— Babaanne Alla! — diye bağırdı Matvi. — Kim sana köyde kurt beslemeye izin verdi? Alla Hanım, yıkılmış bahçesinin önünde gözyaşlarını tutamadı. Defalarca tamir etmeye çalıştığı çürük tahta ve direklere güvenmiş, kısacık emekli maaşından biriktirdiği azıcık parayla sağlam bir çit yapana kadar idare eder umudu taşısa da, olmadı! Çit sonunda devrildi. On yıldır Alla Hanım, çok sevdiği eşi Petri Bey’den ayrıldığından beri, tüm ev işlerinin üstesinden tek başına geliyordu. Elleri altın gibiydi Petri’nin; marangozluk, ustalık bilirdi, Alla Hanım bir gün bile endişelenmemişti onun sağlığındayken. Mahallenin, köyün herkes tarafından sevilip sayılırdı Petri Bey, çalışkanlığı ve iyiliğiyle. Evleri tertemiz, bahçeleri bereketli, hayvanları bakımlıydı. Hepsi birlikte geçen o mutlu 40 senenin, alın terinin sonucuydu; sadece bir güncük kala evlilik yıl dönümüne göremediler o kutlu günü. Yegâne oğulları Egor, baştan beri çalışkan, yardımsever büyümüştü. Anne yorgun argın çiftlikten döndüğünde, odun taşımış, su getirmiş ve hayvanları beslemiş olurdu bile. Petri Bey ise işten gelince yüzünü yıkayıp, Alla Hanım akşam yemeğini hazırlarken pencereken oturup bir sigara tüttürürdü. Bütün aile bir arada yemek yer, günün sohbetini paylaşırdı. O günler çok mutluydular. Zaman hızla geçti, anılar kaldı. Egor büyüdü, ailesini bırakıp büyük şehre gitti, üniversite okudu, İstanbul’dan Ludmila adında bir kızla evlendi. Başkentte düzenlerini kurdular. Başta yılda bir, tatilde ailesine gelen Egor, daha sonra eşiyle yurtdışında tatile gitmeyi tercih eder oldu. Petri Bey, oğlunu bu tercihini anlamaz, kızardı. — Ne işi var bizim Egor’un o kadar tatilde? Sanırım Lusi’ye kandı. Neyine gerek yurtdışı gezi? Baba üzgün, anne hasretli yaşadı. Ne yapsınlar? Sadece oğullarından bir haber beklediler. Bir gün Petri Bey hastalandı. Yemeği kesti, gözlerinin önünde eriyor, doktorların verdiği ilaçlar fayda etmiyordu. Sonunda evine gönderildi, ölümü beklesin diye. Bahar geldiğinde, doğa uyanırken Petri sonsuzluğa uğurlandı. Egor, babasının cenazesine geldi, görmeye fırsat bulamamanın acısıyla ağladı, bir hafta sonra şehre döndü. On yıl içinde sadece üç kez annesine mektup yazdı. Alla Hanım yalnız kaldı, inek ve koyunlarını komşularına sattı. Ne yapacaktı ki daha hayvanlarla? İnek uzun süre, Alla Hanım’ın bahçesinde, yaşlı sahibinin ağlamasını dinleyerek durdu. Alla Hanım, en dip odaya kapanıp ağladı. Erkek eli değmeyince, ev işleri yavaş yavaş aksadı. Çatı aktı, sundurmanın tahtası kırıldı, bodrumu su bastı… Alla Hanım elinden ne gelirse yaptı; emekli maaşından ustalar için sürekli para biriktirdi, bazen kendi onardı – köyde büyüdüğü için her şeyi biliyordu. Derken bir felaket daha… Alla Hanım’ın gözleri aniden bozuldu; dükkânda fiyatları zar zor seçebiliyor, birkaç ay sonra dükkanın tabelasını dahi göremez olmuştu. Hemşire geldi, hemen hastaneye gitmesini önerdi. — Alla Hanım, kör mü olmak istiyorsunuz? Ameliyatla gözleriniz düzelecek! Yaşlı kadın ameliyattan korkup gitmek istemedi, bir yıl geçmeden neredeyse tüm görme yetisini kaybetti. Ama çok da dert etmedi: — Neye gerek artık o ışık? Televizyon da izlemem, haberleri dinlerim, evde bütün işleri ezbere yaparım… Yine de bazen huzursuzdu. Son yıllarda köye düzensiz insanlar gelmişti, harabe evleri soyup soğana çeviriyorlar, Alla Hanım’ın sadık bir köpeği olsaydı, yabancıları caydırırdı diye endişeleniyordu. Bir gün köyün avcısı Saim’e sordu: — Saim, bekçi köpeği yavrusu bulamaz mısın? Küçük de olsa alırım, büyütürüm. Saim şaşkın, Alla Hanım’a önerdi: — Babaanne Alla, niye husky, doğa köpeği alıyorsun? Ben sana şehirden cins bir kangal getireyim. — Kangal çok pahalıdır. — Paradır, Alla Hanım! — O zaman getir bakalım. Alla Hanım paralarını sayıp yetebileceğine karar verdi, ne var ki Saim güvenilmezdi; getireceğim, getireceğim deyip durdu. Alla Hanım çok kızdı, ama yine de içi acıdı. Saim de yalnız, ailesiz, çocuk yok… Tek arkadaşı alkoldü. Saim, Egor’un yaşıtıydı. Hiç şehirden çıkmazdı, köyden ayrılmazdı. En büyük tutkusu avcılıktı, ormanda günlerce kaybolurdu. Av sezonu bitince, bahçe kazıyor, marangozluk yapıyor, alet edevat tamir ediyordu; kazancını yine alkole veriyordu. Her seferinde pişmanlıkla ormana dönüyor, mantar, balık, çam fıstığı, meyve topluyor, üç kuruşa satıyor, sonra yine içiyordu. Sarhoş olunca Alla Hanım’ın işlerine de yardım ediyordu. Çit devrilince yeniden ona muhtaç kaldı. — Herhalde köpeği bekleyeceğiz, — dedi Alla Hanım iç çekerek. — Çit için Saim’e ödeme yapmalıyım, para az kaldı. Saim bu kez sürprizle geldi. Sırt çantasında bir şey kıpırdanıyordu; gülerek Alla Hanım’ı çağırdı. — Bak sana ne getirdim, — dedi. Çantayı açtı. Yaşlı kadın küçücük, tüylü bir başı eliyle yokladı: — Saim, gerçekten bana köpek getirdin mi? — diye şaşırdı. — En güzeli, en