi; çünkü apartmanda hırsızlıklar eksik olmuyordu. — Maksim, sence Temuçin’i ne zaman gezdirsek? Şimdi mi, yoksa öğleden sonra mı? — Ne bileyim, bana köpek işleriyle gelme şimdi! “Yürü” kelimesini duyar duymaz Temuçin, deli gibi vestiyere fırladı, dönerken ayağı kaydı, tasmasını kaptı, zıplayarak geri geldi. Gerçekten at gibi köpekti bu! Herkesi sever, herkese top taşır, hep sarılır, sadece misafirlere karşı kapıda duruşu değişirdi. Tam bir iyi niyetli mahalle çocuğuydu, ama onlar onu koruma olsun diye almışlardı! O ise kedilerin peşinden bile koşmuyor, topunu kapıp onları oyun için çağırıyordu. Mahalledeki kediler kraldı, esas onları koruma olarak almak lazımdı… Yarın da yine bütün gün yalnız kalacaktı. Kocası Edirne’ye sanat festivali için gidiyor, Nazlı ise porselenleri koruyup koca köpekle gezinmek zorunda kalacaktı. Sanki başka derdi yokmuş gibi… Şafakta eşi sessizce kalktı, Nazlı tüm hareketleri duymasına rağmen uyanmadı. Sakin ev seslerine dalıp tekrar uyuyakaldı; Esra uyanana kadar Maksim gitmişti. Gün alışıldığı gibi başlamıştı. Sıradan, huzurlu, dingin bir gün. Arkadaşları sürekli dert yanardı: “Nazlı, ne çabuk evlendin, koca ve çocuk arasında mekik dokuyorsun, hayatın mutfağa ve ev işine sıkıştı…” Ama evde bile huzurun tadı yok mu? Her şey hayallerindeki gibi olmamıştı belki; eşinin sık sık yokluğu, evin darlığı, maddi sıkıntılar yormuştu onu. En önemlisi de, Maksim’in coşkulu koleksiyon merakı, adeta bir serveti yakıyordu… Şimdi de bir de bu serseri kulaklıyı getirdi, ilgilenmek yine Nazlı’ya kaldı. Fakat biliyordu; sevdiklerini kusurları ve meziyetleriyle birlikte sevmeliydi. Kimse sana mükemmellik vadedemez… Bu basit gerçeği idrak edince içi rahatladı, elindekilerle mutlu olmaya karar verdi. Bebek odasında, kızını beslerken uyuklamaya başlamıştı Esra; beklemekten başka çaresi yoktu. Kapı çaldı, Nazlı açmadı. Kimseyi beklemiyordu, bu kadar uzak oturanlar haber vermeden gelmezdi. O sabah sessizliğini, eski saatlerin tıkırtısı ve caddeye bakan açık pencerenin İstanbul’a özgü uğultusu süslüyordu: tramvayların gürültüsü, arabaların homurtusu, süpürge sesi, çocuk çığlıkları… Ama Temuçin nerede? Bir süredir ortalarda yok, bu alışılmadık bir şeydi. Aslında Temuçin’in kulakları gayet dik, ama huyu öyle: Sanki azıcık saf… Artık bu köpekle yaşayacaksın, bakıp besleyeceksin ama faydası sıfır! Keşke minik bir sokak köpeği alsaydık, diye düşündü. Kızına gözlerini dikip hayranlıkla bakıyordu o sırada. “Altın kuzum, güzel kızım, büyü… başka ne isteriz ki?” diye mırıldandı. Tam o sırada salondan garip bir ses geldi. Ne çatırdama, ne cıvıltı… Dikkat kesildi. Ses yine geldi. Nefesini tutup terliklerini çıkararak salona süzüldü. Önce Temuçin’in omzunu fark etti, perde arkasında kamburlaşmış, bütün kasları gerilmiş ve dili