İki Kişilik Bir Bankta Kar Erimişti Ama Parkta Toprak Hâlâ Nemliydi; Sandalyede Yılların Sessizliğiyle Yalnız Yaşayan Nadire Hanım, Her Adımda Attığı Taşı, Çukuru Belleğinde Tutarken, Evinin Eskiden Kalabalığından Bugünkü Sessizliğine, Seyrek Gelen Telefonlardan Sonra Dolaşan Durgun Havaya Kadar Hayatının Rutinini Bir Banktaki Mola ile Tamamlıyor; Tam O Sırada, Elinde Alışveriş Listesiyle Yalnızlığını Sayılara Vurmuş, Evde Kimsenin Beklemediği, Dertleşecek Kimseyi Arayan Eski Fabrika İşçisi Şükrü Bey de Aynı Banka Yanaşıyor; İkisini Birbirine Yaklaştıran Bu Kısa Sohbetle Başlayan, Polikliniğe Gidiş Gelişlerinde Yardımlaşma, Kimi Zaman Küçük Kırgınlıklar, Hastane Ziyaretleri ve Sonrası Destekle Pekişen Bağları; Çocuklarının Mesafeli Endişeleriyle, Yaşlılık Korkularına Rağmen, Dürüst Bir Dosta Dair Sessiz Bir Anlaşmanın Ardından, Rutinlerin İçine Sızan Yeni Bir Ses ve Güvenle, Parkta Paylaşılan O Bankın Hayata Sunduğu Küçük, Yalnızlığa Dirençli Dayanak Noktası Oluyor.

İki Kişilik Bank

Artık karlar erimişti ama parkın toprağı hâlâ koyu ve nemliydi, yollarda incecik kum şeritleri uzanıyordu. Adalet Hanım elindeki pazar torbasıyla yavaşça yürüyordu, adımlarını dikkatle atıyordu. Yıllardır kaldırımda her çukurun, her taşın farkında olarak yürümeye alışmıştı. Kendi kendine fazla titiz bir insan olmadığını bilirdi ama üç yıl önce kolunu kırdıktan sonra içine sinen düşme korkusu bir türlü peşini bırakmamıştı.

İstanbul Üsküdarda birinci katta, iki odalı evinde yalnız yaşıyordu. Zamanında ne çok ses, ne çok koku, ne çok kapı çarpılmaları olurdu o evde. Şimdi ise sessizliğe bürünmüştü o odalar. Televizyon hep açıktı ama çoğu zaman ekrana bakar, sadece alttan geçen yazıları izlerdi. Oğlu her pazar görüntülü arardı aceleyle, işlerinin arasında ama yine de arardı. Torunu ekranda görünür, oyuncaklarını gösterip ona gülümserdi. Adalet Hanım sevinirdi. Arama bitince ise ev yine eski sessizliğine gömülürdü.

Kendine göre bir düzeni vardı. Sabah erken hafif egzersiz, ilaçlar, biraz yulaf lapası. Sonra parkta kısa bir yürüyüş, kan dolaşsın diye, mahallenin hemşiresinin dediği gibi. Gündüz yemek, haberler, bazen bulmaca. Akşam dizi izler, örgü örerdi. Sıradan bir gün, ama bu düzen sayesinde kendini toparlamış hissederdi, apartman boşluğunda karşılaştığı komşusuna da hep böyle derdi.

Bugün rüzgâr sert ama kuru esiyordu. Adalet Hanım çocuk parkının kenarındaki bankına varınca yavaşça oturdu. Torbayı yanına koydu, fermuarını kontrol etti. Yakında iki çocuk, rengarenk montlarıyla oynuyordu; anaları kendi aralarında sohbet ediyorlardı, çevredekilere bakmadan. Adalet Hanım biraz oturup evine dönecekti.

Parkın diğer ucundan durağa doğru ağır adımlarla yürüyen biri vardı: Mustafa Bey. O da adımlarını saymaya alışmıştı. Gazete bayisine yetmiş üç, aile sağlığı merkezine yüz yirmi adım, durağa tam doksan beş. Böyle saymak, evde kimsenin onu beklemediğini düşünmekten daha kolaydı.

