Günlük:
Ayşe Teyze! diye bağırdı Arif. Size kim köyde kurt beslemeye izin verdi?
İçim burkuldu. Sabahtan beri elim kolum tutmuyordu. Bahçenin köşesindeki çürük çit tamamen yere devrilmişti. Defalarca tahtalarla dayayıp, direklerini söylenen şekilde yamalamıştım; emekli maaşımdan biraz biriktirip yenisini yaptırırım umudu vardı içimde. Ama kader! O çit yine dayanmamıştı, şimdi neredeyse tamamen yere yıkılmıştı.
On yılı aşkın bir süredir tek başımaydım ben bu köy evinde, Sevgili eşim Kemal öldükten sonra hem de. Kemalin ellerinden her iş gelirdi. Onun yanında hiçbir şeyi dert etmezdim. Hem marangozdu, hem duvarcı. Tam bir ustaydı. Bu yüzden köydeki ustalara pek iş düşmezdi; Kemal neye el atsa onu güzelleştirirdi. Herkes onu iyiliği ve çalışkanlığıyla bilirdi. Beraber tam kırk yılı keyifle geçirdik, sadece bir günü evlilik yıldönümümüz olmadan göçüp gitti.
O düzenli, bakımlı ev, bahçedeki bereketli mahsuller, sağlıklı inek ve koyunlarımız O mutlu tablonun hepsi aramızdaki imecenin ürünüydü.
Biricik oğlumuz vardı: Yılmaz. Gurur ve neşe kaynağım. Daha küçüklüğünden çalışkanlığıyla tanındı, yardım etmeye zorlamazdık hiç. Ben sabah tarladan yorgun argın dönerken o çoktan odunları taşımış, su getirmiş, sobayı yakmış, hayvanlara yem vermiş olurdu.
Kemal işten dönerdi, ellerini yıkar, o arada ben akşamı hazırlardım, verandada oturup sigarasını içerdi Kemal bey. Akşam soframızda herkes günün haberlerini anlatır, gülerek karnımızı doyururduk. Ne güzel günlerdi
Ama zamanı tutan mı var? Yılmaz büyüdü, üniversite için İstanbula gitti. Şehirden bir genç kız, Gülperi ile evlendi. Kaldılar büyük şehirde. İlk zamanlar tatile köye gelirdi oğlum ama Gülperi her sene yurt dışına gitmek isteyince, o da annesinin köyünde tatil yapmayı bıraktı. Kemal buna çok içerlerdi, oğlunun seçimini anlayamazdı.
Yılmaz bu kadar nasıl yoruldu acaba? Bu işte kesin Gülperinin parmağı var, boşuna uğraşma!
Dert üstüne dert Kemal hastalandı, günden güne eridi. İlaçlar fayda etmedi, doktorlar eve gönderdi. Bahar geldiğinde, doğada bülbüller ötmeye başladığı vakit, Kemal çekip gitti aramızdan.
Yılmaz cenazeye geldi, gözyaşlarıyla mezarın başında kendini suçladı. Evde bir hafta kaldı, sonra yine döndü İstanbula. On yılda sadece üç kez mektup attı bana. Sonra tek başıma kaldım. İneğimle koyunlarımı komşuya sattım, ne gerek vardı artık onlara? İnek, avluda uzun süre benim ağlamamı dinlerdi. Ben de kimsenin duymayacağı, uzak bir odaya kapanır gözyaşı dökerdim.
Bir erkeğin yokluğunda, evin her yanı harap olmaya başladı. Çatı akar, basamak tahtası çürür, bodrum sular altında kalır. Tüm gücümle didindim. Emekli maaşımı biriktirip usta çağırdım bazen, bazen de el yordamıyla hallettim elimden geldiği kadar. Köyde büyüdüm ben sonuçta, işin ucundan tutmayı bilirim.
Kıt kanaat geçinmeye çalışırken bir felaket daha oldu. Gözümde aniden bir sorun başladı. Eskiden böyle bir şeyim yoktu. Köy bakkalında fiyatları zar zor seçebiliyordum. Yavaş yavaş yazıları, tabelaları göremez hale geldim.
Hemşire geldi, gözlerimi kontrol etti, hastaneye gitmem konusunda ısrarcı oldu.
Ayşe Teyze, sakın kör olmaya kalkma! Ameliyat olursan görmen geri gelir!
Ameliyattan korktum ben, gitmeye de razı olmadım. Bir sene geçmeden neredeyse tamamen görmez oldum. Beni çok sarsmadı aslında
Napayım ışığı Televizyonu dinliyorum zaten. Haberde konuşanı hala işitiyorum. Evimi de ezbere buluyorum, sorun yok.