dışarıda, gözleri salonun ortasına odaklanmış bir haldeydi. Nazlı bakışını köpeğinin izlediği noktaya kaydırınca dondu kaldı: Camdan, yani çerçeveden içeri bir adam sarkıyordu. Tipik bir tıraşlı kafa, kolları ve omuzları evdeydi, gayretle kendini içeri itiyordu. Nazlı, bunun gerçek olduğuna inanamıyordu. Ne yapacaktı? Bağırsa mı? Adam neredeyse içerdeydi! Bir saniye sonra… Bir çığlıkla irkildi. Simsiyah bir gölge cama atıldı; bu Temuçin’di! Pencerenin üzerine sıçrayıp hırsızın boynuna daldı! “Aaa!” diye böğürdü adam, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Nazlı hemen apartman boşluğuna fırladı, komşuları çağırdı, sonrası kolay oldu. Herkes toplandı, polis geldi. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyordu ama asıl değerli olan birliktelikti. Nazlı yalnız olsaydı ne yapardı? Korkuyu yenen Nazlı, köpek boğazını sıkmasın diye adama yaklaştı. Eksik olan oydu! Ama Temuçin, zekice, adamın yakasını tutmuş, ne bastırıyor ne bırakıyordu. Kan bile çıkmamıştı! Adam kurtulmaya çalıştıkça köpek daha sıkı yaptı, adam sakinleşince köpek de gevşetti. Bütün bu profesyonelliği nereden biliyordu acaba? O oyuncu köpek profesyonel gibi davranmıştı: sesi duyunca kontrol etmiş, havlamamış, perde arkasına saklanıp pusu kurmuş, adamı yarı içeri girecek kadar beklemiş – iyice sıkışsın diye, sonra ani saldırıyı doğru bir tutuşla yapmıştı, ne boğmuş ne yaralamıştı. “Bizim işimiz yakalamak,” dercesine, yargıya bırakmıştı sonrası için… En eski polisler bile böyle mutlu bir hırsız yakalama hikâyesine rastlamamıştı! Adam, Temuçin’in dişlerinde öldürecek korkuyu yaşamış, teslim olmaktan başka çaresi kalmamıştı, ama Temuçin de ödülünü istercesine bir türlü bırakmıyordu. Sonunda gelen polis köpek eğitmeni “bırak” deyince, Temuçin adamı bıraktı. Köpek, pencereye oturdu ve adeta “bize görev verin!” der gibi eğitmene dik dik bakmaya başladı. — Çok şanslıymışsınız şu köpekte! dedi polis takdirle Temuçin’in başını okşayarak. “Bize böyleleri lazım…” Maksim gece geç geldi. Sessizce kapıyı açtı, içeride gördüklerine şaşakaldı. Birincisi; Temuçin kanepeye kurulmuştu, ki bu evde katiyen yasaktı. İkincisi; tüm patileriyle koca koltuğu kaplamış, son derece rahat, neredeyse ayıp sayılacak bir pozda, Nazlı ise köpeğin karnını kaşıyor, okşuyor, öpücüklerle şımartıyordu: “Neşem, minik tayımsın! Sağlıkla büyü, babana ve bana mutluluk ol! Ah, sana haksızlık etmişim kuzum, sakın bana darılma…” diye mırıldanıyordu. Bu hikâyeyi bana Edirne’deki Sanat Festivali’nde bizzat olayın kahramanı Maksim anlattı. Temuçin anlatsaydı, eminim, en eğlencelisi olurdu: Nasıl iz süremediğini, nasıl saldırdığını, polise nasıl teslim ettiğini… Aradan yıllar geçti, ama bu hikâye hep hafızamda bir köpeğin patisi gibi iz bıraktı. Ben de sizlerle paylaşmak istedim…