alası! Safkan kangal, teyzecim. Yavru kucaktan kaçmaya çabalıyordu. Alla Hanım panikledi: — Yalnız, param yetmez! Çite ancak… — Geri mi götüreyim şimdi Alla Hanım? — dedi Saim. — Bir bilsen bu köpeğe ne kadar para verdim… Çaresiz Alla Hanım, bakkala gidip beş şişe rakıyı veresiye aldı, adı borç defterine yazıldı. Saim akşama çiti bitirdi. Alla Hanım onu güzelce doyurdu, bir kadeh de verdi. Sarhoş, neşeli, köpek yavrusunu göstererek masada öğüt verdi: — İki kez besleyeceksin, güçlü bir zincir al, büyüyünce anasının kuzusu olur; köpekten anlarım ben. Böylece Alla Hanım’ın evinde yeni bir üye oldu: Karabaş. Alla Hanım hemen bağlandı; Karabaş da sahibine sadık oldu. Alla Hanım ne zaman avluya çıksa, Karabaş coşkuyla yerinden zıplıyor, sahibinin yüzünü yalamak için koşuyordu. Tek sorun, köpek büyüyüp koca bir dana gibi oldu, ama bir türlü havlamayı öğrenemedi; bu Alla Hanım’ı endişelendiriyordu. — Saim, vay üçkağıtçı! Bana dandik köpek verdin! dedi. Ama ne yaparsın, o kadar iyi bir dost kovulamazdı. Hem havlaması gerekmezdi. Komşu köpekler Karabaş’ın yanından geçmeye korkuyordu, çünkü üç ayda sahibinin beline kadar ulaşmıştı. Bir gün köye Matvi geldi, avcılar için kışlık tuz ve kibrit almaya… Alla Hanım’ın evinin önünden geçerken Karabaş’ı görüp dondu kaldı. — Babaanne Alla! diye bağırdı. — Kim sana köyde kurt bakmak için izin verdi?! Alla Hanım korkuyla ellerini göğsüne bastı. — Amanın! Ne cahilmişim! Saim beni kandırmış; bu köpek, dediği safkan kangal değilmiş meğer… Matvi ciddiyetle uyardı: — Teyze, bu kurdu ormana salmak lazım. Yoksa felaket olur. Yaşlı kadının gözleri doldu. Karabaş’a veda etmek çok zordu. O kadar iyi huylu, uysal bir kurt… Ama son zamanlarda huzursuzdu, zinciri çekiştiriyor, özgürlüğe hasretti. Komşular korkuyla bakıyordu ona. Seçenek kalmamıştı. Matvi kurdu ormana götürdü. Karabaş kuyruğunu sallayıp gözden kayboldu. Bir daha köyde kimse onu görmedi. Alla Hanım sevdiği Karabaş’a hasret kaldı, Saim’e ise kızdı. Saim ise pişmandı; çünkü kötü niyeti yoktu. Bir gün ormanda ayı izini görmüş, ardından yavru bir ses duymuştu. Ayının, kurt yuvasına saldırdığı belliydi. Tek bir yavru sağ kalmıştı. Saim acıyıp kurt yavrusunu almış, Alla Hanım’a bırakıp ona göz kulak olmasını istemişti. Büyüyünce kaçar, sonra ben ona gerçek köpek bulurum diye düşünmüştü, ama Matvi işin tadını kaçırmıştı. Saim günlerce kapısında dolandı, girmeye cesaret edemedi. Kış fırtınası dışarıyı kasıp kavuruyordu. Alla Hanım üşümemek için sürekli soba yakıyordu. Birden kapı çaldı. Alla Hanım telaşla açtı. Kapıda bir adam: — Hayırlı akşamlar, teyze. Bir gece misafir edebilir misin? Komşu köyde akrabaya gidiyordum, yolları şaşırdım. — Adın ne evladım? Ben az gören biriyim… — Boris. Alla Hanım kaşlarını çattı: — Köyümüzde Boris yok ki… — Ben yeni geldim, teyze. Yakınlarda bir ev aldım. Bakmaya gittim ama arabam çamura saplandı. Yürümek zorunda kaldım, tipi azgın! — Sen, eski Danil Bey’in evini mi aldın? Adam başıyla onayladı: — Evet, orası. Alla Hanım adamı içeri aldı, çay koydu. O sırada misafir, göz hapsine aldığı vitrine yöneldi; köylüler, paralarını ve küpelerini orada saklardı genelde. Alla Hanım mutfakta uğraşırken vitrinde bir tıkırtı duydu. — Orada ne yapıyorsun Boris? — Teyze, para reformu var! Eski parayı atıyorum. Yaşlı kadın kaşlarını çattı: — Yalan! Ne reformu oldu ki? Sen kimsin asıl? Adam bıçak çıkarıp Alla Hanım’a dayadı: — Sesini çıkarma! Parayı, altını, yiyeceği çıkar hemen! Alla Hanım korkudan titredi. Bir suçluyla baş başaydı. Her şey bitecekti… Ama o anda kapı birden açıldı. Dev bir kurt, Karabaş, içeri daldı, hırsıza atıldı. Hırsız bağırdı, kalın atkısı onu dişlerinden kurtardı. Sonra bıçağı Karabaş’ın omzuna sapladı. Karabaş kenara sıçradı, hırsız da bu fırsatla dışarı kaçtı. O sırada özür dilemeye gelen Saim kapıda bıçaklı adamı, Alla Hanım’ın evinden kaçarken gördü. Hemen Alla Hanım’a koştu, yerde kanlar içinde Karabaş’ı buldu. Hemen jandarmaya haber verdi. Hırsız yakalandı. Yine ceza aldı. Karabaş ise köyün kahramanı oldu, herkes ona yemek taşıdı, selam verdi. Artık zincire bağlanmadı, özgürdü ama Alla Hanım’ın yanından hiç ayrılmazdı; Saim’le ormana gidip gelirdi. Bir gün, Alla Hanım’ın evinde siyah bir cip duruyordu. Bahçede biri odun kırıyordu: Egor, oğlu! Karşısında eski dostunu görünce kucaklaştı. O akşam Alla Hanım yıldız gibi parlıyordu sofrada. Egor annesini göz ameliyatı için İstanbul’a götürmek için ikna etti. — Madem öyle, peki… — dedi Alla Hanım. — Yazın torun gelir, onu görmek isterim. Saim, evi ve Karabaş’ı gözetir misin? Saim başıyla onayladı. Karabaş sobanın yanında kıvrılıp başını patilerine koydu. Yeri dostlarının yanındaydı. Yeni ve heyecanlı hikayelerimizi kaçırmamak için sayfamızı takip edin! Görüşlerinizi, duygularınızı yorumlara yazmayı ve beğenmeyi unutmayın!

