Leyla, sen misin? şaşkınlıkla sordum, eski sınıf arkadaşım kapıyı açtığında.
Bir yıl gibi uzun bir süredir görüşmemiştik; bir gece bana telefon etti, evine davet etti. Leyla asla ince bir bedenle tanınmaz, daima tombul, kendinden emin bir kadındı; sevdiğiyle evlendi, çocuğunu doğurdu, maddi sıkıntı hiç çekmedi. Şimdi ise önümde zayıf, yorgun, gözlerinin altında koyu halkalar olan genç bir kadın duruyordu.
Ne kadar kilo verdin? diye sorduğumda, Leyla bir iki adım ilerleyip mutfağa yöneldi.
Yirmi kilo verdim, hâlâ eriyen bir ağırlığım var. Bu yüzden seni çağırtmak zorunda kaldım. dedi, çay bardağını doldururken.
Ben de onun hâlâ doktorun bulamadığı bir sorunu olduğunu hatırladım. Nina adlı eski sınıf arkadaşının hastalığına dair hikâyesini anlatmıştık; doktorlar ona da bir şey bulamamıştı.
Olayı anlat, Leyla dedim, merakım kabarıyordu.
Altı ay önce başladı her şey diye başladı Leyla, hâlâ salata keserken. Salatalık dilimlerini doğrurken zaman bir an için durdu sanki. Dilimlendiriyorum, ama salatalık bitmiyordu. Ben maddi olmayan şeylere hiç inanmam, ama o an
İlginç bir başlangıç dedim, gizemli olayları seven biriyim.
Birden kapı zili çaldı ve kapı zili beni sersemletti. Gözüm çivi deliğinden baktım, kimse yoktu. Kapıyı açtığımda önümde bir paket buldum. Paketi hafifçe ittim, içindeki şey bana bakmaya çağırıyormuş gibi hissettim. Paketi açtığımda eski bir hat (İslami hat sanatı) gördüm, oldukça antika bir eser.
Gözlerimdeki soruya Leyla yanıt verdi:
Eski, çok eski. Dayı Ahmetten aldım; o antikacılık dükkanını işletir, bu eseri bana satmak istedi, güzel bir fiyat teklif etti.
Sen? diye şaşırdım; Leyla hiç camiye gitmez, dua etmezdi ki.
Hat, kutsal bir çeşmenin yanına düşmüş. Üç kez camiye götürülmüş, sonra tekrar çeşmeye dönmüş. Ben de hatın beni seçtiğine inanıp evime aldım. dedi, hayretle.
Bu, günümüzde bir hatın kendi sahibini bulması gibi bir şey diye ekledim.
Leyla gözlerini kısarak devam etti:
Bir hafta sonra garip şeyler başladı. Kedimiz Mırmır gökkuşağı gibi parlayan bir ışığa doğru kaçtı; sağlıklı, tüm aşıları tam, ama bir sabah evden kayboldu, mezarlığa gömülmek zorunda kaldı.
O sırada annem çarşıdaki bir klinikten aradı; aniden düşüp bacağını kırmıştı. Eşim Merti aradım, o da işten çıkarılmış, önceki maaşının yarısını kazanıyordu.
Leyla, sence bütün bunlar hatla mı ilgili? diye endişeyle sordum.
Bütün bu kötü şansın ardında bir kötü örtü olduğunu söyleyen çok kişi vardı; ben ise hatı çıkarmak istemediğim için kızdım, herkes bana kıskandığını düşündü. dedi, sesinde bir titreşimle.
Paketi kapının altına koymuşlar, bu bir örtü mi? diye sordum.
Bu hat, göklerin kraliçesi gibi bir figür taşır; bir örtü yapılması mümkün mü? diye tereddüt etti Leyla.
Bakalım, bir sonraki adım ne? diyerek, ona daha çok anlattırmak istediğimi gösterdim.