Yine mi yalıyor kendini! Barış, al şu köpeği yanından!
Zeynep sabırsızca yere zıplayıp duran Pamuka kızgın gözlerle bakıyor. Bu kadar düşünerek, araştırarak, uzman veterinerlerle konuşarak köpek almaya karar vermişlerdi; ırk seçmek ayrı, hazırlıklar ayrı uzun sürmüştü. Herkes ne kadar büyük sorumluluk olduğunu biliyordu. Sonuçta Alman kurdu alalım dediler; hem arkadaş, hem koruyucu, hem de bekçi gibi, tam üçü bir arada Ama şu an o koruyucuyu, mahalledeki kedilerden bile korumak gerekiyor!
Daha çok küçük ya Büyüsün bakalım, göreceksin.
Hadi oradan. Merakla bekliyorum, ne zaman bu at büyüyecek. Fark ettin mi, bizden fazla yemek yiyor! Nasıl doyacağız buna? Hadi yavaş biraz, çocuk uyanacak sesi duyarsa! diye Zeynep homurdanarak köpek tarafından ortalığa saçılan terlikleri toplamaya koyuluyor.

Onlar, Ankarada Kocatepenin yakınlarında büyük, eski bir apartmanın giriş katında oturuyorlar; pencereler neredeyse asfalta gömülmüş gibi alçak. Ev biraz köhne ama mahallenin tek sıkıntısı, evin penceresinin ıssız bir apartman boşluğuna bakması. Akşamları gölge gibi adamlar beliriyor, gençler toplanıp sohbet ediyor, ara sıra da kavga çıkıyor.

Zeynep tüm gün evde, yeni doğan kızları Elifle yalnız. Barış sabah işe, CerModerne sanat danışmanı olarak gidiyor, boş zamanlarında da eski eşya pazarlarında ve sahaflarda dolaşıyor. Sanattan anlayan gözleri, Zeynepin dediği gibi ışıklı bakışları, yığınların arasında ilginç objeler ve antika kitapları hemen buluşturuyor. Barış tam bir koleksiyon delisi. Fark etmeden evleri küçük bir sanat galerisine döndü; rafta 1960ların porselen tabakları, sosyal realizm dönemi bibloları, gümüş çatal bıçaklar, her şey dizilmiş. Zeynep, böylesine değerli eşyalar ve küçük kızıyla yalnız kalmaktan endişeli; apartmanda da hırsızlıklar sık yaşanıyor.

Zeynep, sence Pamukla ne zaman çıkayım yürüyüşe? Şimdi mi, yoksa öğleden sonra mı?
Bilmem, köpeklerin sorunları bana kalmadı!

Yürüyüş kelimesini duyan Pamuk, inanılmaz bir hızla antreye koşuyor; dönerken ayağı kayıyor, tasmasını kapıp zıplayarak geri dönüyor. Ah bu köpek, ayı mı, köpek mi belli değil. Herkese dost, herkese top taşıyor, sadece misafir olunca kapı eşiğinden bir adım geçirtmiyor. Açık sözlü, içi dışı bir, ama asıl alınma amacı koruma! Kaldı ki kedilerin peşinden bile gitmiyor. Topunu kapan gibi kedilerin yanına koşuyor, sevimliliğini gösterecek, ama onlar Pamuka bir iki tokat patlatıyor. Mahallenin kedileri, resmen asıl koruma köpeği onlar olmalı! Yarın yine gün boyu yalnız. Eşi Eskişehire Sanatçılar Şenliğine gidiyor, Zeynep de evde porseleni bekle, köpekle uğraş! Hiçbir derdi yoktu hanımefendinin zaten…

Gün ağarırken eşi, onu uyandırmamak için sessizce kalkıyor. Fakat Zeynep zaten gece duyuyor; kaynayan çaydanlığın sesiyle, tasmaların şıkırtısıyla, Barışın Pamuka sus, zıplama diye fısıldamalarıyla yine biraz uyuyor. Küçük kızı tarafından uyandırılana kadar, Barış çoktan gitmiş oluyor. Gün bildik şekilde başlıyor. Sıradan, sakin; bundan güzel ne var? Arkadaşları çoktan evlendiğine, kocasına ve bebeğine bakarken mutfağa gömüldüğüne şaşırıyor, gençliğini harcıyorsun, yazık diyorlar. Ama gündelik hayatın da güzelliği yok mu? Her şey hayal ettikleri gibi değil belki; eşinin bazen evde olmaması, evin darlığı, para sıkıntısı, bir de Barışın bitmek bilmeyen koleksiyoner tutkusu… Bu köpeği de getirdi, bakması bana kaldı, diyor ama biliyor ki, sevdiklerini iyi-kötü tüm halleriyle sevmek gerek. Kimse dört dörtlük değil. Bu basit hakikati kavrayınca içi ferahlıyor Zeynepin; elindekilere şükretmek, olmayanın peşinde üzülmemek gerektiğini anlıyor.