Bir zamanlar fabrikada ustabaşıydı, Anadolu yollarına gider, ustalarla tartışır, çay ocaklarında arkadaşlarıyla gülüp kavga ederdi. Artık o fabrika kapanalı çok olmuştu, iş arkadaşlarını ise nadiren görürdü. Kimi çocuklarının yanına taşınmıştı, kimisi mezarlığa gömülmüştü. Oğlu başka şehirde, senede bir üç günlüğüne gelir, o sürede de hep bir yere yetişirdi. Kızı aynı semtte otururdu aslında, ama onun da çocukları, işleri, kredisi vardı. Mustafa Bey içerlemezdi, kendine öyle derdi. Ama akşamları, pencerede karanlık ve kalorifer cızırtısı arasında, kimsenin kapıya gelmediğini dinlerken efkâr basardı.

Bugün ekmek almak için çıkmıştı, hem de tansiyon ilaçlarını yeniden almak gerek diye eczaneye uğramak istemişti. Listesini büyük harflerle yazıp cebine koymuştu, bazen hafif titreyen parmaklarıyla çıkarıp eksik var mı diye kontrol etti.

Durağa vardığında otobüsün yeni kalktığını gördü, insanlar dağılmıştı. Bankta gri paltolu, mavi örgü bereli bir kadın oturuyordu. Yanında pazar torbası. Kadının bakışları yolun değil parkın içindeydi.

Mustafa Bey kararsız kaldı. Ayakta durmak beline ağrı yapıyordu. Bankın yarısı boştu ama bu yaşta yabancı bir kadının yanına oturmaktan hep çekinirdi, dedikodu olur diye. Ama rüzgar iliklerine kadar işlerken yine de yaklaşmaya karar verdi.

Affedersiniz, oturabilir miyim? Hafif eğilerek sordu.

Kadın başını çevirdi. Sarımtırak gözleri, kenarında incecik kırışıklıklar vardı.

Buyurun tabii, dedi, torbayı biraz çekiştirdi.

Mustafa Bey, elleriyle bankın kenarından destek alıp oturdu. Bir süre sessiz kaldılar. Bir araba geçti, ardından egzoz kokusu yayıldı.

Şu otobüsler ne garip oldu, dedi Mustafa Bey, sessizliği bozmak için. Bir göz açıp kapayıncaya kadar yok oluveriyorlar.

Doğru valla, diye başını salladı Adalet Hanım. Dün yarım saat bekledim. Yağmur da yoktu şükür.

Daha dikkatle baktı ona. Yüzünü tanıdığı birine benzetemedi ama mahalleye yeni taşınanlar çok olmuştu.

Yakında mı oturuyorsunuz? Sordu çekingenlikle.

Şurada karşıda, dedi, beş katlı apartmanlara doğru elini salladı. Marketin orada, birinci giriş. Siz?

Şu parkın arkasında dokuz katlıda, dedi. Hemen yanı başınızdayım yani.

Yine sessizlik. Adalet Hanım, otobüs durağındaki bu tür konuşmaların geçici olduğunu, birkaç cümleyi unutarak dağılacaklarını düşünürdü. Fakat adam yorgun, biraz dağılmış haldeydi. Omuzlarını dik tutmaya çalışıyordu.

Eczaneye mi gittiniz? sordu, paketin üstündeki logoyu işaret ederek.

Evet, ilaç aldım, dedi adam. Tansiyon oynuyor. Siz?

Marketten geldim, dedi Adalet Hanım. Ufak tefek bir şeyler. Hem dolaşmak da lazım, evde kapanırsam iyice çökerim.

Bunu derken, ev kelimesi göğsünde bir boşluk hissi uyandırdı. O kelime fazla sessiz, fazla ıssızdı.

Otobüs köşeden göründü. Yolcular hareketlendi, kaldırıma yaklaştılar. Mustafa Bey kalktı, biraz duraksadı.

Bu arada ben Mustafa dedi, cesaretini toplamış gibi. Soyadım da Demir.

Adalet Erdem, diye karşılık verdi. Memnun oldum.

Otobüse bindiler, kalabalık onları ayrılmıştı. Adalet Hanım kapının yanında tutunup aracın sarsıntılarına ayak uydurmaya çalıştı. Belli bir an, aralarındaki kalabalığın üstünden Mustafa Bey’le göz göze geldi. O başını salladı, Adalet Hanım da selamladı.

Birkaç gün sonra tekrar karşılaştılar, bu sefer parkta. Adalet Hanım bankında otururken tanıdık birini fark etti. Mustafa Bey geliyordu, elinde baston. Önceden yoktu, demek ki tedbir almak istemişti.