Günlük:

Ayşe Teyze! diye bağırdı Arif. Size kim köyde kurt beslemeye izin verdi?

İçim burkuldu. Sabahtan beri elim kolum tutmuyordu. Bahçenin köşesindeki çürük çit tamamen yere devrilmişti. Defalarca tahtalarla dayayıp, direklerini söylenen şekilde yamalamıştım; emekli maaşımdan biraz biriktirip yenisini yaptırırım umudu vardı içimde. Ama kader! O çit yine dayanmamıştı, şimdi neredeyse tamamen yere yıkılmıştı.

On yılı aşkın bir süredir tek başımaydım ben bu köy evinde, Sevgili eşim Kemal öldükten sonra hem de. Kemalin ellerinden her iş gelirdi. Onun yanında hiçbir şeyi dert etmezdim. Hem marangozdu, hem duvarcı. Tam bir ustaydı. Bu yüzden köydeki ustalara pek iş düşmezdi; Kemal neye el atsa onu güzelleştirirdi. Herkes onu iyiliği ve çalışkanlığıyla bilirdi. Beraber tam kırk yılı keyifle geçirdik, sadece bir günü evlilik yıldönümümüz olmadan göçüp gitti.

O düzenli, bakımlı ev, bahçedeki bereketli mahsuller, sağlıklı inek ve koyunlarımız O mutlu tablonun hepsi aramızdaki imecenin ürünüydü.

Biricik oğlumuz vardı: Yılmaz. Gurur ve neşe kaynağım. Daha küçüklüğünden çalışkanlığıyla tanındı, yardım etmeye zorlamazdık hiç. Ben sabah tarladan yorgun argın dönerken o çoktan odunları taşımış, su getirmiş, sobayı yakmış, hayvanlara yem vermiş olurdu.