Odasında kızı Elifi kucağında emziriyor. Küçük kız uyuyakalıyor, Zeynep de onun tekrar uyanıp emmesine kadar bekliyor. Birden kapı çalıyor, ama Zeynep açmıyor; kimseden haber beklemiyor, bu saatte kimse gelmez. O sabah sessizliği ve şehirden gelen tanıdık sesler eski bir saatin tik takları, uzaktan otobüs uğultusu, süpürge sesi, çocuk cıvıltıları ona iyi geliyor. Derken birden Pamuk ortalıkta gözükmüyor, o kadar zaman geçti ki şaşırıyor. Aslında Pamukun kulakları gayet dik ama huyundan ötürü saf diyorlar. Böyle saf bir köpekle yaşamak; besle, gezdir, ama faydası sıfır. Keşke bir minyatür köpek alsalardı.

Elif bir anda karnını doyurup dudaklarını büzüp annesinin kucağında uykuya dalıyor; Ne güzel kızım oldu benim! diye düşünüyor Zeynep, severken. Büyü güzelim benim! diyor, daha ne ister ki insan?

Tam o anda salondan tuhaf bir ses geliyor. Bir kırılma, bir cızırtı gibi. Zeynep kulak kesiliyor; ses tekrar ediyor. Nefesini tutup terliklerini çıkarıp sessizce salona doğru ilerliyor. Gördüğü ilk şey Pamukun arka tarafı oluyor. Perdenin gerisine saklanmış koridorla salon arasını ayıran perdeye, dört ayağının üstünde büzülmüş vaziyette, kulakları dik, dili dışarıda gerilmiş bir pozisyonda bir noktaya bakılıyor. Zeynep gözleriyle takip ediyor ve bir anda buz kesiliyor: Pencerenin açık kanadından yarım bir adam içeri sarkıyor! Kafası traşlı, tipik bir suçlu tiplemesi; kolları ve omuzları içeride, adam iyice zorlayarak kendini içeri sokmaya çalışıyor. Zeynepin aklı almıyor, gerçek mi bu? Ne yapmak gerekiyor? Bağırmalı mı? Adam neredeyse tamamen içeride; bir an sonra…

Ansızın bir çığlıkla irkiliyor. Simsiyah bir gölge pencereye saldırıyor; hemen fark ediyor ki bu Pamuk. Pencereye atlıyor, hırsızın yakasına yapışıyor! Aaaa! diye düşük, boğuk bir sesle bağıran adamın gözleri dehşetle dışarı fırlayacak gibi oluyor. Zeynep koşup dış kapıya çıkıyor, komşuları çağırıyor, sonrası o kadar korkunç olmuyor. Herkes yardıma koşuyor, polisi arıyorlar. Bu kalabalık, özellikle kadın için büyük bir destek. Yalnız başına ne yapardı? Biraz kendine geldikten sonra, Pamukun hırsıza zarar verip vermemesinden korkuyor boğazlamasın diye. Oysa Pamuk akıllıca, yanağından, montun yakasından kavramış ve ne kadar uğraşırsa uğraşsın hiç kan akıtmıyor! Adam kurtulmaya çalışınca biraz daha sıkıyor, adam pes edip bırakınca hemen gevşetiyor. Bütün bu davranışları nereden öğrenmişti acaba? O top manyağı köpek, o anda bir polis köpeği gibi profesyonelce davranıyor. Ne havlıyor ne başka bir şey; önce perde arkasında pusuya yatıyor, hırsız tam sıkışınca saldırıyor ve adamı yaralamadan tutuyor. Görevi sadece yakalamak, sonrası artık adalete kalmış.

