Eşim, arkadaşlarına hizmet etmem gerektiğini söyledi, ben de parka yürüyüşe çıktım.

Erkek, arkadaşlarını bana da hizmet ettirmemi söylemiş, ben de parka yürümeye çıkmıştım.

Elif, ne yapıyorsun? Arkadaşlar yarım saat içinde gelecek, hâlâ bir şey hazırlamadın. Hemen çabukla. Patatesleri soğanla kavur, nasıl severler. Salçalı turşuları getir, annenden kalanları. Pastırmayı ince ince dilimle, ama güzelce, parçalar gibi değil, geçen seferki gibi.

Vahap mutfak kapısında ayakkabılarını çıkarıp, ev spor pantolonu ve geniş bir tişört giymiş, saatiyle uğraşarak bakıyordu. Elif yeni iki ağır market çantasıyla daireye girdi, çantaları zemine ağır bir çınlamayla bıraktı. Omuzları ağrıyor, kışlık botları içinde yanıyor; bu sabah markette tam bir kaos, bayram öncesi herkes sanki zincirden kurtulmuş gibi rafları boşaltıyordu.

Vahap, bu arkadaşlar kim? diye fısıldadı, ceketinin fermuarını açmaya çalışırken. Parmakları soğuğa sertleşmiş, otobüs beklerken titriyorlardı. Cuma akşamı, neredeyse yorgunum. Sadece yemek yiyip film izleyelim diye düşünmüştüm.

Ya, işte başlıyor, dedi kocasının gözlerini devirdi, alaycı bir iç çekişle. Yorgunum, bitkinim. Herkes çalışıyor, Elif. Ben de tembel değilim. Serkan aradı, Tolga ve Veli de yoldaydılar, bir ara takılmak istiyorlar. Yıllardır görmemişiz. Arkadaşlarıma kapıyı kapatmayayım mı? Bu da saygısızlık olur.

Beni gün içinde haber veremezdin mi? dedi Elif, ceketinin fermuarını zorla kapatırken. Akşam bir şeyler yemeyi planlamıştık.

Aniden ortaya çıktı! Sorun yaratmaktan ne dersin? Sadece bir atıştırma hazırlayalım. Onlar yemek yemeye gelmiyor, sohbet etmeye geliyorlar. Bira var, bar da hazır. Sen hâlâ hızlıca masayı kur, bir salata, Oliviye ya da yengeçli bir şey, ne olur, biliyorsun. Ana yemek de eksik olmasın; işten yorgun adamlar aç kalmaz.

Elif kocasının gözlerine baktı, göğüs kafesinde bir kızgınlık balonu şişti. Her zamanki gibi demek, hemen ocağa geçip, bulaşıkla tencere arasında koşup, salataları doğup, masayı kurup, akşam boyunca temiz tabakları getirip, kirli tabakları alıp, adamların ekmeğini getirmeyi ve onların yağlı şakalarını dinlemeyi, sonra da yarım geceye kadar temizlik, dumanlı mutfak ve yapışkan zeminle biten bir iş demekti.

Vahap, ben yemek yapmayacağım, dedi kararlı bir sesle, ona doğrudan baktı. Yorgunum. Duş alıp uyumak istiyorum. Arkadaşların açsa, pizza sipariş et. Ya da mantı kendin pişir.

Vahap bir an şaşkınlık içinde kaldı, kaşları kalktı.

Ne? Pizza mı? Arkadaşlar evde yemek ister. Ben zaten söz verdim, eşim masayı kuracak. Serkan hâlâ senin böreklerini hatırlıyor. Mahcup etme beni. Ne düşünürler? Kadını evin içinde bir hizmetçi gibi mi görür?

Hizmetçi mi? diye tekrarladı Elif, sırtından bir soğuk geçerken. Senin beni bir asker gibi mi görmen bekleniyor?