Vay bizim durak komşusu, diye gülümsedi Mustafa Bey. Yanınıza oturabilir miyim?

Tabii, dedi Adalet Hanım, içinden de sevindiğini gizleyemedi.

Adam bastonu bankın yanına koydu, oturdu.

Güzel burada, dedi etrafına bakarak. Ağaçlar, çocuklar. Evde ise duvar üstüne duvar.

Yalnız mısınız? diye sordu kadın, uygun olduğunu hissederek.

Yalnızım, dedi adam. Eşim yedi sene önce vefat etti. Çocuklar kendi köşelerinde. Siz?

Ben de yalnızım, dedi kadın. Eşim yıllar önce vefat etti. Oğlum ailesiyle başka şehirde. Ararlar ama işte

Omuz silkti. Mustafa Bey başıyla onayladı.

Aramaları iyi güzel, dedi. Ama akşam olunca o telefon da susar.

Bu basit cümle Adalet Hanım’ın içini ısıttı. Biraz daha havadan sudan, pazardaki fiyatlardan sohbet ettiler, doktora yine yeni birinin başladığını konuştular. Ayrıldılar ama ertesi gün, her nasılsa, aynı saatte parka çıkmayı seçtiler.

Böyle böyle düzenli görüşmeye başladılar. Önce durakta, sonra parkta, markette hatta sağlık ocağı kapısında. Adalet Hanım fark etti ki artık Mustafa Beyi görebilmek için işlerini önceden bitiriyor ya da oyalanıyordu.

Birlikte sağlık ocağına giderlerken analizleri, randevu işlerini konuşur, Adalet Hanım elektronik sıra almada zorlandığını anlatırdı.

Onu eDevletten halletmeniz gerekiyor, anlatıyordu genç bir resepsiyonist kız. İnternetten başvurun lütfen.

Ne interneti, diye homurdanıyordu Adalet Hanım çıkarken. Bendeki telefonun tuşu bile zor basıyor artık.

Mustafa Bey başıyla onaylayıp hafifçe gülümserdi.

Ben yardımcı olayım size, dedi bir gün. Çocuklar eski bir tablet verdiler. Oradan bakıyoruz. Birlikte çözeriz.

Kadın önce çekindi ama sonrasında kabul etti. Sağlık ocağının önündeki bankta, Mustafa Bey gözlerini kısarak doğru kısmı aramaya uğraştı. Yanlış basınca küfredecek gibi oldu, Adalet Hanım ise içten içe gülümsüyordu.

Hah, bakın, dedi sonunda. Hangi doktora, hangi saatte randevu alınabiliyor. Şifrenizi unutmamak gerek o kadar.

Şifreyi deftere yazarım ben, dedi kadın özgüvenle. Onun için defterim var.

Bazen o da ona yardımcı oluyordu. Mustafa Bey postadan getirdiği bir tomar fatura ve dekontu masaya dizer, iç çekerek ona danışırdı.

Eskiden ne güzeldi, derdi. Bankaya giderdin, öderdik çıkardık. Şimdi şifre, barcode, o ne bu ne. Karışık iş.

Sırayla, derdi Adalet Hanım. Bu elektrik, bu su. Karışıklık olmasın yeter.

Adalet Hanımın mutfağında otururken, o siyah üzüm reçeli çıkarır, Mustafa Bey simit getirirdi. Pencereden bakan çocukları izlerlerdi. Kadın kafasında ne iyi ki Mustafa Bey dikkatle faturaları koyuyor, bana danışıyor, hatta arada takılıyor, diye geçirirdi.

Zahmet etmeseydiniz, dedi bir defasında adam, para aktarımını teklif edince. Ben hallederim.

Sana hizmet etmiyorum canım, dedi kadın. Sen paranı veriyorsun, ben yardımcı oluyorum, çocuk musun sen?

Adam kendini mahcup hissetti ama yine de tamam dedi. Yine de içten içe borçlanmayı pek sevmezdi.

Arada sürtüşmeleri de oluyordu. Bir gün çocuklar mevzusunda hararetle konuştular.

Oğlan bana diyor, anlatıyordu Mustafa Bey, Baba, sat evi gel burada otur. E ben gidip onların kanepesinde mi kalacağım? Ev dar zaten Hem burası bana ait.