O gün gelen en deneyimli polisler bile, bir hırsızın yakalanmasına bu kadar sevineceğini görmemiştir. Adam korkudan neredeyse ağlayacakken, Pamuk işin komedisini yapıyor, bırakmak istemiyor. O kadar rolüne kapılmış ki, polis gelene kadar ikna edilemiyor. Nihayet olay yeri veterineri gelip komut veriyor: Bırak! Pamuk hemen komutu dinliyor, adamı bırakıp pencerenin önüne oturuyor, gözleriyle emrinize amadeyim diyor adeta.

Şanslıymışsınız köpekle, diyor polis, Pamukun başını okşarken, keşke bizde de böyle bir ekip olsa…

Barış geç saatte eve döndüğünde, sessizce kapıyı açıyor ve şaşkınlıktan durmuş kalıyor. Çünkü birincisi, Pamuk kanepeye yayılmış ve bu evde asla izin verilmeyen bir şey. İkincisi, dört patisi kocaman açılmış, her haliyle mağrur ve huzurlu dururken, Zeynep Pamukun karnını kaşıyor, okşuyor ve neredeyse onu öpecekmiş gibi, Canım benim, yiğidim, afacansın, büyü inşallah, babanı anneni sevindir! diye mırıldanıyor. Sana neler söyledim, haksızlık ettim, bana kızma olur mu

Bu hikâyeyi bana Anadoluda bir sanat şenliğinde, olayın şahidi olan Barış anlatmıştı. Pamuk olsa eminim daha süslü, kahramanlık dolu anlatırdı: Nasıl iz sürdüğünü, nasıl yakaladığını, polis amcalara nasıl yardım ettiğini. Aradan zaman geçti ama o gün yaşananlar hâlâ hafızamda taptaze. Pamukun tırnağını kâğıda tıkırdattığını hissettim ve sizlerle paylaşmak istedim…