Kemal işten dönerdi, ellerini yıkar, o arada ben akşamı hazırlardım, verandada oturup sigarasını içerdi Kemal bey. Akşam soframızda herkes günün haberlerini anlatır, gülerek karnımızı doyururduk. Ne güzel günlerdi

Ama zamanı tutan mı var? Yılmaz büyüdü, üniversite için İstanbula gitti. Şehirden bir genç kız, Gülperi ile evlendi. Kaldılar büyük şehirde. İlk zamanlar tatile köye gelirdi oğlum ama Gülperi her sene yurt dışına gitmek isteyince, o da annesinin köyünde tatil yapmayı bıraktı. Kemal buna çok içerlerdi, oğlunun seçimini anlayamazdı.

Yılmaz bu kadar nasıl yoruldu acaba? Bu işte kesin Gülperinin parmağı var, boşuna uğraşma!

Dert üstüne dert Kemal hastalandı, günden güne eridi. İlaçlar fayda etmedi, doktorlar eve gönderdi. Bahar geldiğinde, doğada bülbüller ötmeye başladığı vakit, Kemal çekip gitti aramızdan.

Yılmaz cenazeye geldi, gözyaşlarıyla mezarın başında kendini suçladı. Evde bir hafta kaldı, sonra yine döndü İstanbula. On yılda sadece üç kez mektup attı bana. Sonra tek başıma kaldım. İneğimle koyunlarımı komşuya sattım, ne gerek vardı artık onlara? İnek, avluda uzun süre benim ağlamamı dinlerdi. Ben de kimsenin duymayacağı, uzak bir odaya kapanır gözyaşı dökerdim.

Bir erkeğin yokluğunda, evin her yanı harap olmaya başladı. Çatı akar, basamak tahtası çürür, bodrum sular altında kalır. Tüm gücümle didindim. Emekli maaşımı biriktirip usta çağırdım bazen, bazen de el yordamıyla hallettim elimden geldiği kadar. Köyde büyüdüm ben sonuçta, işin ucundan tutmayı bilirim.

Kıt kanaat geçinmeye çalışırken bir felaket daha oldu. Gözümde aniden bir sorun başladı. Eskiden böyle bir şeyim yoktu. Köy bakkalında fiyatları zar zor seçebiliyordum. Yavaş yavaş yazıları, tabelaları göremez hale geldim.

Hemşire geldi, gözlerimi kontrol etti, hastaneye gitmem konusunda ısrarcı oldu.

Ayşe Teyze, sakın kör olmaya kalkma! Ameliyat olursan görmen geri gelir!

Ameliyattan korktum ben, gitmeye de razı olmadım. Bir sene geçmeden neredeyse tamamen görmez oldum. Beni çok sarsmadı aslında

Napayım ışığı Televizyonu dinliyorum zaten. Haberde konuşanı hala işitiyorum. Evimi de ezbere buluyorum, sorun yok.

Ancak bazen korku basıyordu içimi. Çünkü köyde hırsızlıklar artmış, boş evleri soyup gidiyorlardı. Beni en çok düşündüren güvenilir bir köpek olmamasıydıböylelikle kötü niyetli biri yaklaşamazdı, köpeğin havlamasından çekinirdi.

Bir gün avcı Osmana sordum:

Osman, çoban köpeği yavrusu bulamaz mısın? Ufak da olsa olur, ben onu büyütürüm

Osman, merakla baktı bana:

Ayşe Teyze, çoban köpeğini ne yapıcan? Bunlar dağların köpeği. Şehirden sana cins bir kangal getireyim ister misin?

Kangal pahalıdır oğlum

Paradan değerli mi ki Ayşe Teyze?

Peki, al getir evladım.

Birikmiş paramı saydım, bir köpek almaya yetecek kadarım olduğunu hissettim. Ama Osman güvenilmez biriydi, hep sözünden dönerdi. Ha bugün ha yarın Onun tembelliklerine söylenirdim ama bir yandan da acımadan edemezdim. Ne çocuğu var, ne eşi. İçkiden başka arkadaşı yok.

Osman benimle yaşıttı neredeyse, şehir hayatı ona göre değildi, köye sığındı hep. En büyük tutkusu avcılıktıgünlerce ormanda kaybolurdu. Av bitti mi, köyde marangozluk, tamirat, bahçe işleriyle uğraşırdı. Kazancını hemen meyhanede tüketirdi. Sonra boz bulanık bir halde yine ormana çekilirdi. Dönüşte elinde mantar, balık, ceviz, kestane… Ne bulursa köyde yaşlılara ucuza satar, parasını yine boşa savururdu. Benim evime de gelip bahçe işinde, tamirat işinde bazen yardım ederdi; karşılığını alkolde bulurdu.

Şimdi çit yıkıldığına göre ona tekrar gitmem gerekti.

“Sanırım köpeği bekletmek gerekecek,” diye iç geçirdim. “Çite ödeme yapmam lazım, azıcık param kaldı.”

Osman boş gelmedi. Aletlerinin yanında hareket eden bir şey vardı çantasında. Gülümsedi:

Bak sana ne getirdim!

El yordamıyla yaklaştım, yumuşacık bir baş hissettim.