Benim oğlum da hep Anne gel, sana oda ayırdık der. Evleri geniş ama ben gitmiyorum. Mezarlıklarım burada, arkadaşlarım burada. Fakat bazen gitmeli miydim diye de düşünüyorum.

Sakın gitmeyin, dedi Mustafa Bey öfkeyle. Orada yalnız hissedersiniz. Herkesin işi başından aşkın, siz köşede oturursunuz.

Ama burada da kime lazımım ki? dedi kadın sakince.

O anda Mustafa Bey susup kaldı. Burada vurgusundan kendinin de kast edildiğini hissetti. Küçük bir öfke kabardı içinde.

Neyse, affedersin, dedi. Ben şey sandım, artık arkadaş falan

Söylenmesi istenen arkadaş kelimesi boğazında kaldı. Bu yaşta fazla iddialıydı o laf.

Size demedim, dedi kadın, sesi yumuşak. Genel konuştum. Gitsem her şey kopar diye korkuyorum.

Adam başını salladı ama yolun geri kalanını sessiz geçirdiler. Apartmanın önünde veda etti, gece yatağında uzun zaman uyuyamadı. Kendim bozmasam iyiydi, diye içlendi.

Birkaç gün görüşemediler. Hava bozulmuştu, sulu kar başlamıştı. Adalet Hanım yine de kısa yürüyüşe çıkıyor, Mustafa Beyi göremedikçe kendini teskin etmeye çalışıyordu. Yoğundur, belki hastalandı dese de için için endişeleniyordu.

Dördüncü gün marketten eve dönerken posta kutusunda bir kağıt buldu. Büyük harflerle yazılmıştı: “Adalet Hanıma. Hastanedeyim. Mustafa D.” Ne oda, ne açıklama, sadece bu.

Kadının elleri titredi, torbayı tabureye bıraktı, sandalyeye oturup kağıda baktı. Neye ne oldu, beyin mi, kalp mi, kim yardım etti, kimse aramadı mı? diye aklında düşünceler dolandı.

Bir ara adamın Üsküdar Devlet Hastanesi’nin kardiyoloji bölümünü andığını hatırladı. Ajandasından hastanenin danışma numarasını buldu, aradı, bekledi, aktarıldı. Sonunda oda numarasını öğrendi, ziyarete izin verildiğini öğrendi.

Hastane kokusu Adalet Hanıma hep huzursuzluk getirmiştir ama ertesi gün ziyaret saati başlar başlamaz oradaydı. Yol üstünde elma, bisküvi aldı, tatlı yasak mı acaba diye düşündü.

Oda üç kişilikti. Cam kenarında yaşlı bir adam, kapı tarafında genç bir adam yatıyordu. Mustafa Bey, ortadaki yatakta, gazete okurken Adalet Hanımı görünce önce şaşırdı, sonra rahatladı.

Adalet Hanım, dedi gazeteyi bırakıp. Nasıl buldunuz beni?

İz sürdüm, dedi o, paketi komodine bırakıp. Ne oldu?

Kalp sıkıştı, içini çekti adam. Gece oldu. Ambulans götürdü. Biraz kalacağım.

Kısa biraz daha bakıştı. Yüzü solgundu, gözlerinin altında morluk vardı ama bildik ifadesi gözlerinde duruyordu.

Çocukların haberi var mı? diye sordu kadın.

Kızım geldi, dedi. Çorba getirmiş. Oğlana söylemedim daha, endişelenmesin diye.

Tonunda saklamaya çalıştığı bir gerginlik vardı. Sonra ekledi:

Kızım da sordu, Kim bu mektup bırakan kadın? diye. Ben de komşu, işleriyle ilgileniyor dedim.

Adalet Hanımın içine küçük bir iğne battı. “Komşu işleriyle ilgileniyor” biraz soğuk gelmişti. Sandalyeye çöktü.

Hakikaten, komşunuzum zaten, dedi sesi titremesin diye uğraşarak. Yardım ediyorum işte.

Mustafa Bey hemen pişman oldu.

Öyle demek istemedim, dedi telaşla. Sevgili kızıma yeni bir arkadaşım var desem Baba sen hâlâ genç misin? diyecek. Hepimiz için zor yani.

Zaten yirmi yaşında değiliz, deyip gülümsedi Adalet Hanım. Ama insan olmayı bırakmıyoruz ki.