Rate article
Lifequest
— Yine yalıyor! Maksim, al şunu buradan! Nazlı, sabırsızlıkla ayaklarının dibinde anlamsızca zıplayan Temuçin’e bakıyordu. Nasıl oldu da böyle afacan bir köpeğe denk geldiler? Aylarca düşündüler, cins seçtiler, uzmanlarla danışıp konuştular. Ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu da biliyorlardı. Sonunda Alman kurdu almaya karar verdiler: Hem sadık bir dost, hem bekçi, hem koruyucu olacak diye. Hani şu “üçü bir arada” şampuanlar gibi… Ama bu bekçiyi şimdi kendileri kedilerden korumak zorunda kalıyorlardı… — Daha bebek o! Bekle, büyüsün de göreceksin. — Tabii, sabırsızlıkla bekliyorum o dev köpek büyüsün de gör. Fark ettin mi, senden benden çok yiyor, biz bu hayvanı nasıl doyuracağız? Bir de öyle höykürme, çocuğu uyandıracaksın kafasız! diye söyleniyordu Nazlı, Temuçin’in etrafa saçtığı ayakkabıları toplarken. İstanbul’da, tarihi bir apartmanın giriş katında yaşıyorlardı; pencereleri asfaltın içine gömülmüş, neredeyse yer seviyesindeydi. Konum güzeldi ama bir sorunu vardı: Evin pencereleri, akşamları gölgelerin gezindiği, mahallelinin toplanıp lafladığı, ara sıra kavgaların çıktığı çıkmaz sokağa bakıyordu. Nazlı, neredeyse tüm günü evde, yeni doğan kızı Esra ile geçiriyordu. Maksim sabah işe, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne gidiyor, boş zamanlarında ise sahafları ve antikacıları geziyordu. Sanat tarihi eğitimi sayesinde hemen eserleri, nadir kitapları ve eşsiz eşyaları seçebilen bir gözü vardı. Maksim tam bir koleksiyonerdi; zamanla ev, tablolar, 60’lı yılların porselen çay takımları, sosyalist döneme ait heykelcikler ve eski gümüşlerle dolmuştu… Nazlı, hem evde yalnız kalıp hem küçük kızı hem de bu kadar kıymetli eşyayla birlikte oturmaktan endişeliydi; çünkü apartmanda hırsızlıklar eksik olmuyordu. — Maksim, sence Temuçin’i ne zaman gezdirsek? Şimdi mi, yoksa öğleden sonra mı? — Ne bileyim, bana köpek işleriyle gelme şimdi! “Yürü” kelimesini duyar duymaz Temuçin, deli gibi vestiyere fırladı, dönerken ayağı kaydı, tasmasını kaptı, zıplayarak geri geldi. Gerçekten at gibi köpekti bu! Herkesi sever, herkese top taşır, hep sarılır, sadece misafirlere karşı kapıda duruşu değişirdi. Tam bir iyi niyetli mahalle çocuğuydu, ama onlar onu koruma olsun diye almışlardı! O ise kedilerin peşinden bile koşmuyor, topunu kapıp onları oyun için çağırıyordu. Mahalledeki kediler kraldı, esas onları koruma olarak almak lazımdı… Yarın da yine bütün gün yalnız kalacaktı. Kocası Edirne’ye sanat festivali için gidiyor, Nazlı ise porselenleri koruyup koca köpekle gezinmek zorunda kalacaktı. Sanki başka derdi yokmuş gibi… Şafakta eşi sessizce kalktı, Nazlı tüm hareketleri duymasına rağmen uyanmadı. Sakin ev seslerine dalıp tekrar uyuyakaldı; Esra uyanana kadar Maksim gitmişti. Gün alışıldığı gibi başlamıştı. Sıradan, huzurlu, dingin bir gün. Arkadaşları sürekli dert yanardı: “Nazlı, ne çabuk evlendin, koca ve çocuk arasında mekik dokuyorsun, hayatın mutfağa ve ev işine sıkıştı…” Ama evde bile huzurun tadı yok mu? Her şey hayallerindeki gibi olmamıştı belki; eşinin sık sık yokluğu, evin darlığı, maddi sıkıntılar yormuştu onu. En önemlisi de, Maksim’in coşkulu koleksiyon merakı, adeta bir serveti yakıyordu… Şimdi de bir de bu serseri kulaklıyı getirdi, ilgilenmek yine Nazlı’ya kaldı. Fakat biliyordu; sevdiklerini kusurları ve meziyetleriyle birlikte sevmeliydi. Kimse sana mükemmellik vadedemez… Bu basit gerçeği idrak edince içi rahatladı, elindekilerle mutlu olmaya karar verdi. Bebek odasında, kızını beslerken uyuklamaya başlamıştı Esra; beklemekten başka çaresi yoktu. Kapı çaldı, Nazlı açmadı. Kimseyi beklemiyordu, bu kadar uzak