Ancak bazen korku basıyordu içimi. Çünkü köyde hırsızlıklar artmış, boş evleri soyup gidiyorlardı. Beni en çok düşündüren güvenilir bir köpek olmamasıydıböylelikle kötü niyetli biri yaklaşamazdı, köpeğin havlamasından çekinirdi.
Bir gün avcı Osmana sordum:
Osman, çoban köpeği yavrusu bulamaz mısın? Ufak da olsa olur, ben onu büyütürüm
Osman, merakla baktı bana:
Ayşe Teyze, çoban köpeğini ne yapıcan? Bunlar dağların köpeği. Şehirden sana cins bir kangal getireyim ister misin?
Kangal pahalıdır oğlum
Paradan değerli mi ki Ayşe Teyze?
Peki, al getir evladım.
Birikmiş paramı saydım, bir köpek almaya yetecek kadarım olduğunu hissettim. Ama Osman güvenilmez biriydi, hep sözünden dönerdi. Ha bugün ha yarın Onun tembelliklerine söylenirdim ama bir yandan da acımadan edemezdim. Ne çocuğu var, ne eşi. İçkiden başka arkadaşı yok.
Osman benimle yaşıttı neredeyse, şehir hayatı ona göre değildi, köye sığındı hep. En büyük tutkusu avcılıktıgünlerce ormanda kaybolurdu. Av bitti mi, köyde marangozluk, tamirat, bahçe işleriyle uğraşırdı. Kazancını hemen meyhanede tüketirdi. Sonra boz bulanık bir halde yine ormana çekilirdi. Dönüşte elinde mantar, balık, ceviz, kestane… Ne bulursa köyde yaşlılara ucuza satar, parasını yine boşa savururdu. Benim evime de gelip bahçe işinde, tamirat işinde bazen yardım ederdi; karşılığını alkolde bulurdu.
Şimdi çit yıkıldığına göre ona tekrar gitmem gerekti.
“Sanırım köpeği bekletmek gerekecek,” diye iç geçirdim. “Çite ödeme yapmam lazım, azıcık param kaldı.”
Osman boş gelmedi. Aletlerinin yanında hareket eden bir şey vardı çantasında. Gülümsedi:
Bak sana ne getirdim!
El yordamıyla yaklaştım, yumuşacık bir baş hissettim.
Osman, yavru köpek mi bu hakikaten?
Hem de en iyisi, cins kangal, Ayşe Teyze.
Küçük yavru çantadan çıkmaya çabaladı. Panik oldum:
Ama param yok, çite ancak yetiyor!
Geri mi götüreceğim ben şimdi onu? Binlerce liraya aldım ben bunu!
Ne yapacaktım? Koştum bakkala, kasiyer beş şişe rakıyı bana veresiye yazdı, adı soyadı borç defterine geçti.
Akşama kadar Osman çitin işini bitirdi. Sohbet ederken yemek hazırladım, bir kadeh de içirdim. Benim ayyaş dostum keyifli laflar etmeye başladı, masanın altında kıvrılan yavruya işaret ederek:
Sabah-akşam besle bunu. Sağlam bir zincir de al, büyünce dev gibi olur. Ben köpekten anlarım.
Böylece evimize yeni bir ses geldi: Kara. Hemencecik ısındım ona. O da beni çok sevdi. Ne zaman avluya çıksam, Kara sevincinden zıplar, yüzümü yalamaya kalkardı. Tek dert: büyüdükçe büyüdü, neredeyse dana oldu ama bir türlü havlamayı öğrenemedi. Bu da beni üzüyordu.
Of, Osman! Şu köpeği gavurluk ettin bana!
Ama ne çıkar, öyle iyi, saf bir hayvan köyde kolay bulunmaz. Havlaması gerekmezdi. Komşunun köpekleri bile Karadan çekindi, kocaman olduğu için havlamadan korkuturdu.
Bir gün köye avcı Arif geldi, kış alışverişi için tuz, şeker, kibrit almak niyetiyle. Geçerken benim evin önünde Kara’yı görünce donup kaldı:
Ayşe Teyze! Sizin kurt beslemeye izniniz var mı burada?
Korkudan kalbim sıkıştı.
Eyvah, ben ne yaptım! Osman bana cins kangal diye kurt yavrusu kakalamış meğer!
Arif ciddiyetle uyardı:
Teyze, bırak onu ormana. Yoksa büyük dert açılır başına.
İçimdeki acı depreşti. Karadan ayrılmak fikri canımı çok yakıyordu. O kadar iyi, uysal bir hayvan Ama son zamanlarda zinciri çekiştiriyor, kaçmak istiyordu. Köydeki herkes korkmaya başlamıştı. Başka çare yoktu.