Osman, yavru köpek mi bu hakikaten?

Hem de en iyisi, cins kangal, Ayşe Teyze.

Küçük yavru çantadan çıkmaya çabaladı. Panik oldum:

Ama param yok, çite ancak yetiyor!

Geri mi götüreceğim ben şimdi onu? Binlerce liraya aldım ben bunu!

Ne yapacaktım? Koştum bakkala, kasiyer beş şişe rakıyı bana veresiye yazdı, adı soyadı borç defterine geçti.

Akşama kadar Osman çitin işini bitirdi. Sohbet ederken yemek hazırladım, bir kadeh de içirdim. Benim ayyaş dostum keyifli laflar etmeye başladı, masanın altında kıvrılan yavruya işaret ederek:

Sabah-akşam besle bunu. Sağlam bir zincir de al, büyünce dev gibi olur. Ben köpekten anlarım.

Böylece evimize yeni bir ses geldi: Kara. Hemencecik ısındım ona. O da beni çok sevdi. Ne zaman avluya çıksam, Kara sevincinden zıplar, yüzümü yalamaya kalkardı. Tek dert: büyüdükçe büyüdü, neredeyse dana oldu ama bir türlü havlamayı öğrenemedi. Bu da beni üzüyordu.

Of, Osman! Şu köpeği gavurluk ettin bana!

Ama ne çıkar, öyle iyi, saf bir hayvan köyde kolay bulunmaz. Havlaması gerekmezdi. Komşunun köpekleri bile Karadan çekindi, kocaman olduğu için havlamadan korkuturdu.

Bir gün köye avcı Arif geldi, kış alışverişi için tuz, şeker, kibrit almak niyetiyle. Geçerken benim evin önünde Kara’yı görünce donup kaldı:

Ayşe Teyze! Sizin kurt beslemeye izniniz var mı burada?

Korkudan kalbim sıkıştı.

Eyvah, ben ne yaptım! Osman bana cins kangal diye kurt yavrusu kakalamış meğer!

Arif ciddiyetle uyardı:

Teyze, bırak onu ormana. Yoksa büyük dert açılır başına.

İçimdeki acı depreşti. Karadan ayrılmak fikri canımı çok yakıyordu. O kadar iyi, uysal bir hayvan Ama son zamanlarda zinciri çekiştiriyor, kaçmak istiyordu. Köydeki herkes korkmaya başlamıştı. Başka çare yoktu.

Arif, Kara’yı ormana götürdü. O da kuyruğunu sallayarak kayboldu ağaçlar arasında Bir daha onu gören olmadı.

Kara’yı özledim çok, Osmana da çok kızgındım. Ama garibim Osman da pişmandı. Çünkü niyeti kötü değildi. Günlerden bir gün avlanırken ormanda ayı izine rastlamış, uzaktan bir inleme sesi duymuş. Önce korkmuş, çünkü ayı varsa tehlike büyüktür. Ama inleme sesine dayanamamış, çalılıkları aralamış, karşısında bir kurt yuvası, yanında ölü dişi kurt ve parça parça olmuş yavrular Bir tek Kara hayatta kalmış. Osman da alıp getirmiş, sonra bana vermeye karar vermiş, nasıl olsa kurt büyüyünce kaçar gider, o zamana kadar bana gerçek köpek bulurum, diye düşünmüş. Ama Arifin uyarısı bütün planı bozmuştu.

Birkaç gün Osman bahçeden dolandı durdu, ayıp etmiş, özür dilemeye cesaret edemedi. Dışarısı bembeyazdı, soğuktan kemiklerim sızlıyordu. Sobayı yakıp, gece boyunca ısınmaya çalışıyordum.

Ansızın kapı çalındı. Hemen kapıya koştum. Tanımadığım bir adam vardı.

İyi akşamlar, teyze. Bir gece kalabilir miyim? Diğer köye gidiyordum, yolumu kaybettim.

Senin ismin ne oğlum? Ben pek göremiyorum.

Burak.

Kaşlarımı çattım.

Bizim köyde Burak yoktur…

Ben buraya yeni taşındım. Eski Muhtar’ın evini aldım. Arabam kara saplandı, yolda mahsur kaldım. Mecburen yürüdüm, kar fırtınası bastırınca

O evi aldın demek Peki.

İçeri aldım, çay koydum. Oysa o sırada, adam gözünü çabucak gümüşlükte gezdiriyor, para ve ziynet var mı diye bakıyormuş meğer.

Ben ocaktayken, misafir çekmeceleri karıştırmaya başladı. Gıcırdayan kapak sesini duydum.

Ne yapıyorsun orada?

Para reformu oldu ya teyze! Eski paraları çöpe atmanız lazım, ben yardımcı oluyorum.

Ağzımı büktüm.

Yalan! Hiç öyle şey olmadı! Sen kimsin?

Birden bıçak çekti, boğazıma dayadı.

Sus kadın! Paralarını ve bileziklerini çıkar!