Bunu salla! diye bağırdı Vahap, sesi sertleşti. Sen evin kadınısın, misafirleri karşılama görevi senin. Ben para kazanıyorum, eve bir şeyler getiriyorum. Ayda bir kez arkadaşlarımla oturup rahatça oturabilir miyim? Kadın sofrayı kursun, ortamı güzelleştirsin, ben ne istiyorum? Yine de bir şeyler istediğimi düşünüyor musun?

Kurmasın? Elif hâlâ soğuk bir sesle, Eve ne kadar bir çorap sıkıntısı var? demiş gibi. Tavukları fırına at, patatesleri yıkarken kendisi pişer. Ve votkayı dondurucuya koy, buzdolabını soğutsun.

Vahap yön değiştirerek salonun köşesine gidip, daha ne kalıyor? diye bağırdı, kapıya doğru yürürken:

Saçını düzelt, yoksa bahçe kuklası gibi görünürsün. Vitonun yeni sevgilisi yanındayken sen soluk kalma.

Kapı kapanmadan bir televizyon sesi duyuldu. Vahap kanepeye oturdu, sohbet bitti sanmış gibiydi. O anda Elif koridorda haber spikerinin fısıltılarını duydu, yavaşça kasketini çıkardı. Dağınık saçları yüzüne çarptı. Bahçe kuklası kelimeleri kulaklarında çınladı. Yirmi yıllık evlilik, yirmi yıl ideal bir eş, evin koruyucusu, fedakar kadın, anlayışlı dost… Tüm bu yükleri taşıdı, eşinin garaj buluşmalarını, annesinin bitmek bilmeyen öğütlerini, dağınık çoraplarını, eksik tuzlu çorbayı gördü.

Sepetlerde yarın öğle yemeği için tavuk, salata malzemeleri, süt ve ekmek vardı. Elif çantaları açmadı, sadece ceketinin fermuarını kapattı, şapkayı taktı, atkısını düzeltti.

Mutfakta bir saniye düşündü.

Vahap.

Vahap ekrandan gözünü ayırmadan el salladı:

Ne eksik? Tuz mu? Üstteki çekmecede.

Gidiyorum.

Nereye? sonunda başını çevirip, yüzünde gerçek bir şaşkınlık. Mağazaya mı? Unuttun mu? Ekmek aldın mı, mayonez var mı?

Hayır. Parka gidiyorum.

Hangi parka? Vahap sandalyeden kalktı. Saat yedi, karanlık, soğuk. Misafirler yirmi dakika içinde gelecek! Masayı kim kuracak?

Sen, sakin bir sesle Elif yanıtladı. Sen çağırdın, sen kur. Patatesler lavabo altına, tavuk çantada, bıçak tepside. Tarif internette.

Dur! bağırdı Vahap, ayağa kalkarak. Ne yaptın? Hangi park? Hemen geri dön! Mutfakta ol! Ben kimseye söylemedim ki!

Elif artık dinlemiyordu. Kapıyı çarparak, ağır metal kapı gıcırtısı bir silah patlaması gibi duyuldu. Merdivene hızlıca koştu, asansöre beklemeden inip, Vahapın peşinden gitmesini korktu. Merdiven boştu; Vahap şok içinde ağzı açık duruyordu.

Sokakta ince iğne gibi kar taneleri yağıyordu, rüzgar yaka altına giriyordu, ama Elif buna aldırmadı. İçinde adrenalin ve uzun zamandır unutulmuş bir özgürlük hissi yanıyordu. Hızla yürüdü, neredeyse koşuyordu, evin ışıklı pencerelerinden uzak, karanlık bir bölgeye doğru.

Park iki blok uzaktaydı, eski bir şehir parkı, geniş yürüyüş yolları ve yüksek ıhlamurları vardı; şimdi çıplak, rüzgarda sallanıyorlardı. İnsan azdı, köpek gezdirenler, eve koşan işçiler, bankta oturan bir çift, telefonla meşgul gençler.

Elif yan sokakta ışıkları aralıklı yanıp sönen bir şekilde yürümeye başladı, gölgeler kar üzerine tuhaf bir desen çiziyordu. Nefesi kesildi, kalbi boğazında atıyordu.