Arif, Kara’yı ormana götürdü. O da kuyruğunu sallayarak kayboldu ağaçlar arasında Bir daha onu gören olmadı.
Kara’yı özledim çok, Osmana da çok kızgındım. Ama garibim Osman da pişmandı. Çünkü niyeti kötü değildi. Günlerden bir gün avlanırken ormanda ayı izine rastlamış, uzaktan bir inleme sesi duymuş. Önce korkmuş, çünkü ayı varsa tehlike büyüktür. Ama inleme sesine dayanamamış, çalılıkları aralamış, karşısında bir kurt yuvası, yanında ölü dişi kurt ve parça parça olmuş yavrular Bir tek Kara hayatta kalmış. Osman da alıp getirmiş, sonra bana vermeye karar vermiş, nasıl olsa kurt büyüyünce kaçar gider, o zamana kadar bana gerçek köpek bulurum, diye düşünmüş. Ama Arifin uyarısı bütün planı bozmuştu.
Birkaç gün Osman bahçeden dolandı durdu, ayıp etmiş, özür dilemeye cesaret edemedi. Dışarısı bembeyazdı, soğuktan kemiklerim sızlıyordu. Sobayı yakıp, gece boyunca ısınmaya çalışıyordum.
Ansızın kapı çalındı. Hemen kapıya koştum. Tanımadığım bir adam vardı.
İyi akşamlar, teyze. Bir gece kalabilir miyim? Diğer köye gidiyordum, yolumu kaybettim.
Senin ismin ne oğlum? Ben pek göremiyorum.
Burak.
Kaşlarımı çattım.
Bizim köyde Burak yoktur…
Ben buraya yeni taşındım. Eski Muhtar’ın evini aldım. Arabam kara saplandı, yolda mahsur kaldım. Mecburen yürüdüm, kar fırtınası bastırınca
O evi aldın demek Peki.
İçeri aldım, çay koydum. Oysa o sırada, adam gözünü çabucak gümüşlükte gezdiriyor, para ve ziynet var mı diye bakıyormuş meğer.
Ben ocaktayken, misafir çekmeceleri karıştırmaya başladı. Gıcırdayan kapak sesini duydum.
Ne yapıyorsun orada?
Para reformu oldu ya teyze! Eski paraları çöpe atmanız lazım, ben yardımcı oluyorum.
Ağzımı büktüm.
Yalan! Hiç öyle şey olmadı! Sen kimsin?
Birden bıçak çekti, boğazıma dayadı.
Sus kadın! Paralarını ve bileziklerini çıkar!
Korkudan titredim. Yerimden kımıldayamadım. Polisiye aranan bir hırsız olduğu belliydi. Benim için son gelmişti anlaşılan
Birdenbire kapı açıldı. Dev gibi bir kurt içeri atladı, hırsızın üstüne hamle yaptı. Hırsız bağırdı, atkısı sayesinde dişlerinden kurtuldu. Bıçağıyla Kara’nın omzunu yaraladı. Kara yana savruldu, hırsız aradan sıyrılıp kaçtı.
Tam bu sırada Osman, elindeki özrünü dilemek için kapının önüne gelmişti. Avluda bıçaklı bir adamın kaçtığını gördü. Hemen içeri koştu. Yerde kanlar içinde Kara vardı. Olanı anlayınca koşup karakola haber verdi.
Hırsızı yakaladılar, hapse attılar.
Kara artık köyün kahramanıydı. Herkes ona yiyecek taşır, severdi. Bağlayıp zincire vurmazdılar; özgürdü ama Osmanla avdan döndüğünde hemen bana uğrardı, peşimi bırakmazdı.
Bir gün, avluda siyah bir cip durdu. Bir adam odun kırıyordu. Oğlum Yılmazdı bu. Beni görünce sarıldı, öptü, eskisi gibi O akşam masamızda neşe vardı. Yılmaz, ameliyat için şehre gitmem konusunda ısrar etti.
“Eh, gerekiyorsa,” dedim. Yazın torun gelecek, onu daha iyi görmek isterim. Osman, gözümün nuru, eve ve Karaya iyi bak olur mu?
Osman başını salladı. Kara, sobanın yanında kıvrılmış, huzur dolu gözlerle bana bakıyordu. Onun yeri, işte orasıydı: dostlarının yanı.
Not: Yeni hikayeleri kaçırmamak için sayfamı takip etmeyi unutmayın! Düşüncelerinizi ve duygularınızı yorumlarda paylaşın, beğenmeyi unutmayın!