Korkudan titredim. Yerimden kımıldayamadım. Polisiye aranan bir hırsız olduğu belliydi. Benim için son gelmişti anlaşılan

Birdenbire kapı açıldı. Dev gibi bir kurt içeri atladı, hırsızın üstüne hamle yaptı. Hırsız bağırdı, atkısı sayesinde dişlerinden kurtuldu. Bıçağıyla Kara’nın omzunu yaraladı. Kara yana savruldu, hırsız aradan sıyrılıp kaçtı.

Tam bu sırada Osman, elindeki özrünü dilemek için kapının önüne gelmişti. Avluda bıçaklı bir adamın kaçtığını gördü. Hemen içeri koştu. Yerde kanlar içinde Kara vardı. Olanı anlayınca koşup karakola haber verdi.

Hırsızı yakaladılar, hapse attılar.

Kara artık köyün kahramanıydı. Herkes ona yiyecek taşır, severdi. Bağlayıp zincire vurmazdılar; özgürdü ama Osmanla avdan döndüğünde hemen bana uğrardı, peşimi bırakmazdı.

Bir gün, avluda siyah bir cip durdu. Bir adam odun kırıyordu. Oğlum Yılmazdı bu. Beni görünce sarıldı, öptü, eskisi gibi O akşam masamızda neşe vardı. Yılmaz, ameliyat için şehre gitmem konusunda ısrar etti.

“Eh, gerekiyorsa,” dedim. Yazın torun gelecek, onu daha iyi görmek isterim. Osman, gözümün nuru, eve ve Karaya iyi bak olur mu?

Osman başını salladı. Kara, sobanın yanında kıvrılmış, huzur dolu gözlerle bana bakıyordu. Onun yeri, işte orasıydı: dostlarının yanı.

Not: Yeni hikayeleri kaçırmamak için sayfamı takip etmeyi unutmayın! Düşüncelerinizi ve duygularınızı yorumlarda paylaşın, beğenmeyi unutmayın!