Adam başını salladı. Odaya kısa bir sessizlik çöktü. Cam kenarındaki yaşlı döndü, uyuyor gibi yaptı.

Gece sabaha kadar düşündüm, dedi Mustafa Bey sessizce. Ölümden çok bir gece alıp götürüp kimsenin bilememesinden, arayıp soracak kimsem kalmamasından korkuyorum. Çocuklar uzak, işleri var. Sonra sizi düşündüm, içim rahatladı. Hiç değilse biri bilir dedim.

Adalet Hanımın boğazı düğümlendi. Yana çevirip cama baktı, cam kenarında solmuş bir çiçek duruyordu.

Ben de korkarım, dedi. Ama hep belli etmem. Oğluma, komşuya. Akşam olunca kaç kutu ilaç kalmış saymaya başlarım. Komikunç, değil mi?

Hiç değil, dedi adam. Ben de sayarım.

Birbirlerine bakıp, gülümsediler. İçlerinde yeni bir kabullenme ve huzur vardı.

O sırada odaya orta yaşlı bir kadın girdi, poşetle. Mustafa Beye benzeyen, yüz çizgileri benzer biri. Babama çorba getirdim, dedi. “Peki bu kim?” deyip Adalet Hanıma döndü.

Adalet Hanım, dedi Mustafa Bey, sakin. Komşum, beraber işlere bakıyoruz, bana yardımcı olur.

Sağ olun, dedi kadın ölçülü. Bize inatçıdır, hep kendi bilir.

Biz bazen birlikte parkta yürüyoruz, dedi Adalet Hanım.

Kadın başını salladı, anlayışlı ama mesafeli. Yemeği açtı, yatağı düzeltti, babasına sorular sordu. Adalet Hanım kendini gereksiz hissedip veda etti.

Yine gelirim, dedi kapıdan çıkarken.

Beklerim, dedi adam. Zahmet olmazsa.

Olmaz, diyerek dışarı çıktı.

Eve geldi, uzun süre düşündü. ‘Komşu işlerime yardım ediyor’ fazla sadeydi. Belki de en doğrusu buydu. O an önemli olan, zor anda akla gelmekti.

Mustafa Bey iki hafta hastanede kaldı. Adalet Hanım gün aşırı ona geldi, meyve, temiz çorap, gazete getirdi. Bazen sessizce koridordaki ayak seslerini dinlediler, bazen anılarını anlattılar: fabrika, okul, yıllar önce satılmış bahçeler.

Kızı onun varlığına alışmaya başladı. Bir gün kapıda uğurlarken, “Sağ olun,” dedi kız. “Çalışıyorum, her fırsatta gelemiyorum. Bize büyük güç veriyorsunuz. Ama her şeyi üzerine almayın lütfen, sıkıntı olursa bana hemen haber verin.”

Merak etmeyin, dedi Adalet Hanım. Herkes hayatını yaşıyor. İmkanım yettiğince yardımcı oluyorum.

Mustafa Beyi nisan sonunda taburcu ettiler. Doktor bol yürüyüş, az stres, ilaçlarını eksik etmemesi gerektiğini özenle söyledi. Kızı arabayla eve götürdü, eşyalarını yerleştirdi. Ertesi gün, bastonuna yaslanarak parka doğru yürüdü.

Adalet Hanım zaten oradaydı. Onu görünce kalktı.

Nasıl oldunuz? diye sordu endişeyle.

Hayattayım, dedi, gülümsedi. Şimdilik bu da güzel.

Yan yana oturdular. Bir süre suskun kaldılar. Sonra adam konuştu:

Hastanede çok düşündüm. Size yük olmak istemem. Geldiniz, çok mutlu oldum ama bir yandan da kendimi mahcup hissettim. Belki sizin yüzünüzden işleriniz aksadı.

Hangi iş, dedi kadın. Market, sağlık ocağı, biraz televizyon. Fazla abartmayın.

Yine de, dedi inatla. Size bakmak gibi bir görev yükünüz olmamalı. Ben yetişkin bir adamım.

Kadın dikkatlice baktı.

Siz de sanıyorsunuz ki ben kimseye yük olmak istiyorum? dedi. Ben de istemem. O yüzden her şeyimi kendim yaparım. Ama bir gerçeği anladım. Herkes evine kapanıp, birbirine yük olmayayım diye uzak durursa yalnız kalır. Onun yerine anlaşmak lazım. Büyük büyük sözler vermeye gerek yok, sadece imkânımız yettiğince yanında olmak lazım.