Sonra Leyla ağzını ikiye katladı:
Oğlum Can bir ay hastanede kaldı, ben de kilo vermeye devam ettim; stresle koşuşturuyordum, markete gidip yemek hazırlıyor, işe ara vermeden çalışıyordum. Mert yeni işinde iki kat az maaş alıyor, ama yine de ayakta kalmak zorundayız. Can sonunda taburcu oldu, ben hâlâ kilolarımı vermeye devam ediyorum, yarın ne kadar kalır bilemiyorum.
Bunu Ninanın hikâyesiyle bağdaştırmak ister misin? diye sordum.
Evet dedi, Ninanın da hastalığı doktorların bulamadığı bir şeymiş.
O zaman dinleyelim. dedim.
Ninanın hikâyesi şöyleydi: Mezuniyet tezini savunmadan bir gün, benim ve arkadaşım Tülayın pikniği planladık, her birimizin bir genç sevgilisi vardı. Geceyi nehir kenarındaki çadırda geçirmeye karar verdik. Yolda ormana girdik, kaybolduk. Nina bir dalda ipek bir mendil buldu, boynuna sardı, aniden yolu buldu. Bu sıradan bir mendil değil diye güldü. Tülay endişelendi, Başkasının mendilini alarak ne olur? dedi. Nina ise Sahip olduğum için iyi şans getirecek diye ısrar etti.
Mendil, nehirde balık tutmamıza, balık çorbası yapmamıza, ateş başında şarap içmemize vesile oldu. Sabah evimize dönmek üzereyken Ninanın başı ağrımaya, kendisi halsizleşmeye başladı. En sonunda, yorgun ve başı ağrılı bir halde, kız arkadaşı Kostyayı kollarında taşıyarak ormandan çıktık. Nina sınavları geçemedi, akademik kaydı iptal edildi. Uzun bir süredir doktorlar hiçbir şey bulamadı.
Ben Ninanın annesine mendili ödünç aldım; o da bizi Usta Hala adlı bir kadına götürdü. Hala, Kırşehirin yakınlarındaki bir köyde yaşıyordu, iyileşmemiş hastalarla ilgilenirdi. Hala, Ninanın fotoğrafına ve mendile baktı ve şöyle dedi:
Bu hastalık fiziksel değil, enerji seviyesindeki bir bozukluktur. Mendil bir kötü örtünün taşıyıcısıdır. Üzerinde tutulan enerji, kişiyi hastalığa sürükler.
Mendili bir çınar ağacının altına gömdük, otlar ve suyla bir çorba hazırladı. Nina bu çorbayı içtiğinde birden neşelendi, iyileşmeye başladı ve hastaneden taburcu oldu.
Leylanın gözleri parladı: Belki biz de bu hatla Usta Halaya gidelim?
Köye vardığımızda Hala artık hayatta değildi; sadece cenaze töreni vardı. Orada Halanın kızı, genç bir keşişe benzeyen Meryemle tanıştık. Meryem hatı kutsal su içinde yıkadı, bir dua okudu ve hatı camiye götürmemizi söyledi.
Ben de bu duayı dinleyip, hatı camiye götürdüm. Halanın duası ve suyun temizliğiyle hatın üzerindeki gölgeler dağıldı. Leylanın hastalıkları bir bir sona erdi, kilo vermeyi bıraktı, sağlığına kavuştu. Kısa bir sürede ikinci bir çocuğu doğdu; ona İlayda adını verdik.
Bu olay bana şunu hatırlattı: Kötü enerjiyle dolu bir nesne, dışarıdan bir lanet gibi görünse de, asıl sorumluluk bizim içimizdeki inanç ve tutumlarda saklıdır. Kötü anların içinde bile, doğru adımları atıp şefkatle yaklaşmak, ruhumuzu aydınlatır ve yaşamın huzurunu getirir. Hayatın en büyük derslerinden biri, dışarıdaki gölgelerden çok, içimizdeki ışığı beslemeyi öğrenmektir.