Rate article
Lifequest
— Babaanne Alla! — diye bağırdı Matvi. — Kim sana köyde kurt beslemeye izin verdi? Alla Hanım, yıkılmış bahçesinin önünde gözyaşlarını tutamadı. Defalarca tamir etmeye çalıştığı çürük tahta ve direklere güvenmiş, kısacık emekli maaşından biriktirdiği azıcık parayla sağlam bir çit yapana kadar idare eder umudu taşısa da, olmadı! Çit sonunda devrildi. On yıldır Alla Hanım, çok sevdiği eşi Petri Bey’den ayrıldığından beri, tüm ev işlerinin üstesinden tek başına geliyordu. Elleri altın gibiydi Petri’nin; marangozluk, ustalık bilirdi, Alla Hanım bir gün bile endişelenmemişti onun sağlığındayken. Mahallenin, köyün herkes tarafından sevilip sayılırdı Petri Bey, çalışkanlığı ve iyiliğiyle. Evleri tertemiz, bahçeleri bereketli, hayvanları bakımlıydı. Hepsi birlikte geçen o mutlu 40 senenin, alın terinin sonucuydu; sadece bir güncük kala evlilik yıl dönümüne göremediler o kutlu günü. Yegâne oğulları Egor, baştan beri çalışkan, yardımsever büyümüştü. Anne yorgun argın çiftlikten döndüğünde, odun taşımış, su getirmiş ve hayvanları beslemiş olurdu bile. Petri Bey ise işten gelince yüzünü yıkayıp, Alla Hanım akşam yemeğini hazırlarken pencereken oturup bir sigara tüttürürdü. Bütün aile bir arada yemek yer, günün sohbetini paylaşırdı. O günler çok mutluydular. Zaman hızla geçti, anılar kaldı. Egor büyüdü, ailesini bırakıp büyük şehre gitti, üniversite okudu, İstanbul’dan Ludmila adında bir kızla evlendi. Başkentte düzenlerini kurdular. Başta yılda bir, tatilde ailesine gelen Egor, daha sonra eşiyle yurtdışında tatile gitmeyi tercih eder oldu. Petri Bey, oğlunu bu tercihini anlamaz, kızardı. — Ne işi var bizim Egor’un o kadar tatilde? Sanırım Lusi’ye kandı. Neyine gerek yurtdışı gezi? Baba üzgün, anne hasretli yaşadı. Ne yapsınlar? Sadece oğullarından bir haber beklediler. Bir gün Petri Bey hastalandı. Yemeği kesti, gözlerinin önünde eriyor, doktorların verdiği ilaçlar fayda etmiyordu. Sonunda evine gönderildi, ölümü beklesin diye. Bahar geldiğinde, doğa uyanırken Petri sonsuzluğa uğurlandı. Egor, babasının cenazesine geldi, görmeye fırsat bulamamanın acısıyla ağladı, bir hafta sonra şehre döndü. On yıl içinde sadece üç kez annesine mektup yazdı. Alla Hanım yalnız kaldı, inek ve koyunlarını komşularına sattı. Ne yapacaktı ki daha hayvanlarla? İnek uzun süre, Alla Hanım’ın bahçesinde, yaşlı sahibinin ağlamasını dinleyerek durdu. Alla Hanım, en dip odaya kapanıp ağladı. Erkek eli değmeyince, ev işleri yavaş yavaş aksadı. Çatı aktı, sundurmanın tahtası kırıldı, bodrumu su bastı… Alla Hanım elinden ne gelirse yaptı; emekli maaşından ustalar için sürekli para biriktirdi, bazen kendi onardı – köyde büyüdüğü için her şeyi biliyordu. Derken bir felaket daha… Alla Hanım’ın gözleri aniden bozuldu; dükkânda fiyatları zar zor seçebiliyor, birkaç ay sonra dükkanın tabelasını dahi göremez olmuştu. Hemşire geldi, hemen hastaneye gitmesini önerdi. — Alla Hanım, kör mü olmak istiyorsunuz? Ameliyatla gözleriniz düzelecek! Yaşlı kadın ameliyattan korkup gitmek istemedi, bir yıl geçmeden neredeyse tüm görme yetisini kaybetti. Ama çok da dert etmedi: — Neye gerek artık o ışık? Televizyon da izlemem, haberleri dinlerim, evde bütün işleri ezbere yaparım… Yine de bazen huzursuzdu. Son yıllarda köye düzensiz insanlar gelmişti, harabe evleri soyup soğana çeviriyorlar, Alla Hanım’ın sadık bir köpeği olsaydı, yabancıları caydırırdı diye endişeleniyordu. Bir gün köyün avcısı Saim’e sordu: — Saim, bekçi köpeği yavrusu bulamaz mısın? Küçük de olsa alırım, büyütürüm. Saim şaşkın, Alla Hanım’a önerdi: — Babaanne Alla, niye husky, doğa köpeği alıyorsun? Ben sana şehirden cins bir kangal getireyim. — Kangal çok pahalıdır. — Paradır, Alla Hanım! — O zaman getir bakalım. Alla Hanım paralarını sayıp yetebileceğine karar verdi, ne var ki Saim güvenilmezdi; getireceğim, getireceğim deyip durdu. Alla Hanım çok kızdı, ama yine de içi acıdı. Saim de yalnız, ailesiz, çocuk yok… Tek arkadaşı alkoldü. Saim, Egor’un yaşıtıydı. Hiç şehirden çıkmazdı, köyden ayrılmazdı. En büyük tutkusu avcılıktı, ormanda günlerce kaybolurdu. Av sezonu bitince, bahçe kazıyor, marangozluk yapıyor, alet edevat tamir ediyordu; kazancını yine alkole veriyordu. Her seferinde pişmanlıkla ormana dönüyor, mantar, balık, çam fıstığı, meyve topluyor, üç kuruşa satıyor, sonra yine içiyordu. Sarhoş olunca Alla Hanım’ın işlerine de yardım ediyordu. Çit devrilince yeniden ona muhtaç kaldı. — Herhalde köpeği bekleyeceğiz, — dedi Alla Hanım iç çekerek. — Çit için Saim’e ödeme yapmalıyım, para az kaldı. Saim bu kez sürprizle geldi. Sırt çantasında bir şey kıpırdanıyordu; gülerek Alla Hanım’ı çağırdı. — Bak sana ne getirdim, — dedi. Çantayı açtı. Yaşlı kadın küçücük, tüylü bir başı eliyle yokladı: — Saim, gerçekten bana köpek getirdin mi? — diye şaşırdı. — En