Adam biraz düşündü.

Yani?

Şöyle bakın, dedi, elinde parmaklarını sıralayarak. Gecenin bir yarısı canınız sıkıldı diye aramayacaksınız, ben de ambulans değilim. Ama tahlil için korkuyorsanız arayın, faturalar için uğrayın. Markete gitmeye üşeniyorsanız bana yazmayın, kendiniz gidin. Ben de kurye değilim.

Adam güldü.

Sert oldu.

Dürüst oldu, dedi kadın. Ben de size aynı şekilde davranırım. Zor anımda ararım, ama işinizi gücünüzü bırakın da demem. Sizin çocuklarınız, torunlarınız var; benim de oğlum, onun da kendince endişeleri var.

Adam başını salladı. O basit cümlelerin verdiği özgürlük hissi ikisinin de içine işledi. Ne kahraman, ne aciz bir köşede hissetmelerine gerek yoktu artık.

Tamam, dedi adam. Hem destek, hem dert ortağı oluruz, neşeli sağlıkçı rolü oynamadan.

Aynen, dedi kadın gülerek.

O günden sonra arkadaşlıkları daha sakinleşti. Parkta, sağlık ocağı önünde buluşmaya, bazen birbirlerinin evinde çay içmeye devam ettiler. Ama artık sınırlarını da biliyorlardı.

Bir gün Adalet Hanımın mutfaktaki musluğu bozuldu, Mustafa Beyi aradı.

Rica etsem bakar mısınız, dedi. Sızdırıyor, evi su basacak diye korkuyorum.

Bir bakarım, dedi adam. Ama ciddi arızaysa usta çağırırız. Benim de eller eski hali gibi değil.

Gelip baktı, değişmesi gerek dedi, birlikte tesisatçı aradılar. Sırada çay koydular, adam gençlikte nasıl her şeyi tamir ettiğini anlattı. Kadın da düşündü; yaşlılık sadece hastalık değil, bazı şeyleri kabul edebilmek demekmiş.

Bazen birlikte pazara gittiler. Kalabalık, satıcılar bağırış çağırış, Mustafa Bey patatesin fiyatına kızarken Adalet Hanım tavuğu seçerdi. Eve dönüşte fiyatlara dırlandılar ama biliyorlardı ki birlikte gidilmedikçe gün çok daha boş geçiyor.

Çocukların da kendilerince tepkileri oldu. Adalet Hanımın oğlu bir gün aradı: “Anne, hep bir Mustafa Demir diyorsun, kim bu?” dedi.

Komşu, dedi kadın. Beraber yürüyoruz, tabletten işlerde bana yardımcı oluyor, ben de faturasında.

Dikkat et, dedi oğlu. Kimseye para, evrak emanet etme. Her şey olur.

Adalet Hanım çocuk gibi değilim ki diyerek güldü.

Mustafa Beyin kızı da kendi endişelerini belli etti:

Baba, fazla yük olma o komşuya. O bakıcı değil ki. Kendi hayatı var.

Anlaştık, dedi adam. Birbirimizi sömürmeyiz.

Ne anlaşması bu? dedi kızı şaşkınlıkla.

Bizim yaşlı anlaşmamız, diye güldü adam.

Yaz kendiliğinden geldi. Parkta ağaçlar yeniden yaprak açtı, banklar doldu. Genç anneler, kulaklıklı gençler, yaşlılar Ama Adalet Hanım ve Mustafa Bey için hep onların bankı vardı. Hep aynı yere otururlardı sanki böylece hayatı yolunda tutabileceklerini düşünürlerdi.

Bir akşam güneş batarken, sıcak bir esinti ve çimen kokusu arasında oturuyorlarken, Mustafa Bey bastonunu kaldırıp bank kenarına dayadı.

Bilir misin, dedi, çocukların maçına bakarak. Eskiden yaşlılık her şeyin bittiği sandığım dönemdi. Dostlar, sevda, iş, hepsinin sona erdiği sadece ilaç ve televizyon. Şimdi anladım ki bazen yeni bir şey başlayabiliyor. Gençlikteki gibi değil elbette, ama kendince güzel.

Bize mi diyorsun bunu? dedi kadın hafif bir gülümseyle.