Ne yaptım? diye içinden bir panik çığlığı geçti.

Küçüklüğünden beri çatışmalardan kaçınmıştı. Anne her zaman Sabırlı ol, sus, evin başı senin derdi. Kocanın başı, kadının boynu gibi sözler duyurdu. Elif hep besledi, övdü, hatta Vahap sık sık omzuna oturduğunda bile.

Telefon çaldı, ekranda Vahapın fotoğrafı ve adı belirdi. Aramayı reddetti, bir kez daha çaldı, yine reddetti. Ekranı kapattı, sessizlik. Tek ses rüzgar ve karın çatıktaki çıtırtısı.

Gölet kenarına geldi. Su karanlık, donmamış, ortada ördekler yüzüyordu. Kenarda ince bir buz tabakası oluşmuştu. Elif ellerini soğuk korkuluklara yasladı ve aşağı bakmaya çalıştı.

Geçen sefer bir grup geldiğinde, Tolga çarparak bir vazo kırmış, Serkan da Şanslı Vahit, bu kadının her işi yapar, yemeyi ve öpmeyi bilir demişti. Vahap o an gülmüş, Yeni bir şey alacağız demişti; ama yeni bir vazo alınmamıştı. O akşam Serkan, bulaşıkları toplarken Elifin beline hafifçe dokunup sinsi bir şaka yapmıştı; Elif yere serilen tabakları görünce iğrenmiş, ama sessiz kalmıştı.

Artık yapmayacağım, fısıldadı karanlıkta. Bir daha asla.

Alleyde yürümeye devam etti, soğuk yanaklarını yakıyor, ama bir rahatlık hissi de veriyordu. Karnı guruldadı, fark etti henüz öğle yemeği yemediğini.

Parkın ortasında küçük bir kafe ışıklarıyla parlıyordu. Elif pencereye yaklaştı.

İyi akşamlar dedi gülümseyen genç kız, örgülü bir şapka takmış. Ne istersiniz? Isınmak ister misiniz?

Büyük bir cappuccino, lütfen. Elif vitrinde bir salyangoz gördü, Tarçınlı dedi. Ve bir tavuklu sandviç.

Harika seçim. Hemen ısıtacağız.

Elif ısıtılmış kupayı buz gibi elleriyle kavradı, ısı ellerine yayıldı. Yakındaki bir bankta oturdu, ışığın altında.

Sandviç sıcak, peynir uzanıyor, tavuk sulu ve lezzetliydi. Bu, son yıllarda yemiş olduğu en lezzetli akşam yemeğiydi; çünkü yalnız, sessiz, kimseye hizmet etmeden, kimseye uymadan yedi. Kar taneleri düşerken, kahvesini yudumluyor, kendini garip bir canlılık içinde hissediyordu.

Yanından yaşlı bir çift yürüdü, el ele tutuşmuş, adam bir şey anlatıyor, kadın gülerek ona bakıyordu. Birkaç adım ötedeki bankta durup, erkeğin atkısını düzelttiler.

Nereye gidiyorsun, Şahin? Soğuyacaksın dedi kadın şefkatle.

Sıcak oluyorum seninle, Gülsüm şaka yaptı adam.

Elif düşündü: Biz de böyle yaşar mıyız? Yaşlılıkta birlikte yürür müyüz? Cevap korkutuyordu. Muhtemelen Vahap yine önünde koşar, Sen çok yavaş der, o da çantayı sürükler, belinin ağrıdığını söylerdi.

Cebinde bir ses duyuldu, saat ona 10.000 adım hedefine ulaştığını söyledi. Şaka gibi.

İki saat geçti. Elif parkın etrafını üç kez dolaştı, ayakları yorgun değil, ama uzun yürüyüşten yorulmuştu. Kahve bitmiş, ekmek yenmişti. Soğuğun içini ısıtıcısı sızdırdığı hissediliyordu, dönmek zorundaydı; bankta kalmak yoktu.

