İsmail, bagaj kapağı! Bagaj açıldı, arabayı durdur, Aysel bağırdı, ama kendi de anlamıştı ki her şey gitti artık! Eşyalar yol boyunca bagajdan döküldü ve arkadan gelen arabalar muhtemelen hiç fark etmeden üstünden geçti.
Aylarca biriktirip aldıkları bütün hediyeler ve yiyecekler! O özel pastırmalar, balıklar, Türk kahvesi kutuları, tatlılar ve ancak bayramda alınan o güzel yiyecekler En değerli hediyeler, özenle seçtikleri yiyecekler, sarsılmasın diye bagajın en üstüne koyulmuştu. Neler neler almışlardı, hepsiyle anneannesinin köyüne, tüm bayramlar için gidiyorlardı.
Otobanda trafik sıkışıktı, herkes şehri terk ediyordu. Arabalar yakın gidiyor, yavaş ilerliyordu. Fakat hemen durmak kolay değildi. O yüzden düşenler, belli ki gitti artık!
Arka koltukta oturan çocuklar, annelerinin yüzündeki endişeyle birlikte ağlamaya başladı. Aysel onları teselli etti ve İsmail aracı kenara çekip nihayet durdular. İçlerinde hâlâ minik bir umut vardı; belki kenara düşmüştü eşyalar. Geri geri kaldırımdan yürüdüler ama nafile, her şey çoktan gitmişti. Aramaya değmezdi, sadece zaman kaybıydı.
Boş ver, üzülme canım, eksik olanı alırız bir şekilde, olmadı onsuz olur, dedi İsmail, eşinin ne kadar üzüldüğünü görünce. Sonuçta eşya dediğin gelir gider. Haydi, araca geçelim, baksana kar da başladı, hava kararıyor, bu yol kolay değil.
Yolun geri kalanında Aysel neredeyse hiç konuşmadı. Ne yapalım şimdi, İsmaili mi suçlayacak bagaj kapağını tam kapatmadı diye? Zaten eski arabalarıydı, kilit tutmuyordu, açılıvermişti. Aysel bir bakıma unutmaya, düşünmemeye çalıştı olanı; ama olmadı, ara ara gözleri doldu yine. Çünkü aylardır, her şeyi almak için birikim yapmıştı, insan nasıl üzülmesin! Hep mi böyle? Bir işi düzeltirken başka bir sorun çıkıyordu. Daha kötüsü olabilir elbette ama yine de içi acıyordu. En çok ise, anneannesi için aldığı o sıcacık, yumuşacık battaniyenin de artık orada olmadığını hatırladığında içi bir kez daha burkuldu.
Köye vardıklarında gece yarısını çoktan geçmişti. Büyük ihtimalle anneanne Sultan uyumuştu. Ama evin önündeki lamba aydınlıktı, kapıdan hemen anneanne ve komşusu Nazife koşarak çıkıverdiler.
Geldiniz mi, şükürler olsun Allaha! Anneanne hemen herkesi tek tek öptü, sarıldı. Ayselim, İsmailim, çok şükür, artık biz de rahat ettik! İsmail, canım yavrum, nerede Kaan ile Dilara? Aa, işte buradalar, Allaha şükürler olsun, hepiniz iyisiniz!
Anneanne, merak etme, bir sorun yok, dedi İsmail, Hadi eve geçelim, dışarıda kar bastırdı, paltonu bile giymemişsin, üşüyordur şimdi. Neden bu kadar telaşlandın birden?
Anneanne eliyle salladı. Aman yavrum, biz Nazife ile tüm akşam sizi dualarla bekledik, alay etme sakın! Ne diyeyim, bugün bana bir şeyler oldu. Gündüz biraz kestirmiştim, birden rüyamda sizin arabanın kontrolden çıkıp yoldan saptığını, bir felaket yaşandığını gördüm! Uyandığımda tıpkı gerçek gibiydi, yine de içim rahat etmedi. Akşam da Nazife geldi, Senin çocuklar gelmedi mi daha? diye Onun oğlu ve gelini çoktan gelmişti.
Dilim dönmedi, ona visyomu zor anlattım. Nazife dedi ki: Bu kötüye alamet, hemen dua edelim, belki henüz geç değildir! Gece boyunca oturduk, hem Allaha hem de Hızıra niyaz ettik, siz sağ salim gelin diye. Hiç elimizden başka bir şey gelmedi. Neyse ki, şimdi bakıyorum, hepsiniz canlı, sağlıklı, çok şükür Allaha!
Haklısın anneanne, dediler Aysel ve İsmail, Eğer bizim yiyeceklerimizi, hediyelerimizi biri bulduysa, canı sağ olsun, onlara da bayram olsun. Demek ki onların daha çok ihtiyacı varmış.
Yılbaşını hep birlikte büyük bir akrabalar sofrasında karşıladılar. Bahçeden toplanan patates, kendi turşuları, közlenmiş biberler Hele anneannenin pekmeziyle yapılan cevizli baklavası, fırında kaz kızartması Çocuklar en çok ocakta ısınan börek tepsisini tırtıklıyorlar. Komşunun çocuklarıyla gündüz kaydırakta kaydılar, gece saat on ikiye dek gözlerini zor açık tuttular; herkes yeni yıl hediyelerinin ağacın altına konulmasını görmek istiyordu.
Anneanne Sultan gülerek torunlarına ve komşunun çocuklarına sarılıyordu. İşte mutluluk buydu; bütün sevdiklerinle bir arada olmak.
O sırada unutulmuş, küçük bir Anadolu köyünde, üç evlik bir meydanda, iki yaşlı kadın kardeşler, Hayriye ve Nurten ile komşuları yaşlı amca Mehmet, karla kaplı küçük bir masanın etrafında oturuyordu. Yaşam zor, geçim dardı. Yakınları yoktu, yazın belki iki üç marul, maydanoz yetiştiriyorlardı ama kışın yalnız, soğuk ve zordu hayat.
Ama yine de hayata tutunuyorlardı, asıl önemli olan tamamen yalnız olmamaktı. Mehmet amca sabahtan odun toplamaya ormana gitmişti. Kuru dalları bağlayıp kızakla çekerken, yol kenarındaki kar yığınına takıldı gözü. Bir şey gözüne çarptı.
Yanaştı, ipinden çekti bir çanta. Mehmet amca açtı baktı; içinde neler yoktu ki! Özel pastırmalar, balıklar, etler Çantanın altında ise bembeyaz, tüylü bir battaniye, yumuşacık, sıcacık. Etrafa bakındı, kimse yoktu. Çantayı kızakla eve götürdü. Battaniyeyi Hayriye ile Nurtenin önüne serdi, sobayı yaktı. Hayriye ve Nurten leziz yemekleri sofraya koydu.
Allah bana bir daha böyle tatlar nasip etmez sanıyordum, şaşırdı Nurten.
Ben de böyle bir mucize beklemiyordum, dedi Hayriye.
Bence bu bize Allahın hediyesi, ahirette ödülümüzden bir parça olmalı. Belki biraz daha yaşar, onun işlerine şahit olur, seviniriz, dedi Mehmet amca.
Kaybedilen şeyler için üzülmeye gerek yok. Belki de Allah, daha büyük bir felaketin önüne geçilmesine yardım etti böylece. İnsan sahip olduklarına, hayattakilere şükretmeli, kayıplar içinse üzülmektense, onların başkasına bayram olmasına sevinmeli.