Hem de nasıl, başını salladı adam. Duyguna ne ad verilir, arkadaşlık mı, dostluk mu, yoldaşlık mı bilmiyorum. Ama senin yanında kendimi daha rahat hissediyorum. O kadar korkmuyorum.

Kadın onun yaşlı ellerine, damarlarına baktı. Sonra kendi ellerine Aynı ömürleri paylaşmıştılar.

Ben de, dedi. Evde yattığımda, ya bir gün kalkamazsam kim fark edecek diye düşünürdüm. Şimdi biliyorum ki en az bir kişi merak edecek, niye parka gelmedim diye.

Adam hafifçe güldü.

Sadece merak etmem, dedi. Tüm apartmanı ayağa kaldırırım.

İyi edersin, dedi kadın.

Bir süre daha oturdular, sonra yine yavaşça kalkıp yola çıktılar. Park köşesinde ayrıldılar.

Yarın sağlık ocağına? dedi adam.

Evet, dedi kadın. Kan vermem gerek. Sen de gelir misin?

Gelirim, ama kapıya kadar. Yoksa tüm kanını sorularımla alırım.

Kadın güldü.

Anlaştık.

Vedalaştılar. Adalet Hanım evine döndü, kapıyı açtı, mutfağa geçti, çaydanlığını koydu. Su ısınırken pencereye çıkıp dışarı baktı.

Aşağıda, kendi apartman girişinde Mustafa Bey uğraşıyordu. Kadın onun baktığını hissedince el salladı. O da karşılık verdi.

Çay hazır olunca bir dilim ekmek aldı, masaya oturdu. Karşı sandalyede örgü şalı duruyordu. Elini onun üstüne koydu, bu sessizliğin aslında o kadar da derin olmadığını anladı. Sessizliğin içinde artık yeni bir ses vardı: Karşı apartmanda, bir yerde onunla birlikte sağlık ocağına gidecek, odada çay içip, doktora söylenecek ve hal hatır soracak bir insan

Yaşlılık gitmek bilmeyecek. Yine eklemler ağrıyacak, ilaçlar saatine göre içilecek, fiyatlar yükselecek. Ama şimdi bu hayatın içinde yeni bir destek var. Bir mucize de değil, kurtuluş da Sadece hayatta bir bank daha. Yan yana oturup soluklanacağın, şarj toplayıp yoluna devam edeceğin bir bank. Herkes kendi adımıyla ama yine de yan yana.

Günlüğümün bugünkü sayfasını burada kapatırken kendi kendime şunu not düşüyorum: İnsan bazen tek başına da güçlü olur ama yan yana olunca hayat çok daha huzurlu ve anlamlı geliyor. Taş gibi yalnızlığın içinden sıcaklık geçirenler… iyiki varlar.

Rate article
Lifequest
İki Kişilik Bir Bankta Kar Erimişti Ama Parkta Toprak Hâlâ Nemliydi; Sandalyede Yılların Sessizliğiyle Yalnız Yaşayan Nadire Hanım, Her Adımda Attığı Taşı, Çukuru Belleğinde Tutarken, Evinin Eskiden Kalabalığından Bugünkü Sessizliğine, Seyrek Gelen Telefonlardan Sonra Dolaşan Durgun Havaya Kadar Hayatının Rutinini Bir Banktaki Mola ile Tamamlıyor; Tam O Sırada, Elinde Alışveriş Listesiyle Yalnızlığını Sayılara Vurmuş, Evde Kimsenin Beklemediği, Dertleşecek Kimseyi Arayan Eski Fabrika İşçisi Şükrü Bey de Aynı Banka Yanaşıyor; İkisini Birbirine Yaklaştıran Bu Kısa Sohbetle Başlayan, Polikliniğe Gidiş Gelişlerinde Yardımlaşma, Kimi Zaman Küçük Kırgınlıklar, Hastane Ziyaretleri ve Sonrası Destekle Pekişen Bağları; Çocuklarının Mesafeli Endişeleriyle, Yaşlılık Korkularına Rağmen, Dürüst Bir Dosta Dair Sessiz Bir Anlaşmanın Ardından, Rutinlerin İçine Sızan Yeni Bir Ses ve Güvenle, Parkta Paylaşılan O Bankın Hayata Sunduğu Küçük, Yalnızlığa Dirençli Dayanak Noktası Oluyor.