Eve yaklaştıkça adımları yavaşladı. Çıkmazdan bir daire pencereleri ışıl ışıl yanıyordu; mutfak, salon, banyo hepsi aydınlıktı. Asansöre bindi, anahtarları çıkardı, elleri titredi. Derin bir nefes alıp kapıyı açtı.

İçeride yanmış yağ kokusu, sigara dumanı ve ucuz kolonya kokusu karışmıştı. Holde yabancı ayakkabılar vardı; misafirler gelmiş gibi. Çamaşır askısında mont yığını.

Mutfaktan yüksek sesli bağırmalar ve kahkahalar geliyordu.

Ben ona diyorum ki, Sana neyi karıştırıyorsun! diye bağırıyordu Serkan. Kadın yerini bilmeli! Vahit akıllı, kaçmadı!

Elif çizmelerini çıkardı, montunu astı, mutfağa girdi.

Masada bir karmaşa vardı. Açık konserve kutuları, sardalya ve hamsi; dilimlenmiş sucuk gazete üstünde; ortada yanmış patatesler; çevresinde boş bira şişeleri ve yarım içilmiş rakı şişesi. Masada üç adam oturmuştu: Vahap, Serkan ve Tolga. Veli ve bayan henüz gelmemişti.

Vahap kapı önünde oturmuş, çatalıyla turşu dilimlerini çalıyor, gülüyordu.

O sadece mağazaya koştu diyordu aldatıcı bir sesle. Lezzetli şeyler alacak, sonra bir ziyafet kuracak. O benim Elifim, altın gibi, çekingen.

Elif öksürdü.

Sesler sustu, üç adam başlarını çevirdi.

O! Geldi! bağırdı Serkan, yağlı bir gülümsemeyle. Ev sahibi! Biz bekliyorduk! Vahit, sen bir kahve getirdin mi?

Vahap yavaşça döndü, yüzü kızarmış, gözleri bulanık. Karısına baktı, önce korktu, sonra ev sahibi rolünü hatırladı.

Nereye gidiyordun?! bağırdı, ayağa kalkmaya çalıştı ama dengesini kaybedip oturdu. Arkadaşlar oturmuş, bekliyor! Yemek yok! Patates yandı! Beni kandırdın, Elif!

Elif masaya, dökülen bira lekelerine, sigara izmaritlerine baktı.

İyi akşamlar, beyler dedi soğuk bir tonla. Parti bitti.

Ne demek? şaşkın Tolga. Henüz yeni başladık. Elif, sakin otur. Bir şeyler yap, patatesler Vahite mide ağrısı veriyor.

Ben dedim ki, hepsi dışarı Elif sesini yükseltti. Saat on. Yarın işe gideceğim. Vahap, konukları gönder.

Sen… sen bana komut veremezsin! Vahap masaya yumruk atarak bağırdı. Bu benim evim! Arkadaşlarım! Sen kimsin ki onları kovasın? Mutfakta ne yap, yoksa

Ne yapayım? Elif ileri adım attı. Beni döversen, polis çağırırım. Boşanma davası açarım. İstersen?

Mutfakta bir sessizlik çınladı. Serkan ve Tolga şaşkın bakışlarını birbirine çevirdi. Elif artık bilinen, uysal Elif değildi; kararlı, soğuk bakışlarıyla odada bir gerilim yarattı.

Vahit mırıldandı Tolga, ayağa kalkarken. Belki de zamanıdır? Çok geç oldu. Kadınlar da endişeleniyor.

Otur! kükredi Vahap. Kimse çıkmayacak! Elif, üçe sayacağım. Üç

Bin sayın da Elif pencereyi açtı, buzlu hava odaya doldu. Hava kokuşmuş, ahır gibi.

KorkElif, son nefesini verirken, artık kendi hayatının tek sahibi olduğunu biliyordu.

Rate article
Lifequest
Eşim, arkadaşlarına hizmet etmem gerektiğini söyledi, ben de parka yürüyüşe çıktım.