güzeli, en alası! Safkan kangal, teyzecim. Yavru kucaktan kaçmaya çabalıyordu. Alla Hanım panikledi: — Yalnız, param yetmez! Çite ancak… — Geri mi götüreyim şimdi Alla Hanım? — dedi Saim. — Bir bilsen bu köpeğe ne kadar para verdim… Çaresiz Alla Hanım, bakkala gidip beş şişe rakıyı veresiye aldı, adı borç defterine yazıldı. Saim akşama çiti bitirdi. Alla Hanım onu güzelce doyurdu, bir kadeh de verdi. Sarhoş, neşeli, köpek yavrusunu göstererek masada öğüt verdi: — İki kez besleyeceksin, güçlü bir zincir al, büyüyünce anasının kuzusu olur; köpekten anlarım ben. Böylece Alla Hanım’ın evinde yeni bir üye oldu: Karabaş. Alla Hanım hemen bağlandı; Karabaş da sahibine sadık oldu. Alla Hanım ne zaman avluya çıksa, Karabaş coşkuyla yerinden zıplıyor, sahibinin yüzünü yalamak için koşuyordu. Tek sorun, köpek büyüyüp koca bir dana gibi oldu, ama bir türlü havlamayı öğrenemedi; bu Alla Hanım’ı endişelendiriyordu. — Saim, vay üçkağıtçı! Bana dandik köpek verdin! dedi. Ama ne yaparsın, o kadar iyi bir dost kovulamazdı. Hem havlaması gerekmezdi. Komşu köpekler Karabaş’ın yanından geçmeye korkuyordu, çünkü üç ayda sahibinin beline kadar ulaşmıştı. Bir gün köye Matvi geldi, avcılar için kışlık tuz ve kibrit almaya… Alla Hanım’ın evinin önünden geçerken Karabaş’ı görüp dondu kaldı. — Babaanne Alla! diye bağırdı. — Kim sana köyde kurt bakmak için izin verdi?! Alla Hanım korkuyla ellerini göğsüne bastı. — Amanın! Ne cahilmişim! Saim beni kandırmış; bu köpek, dediği safkan kangal değilmiş meğer… Matvi ciddiyetle uyardı: — Teyze, bu kurdu ormana salmak lazım. Yoksa felaket olur. Yaşlı kadının gözleri doldu. Karabaş’a veda etmek çok zordu. O kadar iyi huylu, uysal bir kurt… Ama son zamanlarda huzursuzdu, zinciri çekiştiriyor, özgürlüğe hasretti. Komşular korkuyla bakıyordu ona. Seçenek kalmamıştı. Matvi kurdu ormana götürdü. Karabaş kuyruğunu sallayıp gözden kayboldu. Bir daha köyde kimse onu görmedi. Alla Hanım sevdiği Karabaş’a hasret kaldı, Saim’e ise kızdı. Saim ise pişmandı; çünkü kötü niyeti yoktu. Bir gün ormanda ayı izini görmüş, ardından yavru bir ses duymuştu. Ayının, kurt yuvasına saldırdığı belliydi. Tek bir yavru sağ kalmıştı. Saim acıyıp kurt yavrusunu almış, Alla Hanım’a bırakıp ona göz kulak olmasını istemişti. Büyüyünce kaçar, sonra ben ona gerçek köpek bulurum diye düşünmüştü, ama Matvi işin tadını kaçırmıştı. Saim günlerce kapısında dolandı, girmeye cesaret edemedi. Kış fırtınası dışarıyı kasıp kavuruyordu. Alla Hanım üşümemek için sürekli soba yakıyordu. Birden kapı çaldı. Alla Hanım telaşla açtı. Kapıda bir adam: — Hayırlı akşamlar, teyze. Bir gece misafir edebilir misin? Komşu köyde akrabaya gidiyordum, yolları şaşırdım. — Adın ne evladım? Ben az gören biriyim… — Boris. Alla Hanım kaşlarını çattı: — Köyümüzde Boris yok ki… — Ben yeni geldim, teyze. Yakınlarda bir ev aldım. Bakmaya gittim ama arabam çamura saplandı. Yürümek zorunda kaldım, tipi azgın! — Sen, eski Danil Bey’in evini mi aldın? Adam başıyla onayladı: — Evet, orası. Alla Hanım adamı içeri aldı, çay koydu. O sırada misafir, göz hapsine aldığı vitrine yöneldi; köylüler, paralarını ve küpelerini orada saklardı genelde. Alla Hanım mutfakta uğraşırken vitrinde bir tıkırtı duydu. — Orada ne yapıyorsun Boris? — Teyze, para reformu var! Eski parayı atıyorum. Yaşlı kadın kaşlarını çattı: — Yalan! Ne reformu oldu ki? Sen kimsin asıl? Adam bıçak çıkarıp Alla Hanım’a dayadı: — Sesini çıkarma! Parayı, altını, yiyeceği çıkar hemen! Alla Hanım korkudan titredi. Bir suçluyla baş başaydı. Her şey bitecekti… Ama o anda kapı birden açıldı. Dev bir kurt, Karabaş, içeri daldı, hırsıza atıldı. Hırsız bağırdı, kalın atkısı onu dişlerinden kurtardı. Sonra bıçağı Karabaş’ın omzuna sapladı. Karabaş kenara sıçradı, hırsız da bu fırsatla dışarı kaçtı. O sırada özür dilemeye gelen Saim kapıda bıçaklı adamı, Alla Hanım’ın evinden kaçarken gördü. Hemen Alla Hanım’a koştu, yerde kanlar içinde Karabaş’ı buldu. Hemen jandarmaya haber verdi. Hırsız yakalandı. Yine ceza aldı. Karabaş ise köyün kahramanı oldu, herkes ona yemek taşıdı, selam verdi. Artık zincire bağlanmadı, özgürdü ama Alla Hanım’ın yanından hiç ayrılmazdı; Saim’le ormana gidip gelirdi. Bir gün, Alla Hanım’ın evinde siyah bir cip duruyordu. Bahçede biri odun kırıyordu: Egor, oğlu! Karşısında eski dostunu görünce kucaklaştı. O akşam Alla Hanım yıldız gibi parlıyordu sofrada. Egor annesini göz ameliyatı için İstanbul’a götürmek için ikna etti. — Madem öyle, peki… — dedi Alla Hanım. — Yazın torun gelir, onu görmek isterim. Saim, evi ve Karabaş’ı gözetir misin? Saim başıyla onayladı. Karabaş sobanın yanında kıvrılıp başını patilerine koydu. Yeri dostlarının yanındaydı. Yeni ve heyecanlı hikayelerimizi kaçırmamak için sayfamızı takip edin! Görüşlerinizi, duygularınızı yorumlara yazmayı ve beğenmeyi unutmayın!