oturanlar haber vermeden gelmezdi. O sabah sessizliğini, eski saatlerin tıkırtısı ve caddeye bakan açık pencerenin İstanbul’a özgü uğultusu süslüyordu: tramvayların gürültüsü, arabaların homurtusu, süpürge sesi, çocuk çığlıkları… Ama Temuçin nerede? Bir süredir ortalarda yok, bu alışılmadık bir şeydi. Aslında Temuçin’in kulakları gayet dik, ama huyu öyle: Sanki azıcık saf… Artık bu köpekle yaşayacaksın, bakıp besleyeceksin ama faydası sıfır! Keşke minik bir sokak köpeği alsaydık, diye düşündü. Kızına gözlerini dikip hayranlıkla bakıyordu o sırada. “Altın kuzum, güzel kızım, büyü… başka ne isteriz ki?” diye mırıldandı. Tam o sırada salondan garip bir ses geldi. Ne çatırdama, ne cıvıltı… Dikkat kesildi. Ses yine geldi. Nefesini tutup terliklerini çıkararak salona süzüldü. Önce Temuçin’in omzunu fark etti, perde arkasında kamburlaşmış, bütün kasları gerilmiş ve dili dışarıda, gözleri salonun ortasına odaklanmış bir haldeydi. Nazlı bakışını köpeğinin izlediği noktaya kaydırınca dondu kaldı: Camdan, yani çerçeveden içeri bir adam sarkıyordu. Tipik bir tıraşlı kafa, kolları ve omuzları evdeydi, gayretle kendini içeri itiyordu. Nazlı, bunun gerçek olduğuna inanamıyordu. Ne yapacaktı? Bağırsa mı? Adam neredeyse içerdeydi! Bir saniye sonra… Bir çığlıkla irkildi. Simsiyah bir gölge cama atıldı; bu Temuçin’di! Pencerenin üzerine sıçrayıp hırsızın boynuna daldı! “Aaa!” diye böğürdü adam, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Nazlı hemen apartman boşluğuna fırladı, komşuları çağırdı, sonrası kolay oldu. Herkes toplandı, polis geldi. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyordu ama asıl değerli olan birliktelikti. Nazlı yalnız olsaydı ne yapardı? Korkuyu yenen Nazlı, köpek boğazını sıkmasın diye adama yaklaştı. Eksik olan oydu! Ama Temuçin, zekice, adamın yakasını tutmuş, ne bastırıyor ne bırakıyordu. Kan bile çıkmamıştı! Adam kurtulmaya çalıştıkça köpek daha sıkı yaptı, adam sakinleşince köpek de gevşetti. Bütün bu profesyonelliği nereden biliyordu acaba? O oyuncu köpek profesyonel gibi davranmıştı: sesi duyunca kontrol etmiş, havlamamış, perde arkasına saklanıp pusu kurmuş, adamı yarı içeri girecek kadar beklemiş – iyice sıkışsın diye, sonra ani saldırıyı doğru bir tutuşla yapmıştı, ne boğmuş ne yaralamıştı. “Bizim işimiz yakalamak,” dercesine, yargıya bırakmıştı sonrası için… En eski polisler bile böyle mutlu bir hırsız yakalama hikâyesine rastlamamıştı! Adam, Temuçin’in dişlerinde öldürecek korkuyu yaşamış, teslim olmaktan başka çaresi kalmamıştı, ama Temuçin de ödülünü istercesine bir türlü bırakmıyordu. Sonunda gelen polis köpek eğitmeni “bırak” deyince, Temuçin adamı bıraktı. Köpek, pencereye oturdu ve adeta “bize görev verin!” der gibi eğitmene dik dik bakmaya başladı. — Çok şanslıymışsınız şu köpekte! dedi polis takdirle Temuçin’in başını okşayarak. “Bize böyleleri lazım…” Maksim gece geç geldi. Sessizce kapıyı açtı, içeride gördüklerine şaşakaldı. Birincisi; Temuçin kanepeye kurulmuştu, ki bu evde katiyen yasaktı. İkincisi; tüm patileriyle koca koltuğu kaplamış, son derece rahat, neredeyse ayıp sayılacak bir pozda, Nazlı ise köpeğin karnını kaşıyor, okşuyor, öpücüklerle şımartıyordu: “Neşem, minik tayımsın! Sağlıkla büyü, babana ve bana mutluluk ol! Ah, sana haksızlık etmişim kuzum, sakın bana darılma…” diye mırıldanıyordu. Bu hikâyeyi bana Edirne’deki Sanat Festivali’nde bizzat olayın kahramanı Maksim anlattı. Temuçin anlatsaydı, eminim, en eğlencelisi olurdu: Nasıl iz süremediğini, nasıl saldırdığını, polise nasıl teslim ettiğini… Aradan yıllar geçti, ama bu hikâye hep hafızamda bir köpeğin patisi gibi iz bıraktı. Ben de sizlerle paylaşmak istedim…